M. İnanç Özekmekçi*
* Araştırma Asistanı,
Girişº Boğaziçi Üniversitesi
TÜSİAD Dışº Politika Forumu


Hızla büyüyen ve dışa açılan Çin, Türkiye gündeminde ağırlıklı olarak ekonomik bir bakışçısı ile ele alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı; son yıllarda hızla gelişen Çin-Iran ilişkileri çerçevesinde Çin’in Türkiye’de ekonomik olduğu kadar dış politika açısından da analiz edilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktır.Çin; sahip olduğu geniş toprakları, büyük ve üretken bir nüfusu ve doğal kaynaklarıyla küresel dünyanın önemli bir aktörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan BM Güvenlik Konseyindeki veto gücü, nükleer silah kapasitesi ve uluslararası politikayı etkileme kapasitesindeki belirgin artışın, Çin’i uluslararası politik arenadaki belli başlı ülkeler arasına soktuğu görülmektedir.
Çin’in önemli bir küresel aktör olarak ortaya çıkmasındaki temel itici güç şüphesiz gerçekleştirmiş olduğu ekonomik atılımdır. Ancak Çin’in küresel düzeyde artan ağırlığını devam ettirmek konusunda bazı engellerle karşı karşıya olduğu da bir hakikattir. Bunların başında Çin’in ekonomik büyümesini istikrarlı bir biçimde nasıl sürdüreceği sorunu gelmektedir. Çin’in kendi petrol kaynakları gittikçe büyüyen ekonomisine yetmemektedir.
Çin, petrol ve doğalgaz temini için giderek artan bir oranda dış kaynaklara bağımlı hale gelmiştir. Bu noktada Çin, dünya petrol pazarlarına yönelik stratejileri dikkate alan bir dış politika belirlemek zorundadır. Çin dış politikasında petrol kaynaklarının yüzde 60’ına henüz dokunulmamış olan İran’la kurulan ilişkiler önemli bir yere sahiptir. İlk bakışta, Çin’in İran’la kurmuş olduğu bağın petrol alıp silah satma şeklinde olduğu söylenebilir. Buna karşılık iki
ülke arasındaki ilişkilerin, ABD’nin tek taraflı politikalarından rahatsız olan iki önemli gücün bir ittifakına işaret edip etmediği ise, tüm Orta Doğu ve elbette Türkiye için yanıtlanması gereken bir sorudur. Bu soruya verilecek olan yanıt Çin’in ABD’ye karşı oluşturulacak bir ittifak peşinde olduğu tezini çürütmemekle beraber, hiç şüphesiz Çin’in 1990’lardan sonra edindiği yeni dış politik duruşu da dikkate almak zorundadır.
Çin’in Artan Enerji İhtiyacı
Çin’in bugünkü ekonomik gücünün temelleri 1970’lerin ikinci yarısında ortaya konan kalkınma programına kadar götürülebilir. Bu program çerçevesinde, Çin’de tarım, sanayi, bilim ve teknoloji olmak üzere dört temel reform alanı belirlenmiş ve hızla uygulamaya konulmuştur. 1984’de sanayi reformunu başaran Çin, 1986’da yüksek teknolojiye ağırlık veren kalkınma planını uygulamaya koymuştur. Yapısal reformlar Çin’de enflasyonist baskıya yol açmıştır. Enflasyonist baskılar toplumsal baskıların artmasıyla sonuçlanmıştır ki, Tiananmen olayları bunun somut bir örneği olarak düşünülebilir. Çin’in ancak 1992 yılından itibaren istikrarlı bir ekonomik büyümeyi ağladığı görülmektedir. 1990’ların ikinci Bu yazıda yer alan görüşler yazarın kendi görüşleridir ve BÜ-TÜSIAD Dış Politika Forumunun görüşlerini bağlayıcı nitelikte değildir.
1
yarısından sonra ise Çin hızlı bir dışa açılma sürecine girmiştir. Çin nihayet Aralık 2001’de DTÖ’ ye üye olarak serbest ticaret ve dış pazarlara açılım konusunda önemli mesafeler kaydetmiştir. 1993 yılına kadar petrol ihracatçısı bir ülke olan Çin, sürekli büyüme hedefine paralel olarak artan enerji ihtiyacını karşılayamamış ve petrol ithalatçısı bir ülke konumuna gelmiştir.Günümüzde yalnızca kendi iç talebinin bir kısmını karşılayabilecek kısıtlı miktarda petrol üretebilen Çin’in petrol rezervlerinin 14 yıl içinde tükeneceği ileri sürülmektedir. Bu da Çin’i hem mevcut ekonomik yapısını korumak hem de kalkınmasını sürdürmek açısından kesintisiz bir biçimde enerji temin edeceği kaynaklara muhtaç bir duruma getirmektedir. Çin günümüzde petrol ihtiyacının üçte birini dış ülkelerden aşılamaktadır ve bu oranın 2020 yılında yüzde 50’ye ve 2030 yılında yüzde 80’e çıkacağı tahmin edilmektedir. Çin 2003’ten beri dünyanın en fazla petrol tüketen ikinci ülkesidir. Bu bakımdan, ülke ekonomisini ayakta tutacak olan sağlam petrol kaynaklarına ulaşmak Çin dış politikasının ana hedeflerinden birisidir.Çin’in sanayileşme ve teknolojik ilerleme hamlesi ve buna bağlı olarak beliren yoğun enerji ihtiyacı öteki küresel güçlerle karşılaştırıldığında daha geç bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu durum Çin’i diğer uluslararası aktörlere göre dezavantajlı bir duruma sokmaktadır. Dolayısıyla Çin, petrol ihtiyacını karşılayabilmek için olabildiğince çok alternatif kaynaklar bulmak zorundadır. Halihazırda Çin, petrol ihtiyacının yüzde 51’i gibi büyük bir kısmını Orta Doğu’dan sağlamaktadır. Özellikle 11 Eylülden sonra ABD’nin Orta Doğu’daki petrol kaynaklarını ve bu kaynakların dünya ticaretine açılma noktalarını tek taraflı olarak kontrol etmesi, Çin’i petrol sağladığı kaynakları çeşitlendirmeye itmektedir. Bu bağlamda Çin kendisini, enerji konusunda özel alanlar oluşturmak ve bu alanlara yönelik dikkatli politikalar üretmek zorunda hissetmiştir. Böylelikle Çin, diğer ülkelerin girmekten çekindikleri Sudan ve Venezüella gibi ekonomik ve siyasal riskler taşıyan, belki bir anlamda marjinal denilebilecek, pazarları da enerji talep edebileceği kaynaklar olarak değerlendirmeye başlamıştır. Çin’in petrol ithal ettiği ülkeler incelendiğinde oldukça geniş dağılımlı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Konumuz olan Çin-Iran ilişkilerini bir kenara bırakırsak; Çin, Orta Doğu’dan, özellikle Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten önemli miktarda petrol satın almaktadır. Buna ilaveten, hemen yanı başında bulunan Orta Asya petrolleri ile de ilgilenmektedir. 2004’de Kazakistan’la anlaşmaya varan Çin, Atasu-Doğu Türkistan (Xingjang) arasında kurulacak petrol boru hattıyla Kazak petrolünü ülkesine akıtmayı hedeflemektedir. Diğer taraftan,Kanada ve Çin arasında Alberta petrolünün Çin’e taşınması için bir petrol boru hattı inşası ve limanlar konusunda mutabakata varılmıştır. Projeye göre günde 1 milyon varil petrolün Çin’e ulaşması hedeflenmektedir. Sudan ve Latin Amerika’daki petrol yatakları da Çin’in artan enerji ihtiyacı için iyi alternatifler olarak gözükmektedir. Çin, toplam olarak 100 milyar dolara yakın yatırım yaptığı Latin Amerika’da özellikle Venezüella’nın petrol ve doğalgaz endüstrisine girerek her ay 120 bin varil petrolü ülkesine aktarmaktadır. Endonezya ve Azerbaycan’da Çin’e petrol sağlayan ülkeler arasındadır.
Çin’in Orta Doğu’ya Yönelimi
Çin, 1949 Devriminden 1970’lere kadar olan dönemde, Orta Doğu’yu Maoist ideolojiyi yayabileceği bir alan olarak görmüştür. Özellikle Filistin Kurtuluş Örgütü ve Umman Özgürlük Cephesi gibi oluşumları destekleyen Çin, SSCB ile arasındaki ideolojik ayrılık derinleştikçe uluslararası arenada kendisini üçüncü dünyanın savunucusu olarak sunmuştur.
2
1980’lerde Iran-Irak savaşı dolayısıyla genişleyen silah pazarı nedeniyle bölgeyle ilgilenen Çin’in Orta Doğu’yu dış politik gündeminin üst sıralarına taşıması 1990’ları bulmuştur. Bunun arkasında yatan bir kaç neden ileri sürülebilir:
Her şeyden önce, Çin’in petrol satın almak için çok sayıda alternatif yaratma çabasına karşılık, bu ülkenin esas petrol kaynağı Orta Doğu’dur. Ülkeye giren petrolün yüzde 51’i özellikle Suudi Arabistan, Kuveyt ve Iran gibi bölge ülkelerinden temin edilmektedir. Bu nedenle Orta Doğu bölgesi Çin’in enerji kaynaklarına yönelik ürettiği dış politikada hayati bir konuma sahiptir. Zira, Orta Doğu dışından Çin’e akan petrol; hem Çin için daha maliyetlidir hem de kısıtlı rezervlere sahip olunmasından dolayı çok fazla gelecek vaat etmemektedirler. Orta Asya petrolü rezerv bakımından Çin’i uzun süreli tatmin edeceğe benzemekle birlikte;Çin, bölgedeki istikrarsızlıktan ve petrol boru hattına düzenlenebilecek olan muhtemel bir terörist saldırıdan çekinmektedir. Rus petrolleri de Çin’in gündeminde yer almakla birlikte,bu iki ülkenin Birbirlerine karşı tarihsel güvensizliklerini tam olarak aştığını söylemek henüz mümkün değildir. Neticede Orta Doğu ülkeleri, Çin açısından mutlak surette sağlam ilişkiler kurulması gereken devletler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ne var ki, tek başına Çin’in petrol konusunda Orta Doğu’ya olan bağımlılığı onun bu bölgeye yönelik politikasına yön veren dürtüleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İstikrarlı bir petrol akışına ek olarak Çin, Orta Doğu’nun Müslüman ülkeleri ile iyi ilişkiler kurmayı, kendi sınırları içinde yer alan Doğu Türkistan (Xingjang) bölgesindeki ayrılıkçı Müslümanların dış desteğini kesmek açısından önemli görmektedir.
Çin’in Orta Doğu’ya yönelimini tetikleyen diğer bir nokta ise ABD ile olan ilişkilerinde gizlidir. ABD ile Çin genellikle Çin dış politikasının en önemli gündem maddelerinden olan; Tayvan sorunu, Hong Kong’la birleşme, insan hakları ihlalleri gibi konularda karşıt taraflarda yer almaktadırlar. ABD’nin elini güçlendiren bu gibi konulara karşı Çin yeri geldiğinde kullanmak üzere ABD’nin karşısına çıkarabileceği bir Orta Doğu kartına sahip olmak peşindedir. Ayrıca, Irak savaşından sonra gündeme gelen ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi, bu projeyi kendi komünist sistemine dolaylı yoldan bir tehlike olarak gören Çin ile bu projenin kapsamı içinde yer alan Orta Doğu ülkelerini yakınlaştırmaktadır. Öte yandan,Çin’in bölgeye yönelik ideolojik bir bakış açısıyla hareket etmemesi, bölge ülkelerinin siyasal rejimleriyle ve insan hakları ihlalleri ile ilgili bir kaygı taşımaması; kendisi de demokratik bir ülke olmayan Çin’in bölgede kolaylıkla yer edinmesine yardımcı bir faktördür.
Çin, bölge ülkelerinden Suudi Arabistan’la özellikle petrol ticareti konusunda yakın bir ilişki içindedir. Suudi Arabistan Çin’in petrol ithalatında yüzde 17’lik bir paya sahiptir. Ayrıca, Çin Suudi Arabistan’la bu ülkeden yıllık 10 milyon ton ham petrol ithal etmesini öngören bir anlaşma daha imzalamıştır. Buna ilaveten, Çin’de kurulması planlanan bir rafineri için her iki ülke 1,5 milyar dolarlık bir yatırım ortaklığına girişmişlerdir. Suudiler ise Çin’den orta menzilli balistik füze satın almaktadır. Çin’in Orta Doğu’da ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı diğer bir ülke de İsrail’dir. İsrail, Çin’in Rusya’dan sonra en önemli silah tedarikçisi konumundadır. Ayrıca Çin, askeri modernleşme projesi için ihtiyaç duyduğu Batı teknolojisini İsrail üzerinden sağlamaktadır. Bu bakımdan Çin’in Orta Doğu’ya yönelik dış politikasının dışlayıcı olmadığı söylenebilir. Bir yandan Arap dünyasıyla bağlarını güçlendiren Çin, diğer yandan İsrail’le de yakın ilişkiler kurmaktadır.
3
Orta Doğu’da Yeni Birliktelik: Çin-İran İlişkileri
Çin’in son yıllarda ivme kazanan Orta Doğu politikası içerisinde İran’la olan yakınlaşması dikkat çekici nitelikler arz etmektedir. Bölgede İran’ı Çin için cazibe merkezi haline getiren bir kaç neden sıralanabilir. Her şeyden önce Iran, OPEC’ üye olan ülkeler içinde en çok petrol ihraç eden ikinci ülke konumundadır. Dünyada bilinen petrol rezervlerinin yüzde 10’una sahip olan İran’ın petrol rezervlerinin yüzde 60’ı henüz kullanılmamıştır. Daha da önemlisi ABD’nin 1996’da aldığı ve 2003’de kapsamını genişlettiği İran’la ticaret yapan şirketlere yaptırım uygulaması kararı bir çok batılı şirketin İran’a girmesini engellemiştir.
ABD’nin yaptırımı yalnızca kendi şirketlerine yönelik değildir. Yaptırımlar, İran’da doğalgaz ve petrol sektörlerine yıllık 20 milyon doların üzerinde yatırım yapan ABD’li olmayan şirketleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla Çin için Iran, istikrarlı ve rakipsiz bir biçimde ithal edebileceği alternatif petrol kaynağı olmasının yanı sıra, üretim fazlası mallarını ihraç edebileceği önemli bir pazar olarak belirmiştir. Diğer bir deyişle yaptırımlar yüzünden petrolünü pazarlama sıkıntısı çeken Iran ile petrol kaynaklarına yönelim konusunda geç kalmış olan Çin ortak bir paydada buluşmuşlardır.
Çin ile Iran arasındaki ticaret 1990-1993 arası dönemde 314 milyon dolardan 700 milyon dolara yükselmiştir. 1995 yılına gelindiğinde ise, iki ülkenin 2 milyar dolarlık ticaret anlaşmasına imza attıkları görülmektedir. Çin’in ikinci büyük petrol şirketi olan SINOPEC’le Iran arasında Ekim 2004’de 70 ila 100 milyar dolara tutarındaki sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) satışı konusunda imzalanan anlaşma önemli bir dönüm noktasıdır. Bu anlaşmanın önemli bir parçası da; SINOPEC’İN 30 yıl içerisinde İran’dan 250 milyon ton sıvılaştırılmış doğalgaz alması ve güneybatı İran’da yer alan Yadavaran petrol yatağının geliştirilmesi konusunda varılan mutabakattır. Sadece gaz satışından İran’ın 70 milyar dolar civarında bir gelir elde etmesi beklenmektedir. İran’da bulunan ve 17 milyar varillik bir kapasiteye sahip olan başka bir petrol rezervi için de Çin’in İran’a 100 milyar dolarlık yatırımı söz konusudur.
Iran enerji piyasasını Exxon Mobil, Chevron-Texoca gibi petrol piyasasının önde gelen ABD’li şirketleriyle paylaşma zorunluluğundan kurtulmuş olan Çin için bu ülkeyi önemli kılan diğer bir husus, Çin’in aldığı petrole karşılık ürettiği malları pazarlayabileceği geniş bir alan bulmasıdır. Bu durum, gittikçe artan bir şekilde Batı tipi tüketim alışkanlıklarına eğilim gösteren büyük bir genç nüfusa sahip Iran açısından ihtiyaçlarını en ucuz şekilde tatmin edebilmesinin bir yoludur. Bununla birlikte Çin’in İran’la olan ticari ilişkisi sadece petrol alıp ucuz mal pazarlama üzerine kurulu değildir. Çin İran’da çimento, taşımacılık ve altyapı hizmetlerine yüklü miktarlarda yatırım yapmaktadır. İran’ın Uluslararası Atom enerjisi Kurumu eski temsilcisi Ali Ekber Salehi’nin Kasım 2004’deki “Biz Çin’le birbirimizi tamamlayan iki ülkeyiz. Onlar sanayiye sahip, biz enerjiye sahibiz” açıklamaları Çin ve Iran arasında gelişen ilişkileri güzel bir şekilde ifade etmektedir.
Çin’in İran’a Silah Satışı
Iran petrol eski bakanı Bijan Zandegeh Ekim 2004’deki Çin’le imzalanan petrol ticareti anlaşmalarından hemen sonra verdiği demeçte; İran’ın petrol ihracatında Çin’in [Japonya’nın yerini alarak] ilk sıraya yükselmesini tercih ettiklerini belirtmiştir. Böyle bir tercihin resmi düzeyde açıkça ortaya konması, Asya’nın bu eski iki uygarlığı arasında filizlenen ilişkilerin, en azından Iran için sadece ekonomik bir anlam taşımadığı şeklinde yorumlanabilir. Daha önce de belirtildiği gibi, Çin’in dış politikasında Orta Doğu’nun önem kazanmasının gerisinde ağırlıkla ekonomik faktörler yatmaktadır. Ancak, bununla birlikte, Çin’i uluslararası arenada ABD ile karşı karşıya getiren bir takım sorunlar ve Doğu Türkistan meselesi de Çin’in Orta 4 Doğu ile kurduğu ekonomik düzlemdeki ilişkilere politik bir içerik de kazandırmaktadır.
Bu açıdan Çin için Iran, Çin’in farklı beklentilerini aynı anda ve bölgede yer alan diğer ülkelere göre daha rahat gerçekleştirebileceği bir ülkedir. Zira, Çin İran’la kurduğu güçlü ilişkilerle bir yandan bir yandan bu ülkeden uzun vadeli petrol ihtiyacını karşılamaktadır. Diğer yandan ise hem Doğu Türkistan meselesinde açığa çıkması muhtemel bir radikal Sünni harekete karşı Şii bir yandaş bulmakta, hem de İran’ın “şer ekseninde” yer almasından dolayı ABD’ye karşı kullanabileceği bir koza sahip olmaktadır. Duruma Iran açısından bakıldığında da; Çin’in Iran için uzun zamandır dışlandığı uluslar arası arenada politik ve ekonomik anlamda sırtını yaslayabileceği küresel bir gücü temsil ettiği söylenebilir. Üstelik Çin uluslararası kamuoyunun rahatsızlığına rağmen İran’a silah satışlarını sürdüren bir ülkedir. Çin’in İran’ın bir numaralı silah tedarikçisi olması , iki ülke arasında gelişen ilişkilerin hem bölgesel hem de küresel dengeleri etkileyebilecek bir şekle doğru ilerlediğini göstermesi açısından önemlidir. Çin İran’a konvansiyon el silah satmakla birlikte, çok daha önemli olan Çin’in İran’a uzun menzilli füze yapımı ve nükleer-kimyasal savaş kapasitesini arttırması konularında yardımıdır. 2004’te yapılan görüşmelerde ise, iki ülke arasında hava ve uydu teknolojileri alanında işbirliğine gidilmesi kararlaştırılmıştır.
Bu işbirliğinin İran’ın uzun menzilli füze üretimine büyük katkılar sağlaması beklenmektedir.Dahası, Çin’in İran’da bulunan bir nükleer reaktörü geliştirmesi ve uranyum zenginleştirme programında kullanılan AHF elementini bu ülkeye satması da gündemdedir. Çin’in İran’a silah satışı ve nükleer-kimyasal silah üretme konusundaki yardımının Çin’e üç temel getirisi vardır. Bunlardan ilki, silah ticaretinin Çin için oldukça önemli bir ekonomik kazanç sağlamasıdır. İkinci nokta, Çin’in ABD’nin Tayvan’a silah satışından duyduğu rahatsızlıkla ilgilidir ve ABD tarafından şer ekseninde tanımlanmış bir ülkeye silah satarak Çin bu rahatsızlığını eyleme dökmektedir. Konunun üçüncü boyutu ise, Orta Doğu petrolleriyle ilgilidir. Bölge petrollerinin önemli bir kısmının dış piyasalara aktarımında İranın güneyinde yer alan Hürmüz Boğazı stratejik öneme haiz bir su yoludur. Boğaz üzerinde oldukça önemli bir denetimi olan ABD deniz kuvvetleri, Orta Doğu ve Iran petrollerinin Çin’e istikrarlı akışında bir tehdit olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla bölgede askeri açıdan güçlü bir Iran, Çin için ülkesine yapılacak petrol transferinin güvenliğinin sağlanması açısından hayati bir konumdadır. Diğer yandan, Çin de askeri stratejisini dünya petrollerinin güvenli bir biçimde ülkesine akabilmesi üzerine kurmaya başlamıştır. Bu bağlamda Çin, Hürmüz Boğazı’ndaki Amerikan askeri varlığına karşı, bölgeden çok da uzak olmayan bir yere Pakistan-Gwadar’a bir askeri deniz üssü inşa etmektedir. Çin’in İrana yönelik bu askeri desteği İranın Orta Doğu’da önemli bir nükleer güç olarak ortaya çıkmasına ve bölgedeki hassas dengelerin bozulmasına yol açabilir. İran’da konuşlanan Çin malı kara ve deniz füzeleri Iran körfezindeki tanker trafiğini ve bölgedeki ABD güçlerini tehdit etmektedir. ABD ve AB’nin Iranın nükleer programlarını BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasına yönelik ısrarlarına rağmen Çin bunun tersi bir tutum takınarak sorunun diplomatik görüşmeler ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu vasıtasıyla halledilmesi gerektiğini belirtmiş, dolaysıyla da konunun BM nezrinde ele alınması durumunda veto kartını oynayabileceğini ima etmiştir. Aslında, istikrarsız bir Orta Doğu ve ABD ile yaşanabilecek muhtemel bir çatışma en başta bölgeden düzenli petrol akışına muhtaç olan Çin tarafından arzu edilmemektedir. Ancak, Çin İranla askeri işbirliği üzerine kurulu hem ekonomik hem de siyasal bağlamda karlı ilişkilerden kısa vadede vazgeçme niyetinde değildir.
5
İran ve Çin arasındaki yakınlaşmanın geçici bir flört mü olduğu yoksa ABD’yi kıskandırıp
kızdıracak bir ittifaka, bir evliliğe doğru mu ilerlediği sorulması gereken bir sorudur. Ya’da daha genel bir ifadeyle, “acaba Çin kendisini Amerikan karşıtı bir ülkeyle ittifak kurup ABD’nin küresel gücüne bir alternatif oluşturma gayreti içinde midir?” diye sorulabilir. Orta Doğu’daki dinamikler nedeniyle Türkiye’yi yakından ilgilendiren bu soruya verilecek olan yanıt Çin’in yeni dış politik duruşunda ve ABD-Çin ilişkilerinin gidişatında aranmalıdır.
Çin-İran İliºkileri ABD Karşıtı Bir İttifak mıdır?
Çin’in yükselen bir küresel aktör olarak ABD’ye mutlak surette bir karşıtlık içinde olacağı yönündeki görüşlerin temelinde Çin’in Soğuk Savaş dönemi boyunca temel dış politika hedefinin Maoist ideolojiyi yaymak olması yatmaktadır. Ne var ki, 1990’ların ortalarından itibaren Çin’in, ideolojik kaygılarla siyasal nüfuz elde etme üzerine kurulu ve dolayısıyla çatışmaya açık olan dış politik duruşu göz ardı edilemeyecek derecede önemli bir değişimden geçmiştir.Artık Çin dış politikasında ekonomik çıkarları ön planda tutmaktadır ve gittikçe küreselleşme dünyada sıfır toplamlı oyun politikasını terk ederek tüm küresel aktörlerle “kazan-kazan” mantığı içerisinde işbirliğine dönük ilişkileri hedeflemektedir.Bu açıdan Çin’in yeni dış politik yöneliminin para ve petrol üzerinden şekillenen pragma tik bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Ekonomik fayda üzerine kurulu bir dış politika stratejisinde istikrarın yakalanması için çatışmadan kaçınma önemli bir belirleyendir. Çin takip ettiği çok taraflı diploması ve devletlerarası ilişkilerde normatif esaslara önem atfeden politikasıyla dikkat çekmektedir. “Açık çatışmadan kaçınma” politikası olarak adlandırılabilecek olan bu stratejide, dünyaya sunulan yeni pozitif Çin imajı önemli bir yer tutmaktadır. Yeni Çin imajının dört temel noktaya dayandığı söylenebilir: Bölgesel organizasyonlara katılım , stratejik ortaklıkların kurularak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, bölgesel ekonomik bağların arttırılması, güvenlik alanında karşılıklı güvensizliğin ve huzursuzluğun azaltılması. Bu yeni imajı ile Çin, uluslararası örgütlerde işbirliğini öne çıkaran yapıcı ve dolayısıyla saygı uyandıran, müttefik kazanan bir ülke konumundadır. En azından şimdilik Çin’in kendisine atfettiği uluslararası kimlik –elbette ekonomik büyümesinin devamının ve ülkeye düzenli enerji akışının sağlanmasının küresel istikrara bağlı olmasından dolayı- küresel bir liderlikten ziyade olabildiğince orta yolcu ve çatışan taraflar arasında perde arkasından arabuluculuğu hedefleyen türden bir küresel aktörlüktür. Bu yeni dış politika açılımının en güzel örneklerinden birisi Çin’in Oslo sürecine katılarak İsrail–Filistin sorununun çözümüne müdahil olmasıdır. Çin eski düşman tanımlamalarını bir kenara bırakarak öncelikle yakın komşuları olan Güney Kore, Vietnam ve Hindistan’la yakın ilişkiler kurmuştur. Ayrıca, Haziran 2001’de kurulan Şanghay İşbirliği Teşkilatı’yla da Orta Asya’da etkin bir dış politika izlemektedir. Dolayısıyla Çin’in Iran gibi ABD muhalifi olan bir ülke ile kurduğu işbirliğini tek kutuplu dünyada ABD’ye karşı açıkça meydan okuma şeklinde değerlendirmemek gerekir. Bu, Çin’in “kazan-kazan” mantığı çerçevesinde belirlediği dış politik duruşuna aykırıdır. Ancak bu durum Çin’in tek kutuplu dünya sistemi içerisinde ABD’nin tek taraflı politikalarından rahatsız olmadığı ve bunu dengelemeye çalışmadığı anlamına gelmez. Nitekim, Çin ABD’ye bağımlı olmayan enerji kaynaklarına ve üretim fazlası mallarını ihraç edebileceği pazarlara muhtaçtır. Ve bu da ister istemez iki ülkenin çıkarlarının bir noktadan sonra çatışması riskini taşımaktadır. Diğer yandan Tayvan sorunu ile Çin’in insan hakları ve ticarette dürüstlük (fairtrade) konularındaki ihlalleri, iki ülkeyi karşı karşıya getirmektedir.
6
Daha önce de belirtildiği üzere, ABD İranla kurulan iyi ilişkiler, Çin açısından önemli ekonomik kazanımlar sağlamanın yanı sıra ABD ile çatıştığı konularda ileri sürülecek bir koz niteliğini taşımaktadır. ABD-Çin ilişkilerinde doğrudan bir çatışmadan ziyade işbirliği boyutu baskındır. Bunun birinci nedeni Çin’in teknolojik anlamda ABD’ye nazaran daha geride bulunmasıdır. Bu durum, Çin’in ABD ile sıcak bir çatışmaya girmesini Ya da çevresinde ittifakların oluşacağı küresel bir liderlik rolüne soyunmasını mümkün kılmamaktadır. İkinci neden ise, Çin’in ABD ile kurmuş olduğu ekonomik bağdır.Gerçekten, 90’ların ikinci yarısından sonra Çin her sene ABD’den ortalama 1.1 milyar dolarlık yatırım almaktadır. Diğer yandan Çinli şirketler de ABD ile yakından ilgilenmektedir. Çin’in 2004 yılında ABD’ye yapmış olduğu ihracat 196
milyar doların üzerindedir ve bu rakam Çin’in bu ülkeden yaptığı ithalatın beş katından fazladır. ABD’nin en çok ithalat yaptığı ikinci ülke olan Çin’in 2006 yılında en üst sıraya oturması beklenmektedir. Çin’in üstün teknolojiden yoksun olması ve ABD ile olan ticaretinin çok önemli boyutlarda olması, Çin’in ABD ile mutlak olarak çatışacağı ya da ona alternatif bir küresel güç olma amacını güden bir dış politika izleyeceği yönündeki senaryolara daha tedbirli yaklaşmayı gerektirmektedir. Çin ve Iran arasındaki ilişkilerin nasıl sonuçlanacağı uluslararası politik
gelişmeler tarafından şekillendirileceği gibi, her iki tarafın kurulan bu ilişkiye nasıl baktıkları da bu konuda önemli bir belirleyendir. Çin için bu ilişkinin politik yanından çok ekonomik yanı daha ağır basmaktadır. Çünkü, büyüyen Çin bir yandan ürettiği malları ihraç etmek ve petrol ithalatı için dünya piyasalarında yer edinme kaygısındadır. Diğer yandan uluslar arası güvenlik ve istikrarla birlikte ABD ile kurulan sağlam ekonomik ilişkilerin kendi gelişimi için gerekli olduğunun bilincindedir. Ancak, ABD ile olan sorunlarında elinin altında hazır bulunan bir Iran kozu da, Çin’i rahatsız etmemektedir. Kısacası, Çin oldukça hassas ve dolayısıyla çok boyutlu bir dış politika izlemekte ve bunu yaparken, Iran örneğinde de görülebileceği gibi, ABD’ye karşı olan bir grubun liderliğine oynuyormuş havası estirmemeye çalışmaktadır. Iran gibi muhalif bir devlet için Çin’le kurulan güçlü ilişkiler ABD’ye karşı oluşturulacak ortak bir cephede önemli bir müttefik kazanımını ifade etmesine rağmen, Çin sahip olduğu çok taraflı diploması anlayışı ve uluslararası siyaseti sıfır toplamlı olarak algılamaması nedeniyle böyle bir cephede liderliğe soyunmaya, en azından şimdilik, niyetli değildir. İranla ilişkisinin Çin’in enerji piyasalarında ABD’nin tekeline karşı elini güçlendirdiği doğrudur. Hatta Çin, ABD ile olan sorunlarında oynayabileceği önemli bir kart elde etmiştir. Ama, Çin’in ABD ile kuracağı işbirliğinin İranla kurduklarından daha avantajlı olması durumu; İranın Çin’le kurulacak olan bir ittifak beklentisini boşa çıkarabilir.
Çin-İran ve Türkiye
Çin’in Türkiye’nin doğu sınırında yatırımlar yapan önemli bir ekonomik aktör durumuna gelmesi, hem Iran hem de Çin pazarına açılmaya çalışan Türk işadamları için önemli işbirliği alanları doğurabilir. Ancak Çin’in İrana silah satışı ve İranın nükleer programlarını desteklemesi Türkiye’nin doğu sınırında nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlara sahip bir tehdit unsurunun da varlığını gündeme getirmektedir. İranın Çin’le geliştirdiği ilişkileri bir
ittifak olarak algılaması, ABD ve müttefiklerine karşı daha rahat, belki bir anlamda agresif hissetmesine neden olabilir. Bu noktada Çin’in İranın nükleer programını ve ona silah satışını nereye kadar destekleyeceği önemli bir konudur
7
Bir bakıma bölgede İranın nükleer bir güç olarak belirmesindeki Çin desteğinin devamında nirengi noktalarının Tayvan sorunu ve Orta Doğu petrolleri üzerindeki ABD denetimi olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, ABD Tayvan’a silah satmaya deva ettiği ve dünya petrol rezervlerindeki tek taraflı politikalarını devam ettirdiği müddetçe Çin’in İrana nükleer programlarında destek vermeye devam edeceği akla gelmektedir. Diğer yandan Çin’in petrol ihtiyacını devlet kuruluşları aracılığı yerine özel sektör üzerinden yürütmesi Çin’in ABD karşıtı bir ittifak peşinde olmadığını göstererek ABD ile olan ilişkilerindeki muhtemel gerilimleri azaltması da mümkündür. Çin açısından İranla gelişen ilişkilerin ekonomik getirilerinin yüksek olması, Çin’in en azından Tayvan gibi çok hayati olan bir konuda köşeye sıkışmasına kadar İrana silah satışına devam edebileceğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, Çin tedbirli politik duruş ve diplomatik manevralarla hem ABD’yi hem de İranı dengeleyebildiği ölçüde İranın nükleer silahlanmasına katkıda bulunmayı sürdürecektir.
8* Araştırma Asistanı, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dışº Politika Forumu

KAYNAKÇA
Bader, Jeffry. “Oil the Middle East and the Middle Kingdom”, Financial Times,
www.asiamedia.ucla.edu/print.asp?parentid=28755, (16-08-2005)
Blank, Stephen “China, Israel March in Step Again”, Asia Times
http://www.atimes.com/atimes/China/FC26Ad02.html
Blumental, Dan. “Providing Arms China and Middle East”, The Middle East Quaterly
XII no.2 (Spring 2005) http://www.meforum.org/article/695
Bobin, Frederic. “China Shadow on Two Nuclear Crisis”, Le monde
www.watchingamerica.com/lemonde000042.html (13-08-2005)
Ghahramani, Salar. “Iran Looks to China for Backing in Nuclear Dispute”,
http://archives.tcm.ie/businesspost/2005/08/14/story7075.asp , (14-08-2005)
Gundzik, Jephraim P. “The Ties that Bind China, Russia and Iran”, Asia Times
www.atimes.com/atimes/China/GF09Ad08.html, ( 06-06-2005)
Haeri, Safa . "China Refuses to Help Iran at the United Nations”, Iran Press Service
http://www.iran-press-service.com/ips/articles-2004/november/china_iran_61104.shtml
Klare, Michael T. “Oil Geopolitics and the Coming War with Iran”
http://www.commondreams.org/views05/0411-21.htm, (11-04-2004)
Kumaraswamy, P. R. “China and the Middle East : The Quest for Influence”, London : Sage
Publications, 1999.
Liangxiang, Jin. “Energy First, China and Middle East”, The Middle East Quarterly XII no.2
(Spring 2005) http://www.meforum.org/article/694
Medeiros, Evan. and Fravel, Taylor. “China’s New Diplomacy.” Foreign Affairs 82, no.6
(November/December 2003), pp. 22-35.
Pan, Guang. “China's Success in the Middle East”, The Middle East Quarterly IV, no.4 (December
1997) http://www.meforum.org/article/373
Shambaug, David. “China Engages in Asia Reshaping the regional order.” International Security 29,
no.3 (Winter 2004/05), pp. 64-99.
Sisci, Francesco. “China Plays the Middle East Card” , Asia Times,
http://www.atimes.com/china/DD23Ad01.html
Solingen, Etel. “ASEAN Cooperation : the legacy of the Economic Crisis”, International
Relations of the Asia-Pasific.” 5 no.1 pp.1-30
Stakelbeck, Frederick. “The Growing Tehran-Beijing Axis”, The National Interest
http://www.inthenationalinterest.com/Articles/January%202005/January2005stakelbeck.html
Travis Tanner, “The Oil that Troubles US-China Waters”, Asia Times
http://www.atimes.com/atimes/China/FF18Ad04.html
“Tehran’s Alliance with China could cost Us Leverage”, Washington Post
9 www.iran-daily.com/1383/2142/html/economy.htm, ( 18-10-2004)
Trade Picture,
10 http://www.epinet.org/content.cfm/webfeatures_econindicators_tradepict20050210, (10-02-
2005)

  • 1795 defa okundu.