Çin'deki Türkler:Kendi Topraklarında Sürgün Yaşayanlar
Christian Tyler 
Kızgın Batı Çin:Şincang'ın
Uysallaştırılması kitabının yazarı
: 30 Nisan – 1 Mayıs, 2005. “
“Çin’deki Türkler: kendi topraklarında sürgünde yaşayanlar”
Çin’in Şincang Eyaleti’ndeki Uygurlar Çin lokantasında yemek yemezler. Bu sadece onların yemek alışkanlıkları ve dininin farklı olmasından kaynaklanmıyor; Uygurların Çin lokantalarının müşterisi olmamaları, hatta bir bardak çay bile içmemelerinin başka bir nedeni daha vardır.Onlar öyle yapmakla, kendi vatanı olarak gördükleri topraklarda Çin varlığını kabul etmiş olacağını düşünürler. Bildiğimiz gibi yemek misafirperverliğin önemli bir göstergesidir. Bir Uygur, Çin lokantasına girmekle, kendi evinde istenmeyen, misafirlik süresinden fazla kalan, hatta gitmeyi reddeden bir Çinli misafirin ev sahipliğini ve misafirperverliğini kabul etmiş olduğunu hisseder. Uygurlar neden öyle düşünürler? Bunun birkaç nedeni şudur:Kaşgar’ın kuzey doğusunda, ünlü Apak Hoca anıtının yanında, vahaya giden geniş yeni yol kenarında bir bina sitesi vardır. Bu, yeni gelişmeye başlayan büyük yöre kentin başlangıcıdır. Her gün burada Çinli göçmen işçi sürülerinin Çinli ustabaşı, araştırmacı ve mühendislerin yönetiminde çalıştıklarını görürsünüz. Onlar şehir merkezinden zorla göç ettirilmiş Uygur ailelerini yerleştirmek için yüksek konut yapıları yapmaktadırlar. Akşamleyin Uygur gençleri kum, tuğla ve diğer inşaat malzemelerini çalmak için el arabalarıyla gelirler. Bu sitelerde hiçbir Uygur işçi çalıştırılmamaktadır.
Eşim ve ben evinde kaldığımız, köy eski başkanı olan bir Uygur sivil hizmetçi bizi Turfan’daki bir tarihi siteye götürdü. Siteye girer girmez, yaşı 18’i bile geçmeyen bilet satıcı terbiyesiz Han Çinlisi o kişiye küfretti. Bizim mihmandarımız ve biz çok rahatsız olduk. Başka bir olay da biz otobüsle şiddetli bir fırtınada çölde giderken yaşandı. Otobüs, yanında bagajları olan yaşlı bir karı kocayı almak için durdu. Önümüzde oturan genç Çinli onlara yer vermemek için hareket etmeyi reddetti, hatta onların boş olan yerde oturmalarını ayaklarıyla engelledi. Uçakla Kaşgar’dan Urumçi’ye giderken uçakta yemek servisi olarak domuz etinden yapılmış hamburgerin verilmesi ve bunun, kültürü tarih boyunca Müslüman olan sözde Şincang Uygur Özerk Bölgesi’nde olması bizi hayrete düşürdü.
Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıklar korku içinde yaşıyorlar.
Bir akşam yemeğinde, başka bir köyde daha önce Komünist Parti merkez bürosunda çalışmış bir Uygur bayanla görüştük. Yemek sırasında o bayan, bir meslektaşını yabancıların bulunduğu ortamda devletin tavukçuluğa verdiği destek hakkında yaptığı şakadan dolayı azarladı. Sonradan, insanların özel partilerinde görüşlerini söyledikleri için tutuklandıklarını; hatta yabancıların bile bundan dolayı sorun yaşadıklarını öğrendik. Örneğin, duyduğumuza göre bir Amerikalı zengin genç Kaşgar’da bir partide içki içip sarhoş olmuş ve “Çinliler evine gitsin!” diye bağırmış. Hemen polisler gelmiş ve onu gözaltına almış. [O, polis arabası kırmızı ışıkta durduğunda arabadan atlayarak kurtulmuş.]“Devlet sırrı”nı söylemekten dolayı tutuklanma korkusu çok yaygındır; şöyle ki çoğu Uygur yabancılarla karşılaştığında onlara duyguları hakkında konuşmaktan korkar. Bu yüzden, Kaşgar Iydgah Camisi’nde beysbol şapkası giyen orta yaşlı bir Uygur’un bana gelip “Han Çinlileri, evine gitmek istemeyen turisttirler.” dediğinde çok şaşırdım. O, Uygurlar ve Taliban kardeştirler diye devam etti ve yakınlığı vurgulamak için işaret parmaklarını birleştirip gösterdi.
Onun, Çin polisi tarafından benim nasıl tepki vereceğimi öğrenmek için peşime konan “ajan provokatör” olduğunu düşündüm ve çok şaşırdım. Her yerde, etnik azınlıklardaki işsizlik oranının çok yüksek olduğu söylendi. Gulca’da boş yüksek cam ofis binalarının altında kebapçılar, sokak satıcıları ve caddeleri dolduran küçük büfeleri gördüm. Çok sayıda şehirli Uygur genci fuhuş, uyuşturucu, sarhoşluk ve adi suça itilmiş. Görüştüğüm köy görevlileri, nitelikli Uygurların, daha az niteliği olan Han Çinlilerinin yükselmesi için boşta bırakıldığından şikayet ettiler. Çinli üniversite mezunları en iyi pozisyonlara yerleştiriliyormuş. Eğer bir Uygur bundan şikayetçi olursa işini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyormuş. Bir Uygur orman bekçisi bana şöyle dedi: “Şuan sahip olduğunuz işi korumak en önemli şeydir.” Orada iş bulmanın bedeli susmaktır. Eğer o bedel çok büyük olursa tek çare göç etmektir.
Bir Uygur profesör şu zamanın halkı için en zor günler olduğunu söyledi. Eşi onu durdurmaya çalıştığında, o, ona dönüp: “Ben susmak için çok yaşlıyım” dedi ve ekledi: “Daha önce kendi işlerimizi kendimiz yönettikten sonra Çinlilerin her şeyi ellerine almasını görmek insana çok zor geliyor.”
Doğu Türkistan’da iki toplum vardır ve bunlar farklı hayat yaşıyorlar: Uygurlar genellikle kırsal bölgelerde, Han Çinlileri ise şehirlerde yaşıyorlar. Şehirler Uygurlar bölgesi ve Çinliler bölgesi olarak ikiye ayrılmıştır. Ayrı alışveriş yerleri, ayrı dans salonları (Uygurlar Han Çinlilerini kadınlarına yaklaştırmazlar), ayrı lokantalar, farklı müzik, farklı yemek ve farklı giysileri vardır. Hatta kullandıkları saat de farklıdır: Çinliler resmi talimata uyarak Pakin saatini kullanırlar; Türkler ise saatlerini iki saat geç olan yerel saate göre ayarlarlar.Bazı orta sınıf Uygurların Çinli arkadaşları vardır; bazen onları Uygur lokantalarında veya kafelerde içki içerken görürsünüz. Bazıları, akıcı Çincesi olmayanların kısıtlı iş imkanına sahip olacağını düşünerek, tüm ailenin öfkesini çekse de çocuklarını Çin okullarına gönderirler. Devletin teşvik etmesine rağmen Han Çinlileri ile Türklerin evlenmesi çok nadirdir.
Şincang’daki günlük yaşamda kendini gösteren, sürekli devam eden - ve kötüleşen - ayrımcılığı nasıl açıklayabiliriz? Niçin 55 yıllık Çin idaresinden sonra Türkler ile Çinlilerin ortak paylaştıkları neredeyse hiçbir şey yok?Bunun sebepleri demografik, ekonomik, tarihsel ve siyasidir.
 
Demografik olarak:
1949 yılında Şincang’nın toplam nüfusu 5 milyon iken, Şincang’da yaklaşık 300,000 Han Çinlisi yaşıyordu. 2000 yılında resmi nüfus sayımına göre Şincang’da 7.5 milyon Han Çinlisi, 8 milyon Uygur ve 3 milyon Moğol, Hui (Çinli Müslümanlar), Kazak, Kırgız ve Taciklerden oluşan diğer etnik azınlık bulunmaktadır. Ancak Çinlilere ait bu sayı, yaklaşık 1 milyon olduğu tahmin edilen askerler, polisler ve danışmanlar veya 2.5 milyon olan, çoğunluğunu Çinlilerin oluşturduğu askeri nitelikli Şincang Üretim ve İnşaat Topluluğu çalışanlarını kapsamamaktadır. Çinli işçilerin süreli veya süresiz büyük göçü yerel halk üzerinde büyük baskı oluşturmaktadır. Yazımızın başında bina sitesinde çalıştırılan hiç Uygurun olmadığına dikkat çekmiştik. Sokaklarda o kadar çok Uygur’un yiyecek satmalarının sebebi de budur. Gerçekten onların arasındaki yarış o kadar büyük ki et fiyatının yükselmesine rağmen yemek fiyatları düşmeye devam etmektedir.

Ekonomik olarak:
Çin’in yoksul batı eyaletleri için hazırladığı stratejik kalkınma planı (Mao Zedong’un hatıralarındaki “Büyük Sıçrayıp İlerlemek” bölümünün “Büyük Sıçrayan Batı” denilen kısım) Şincang’daki etnik azınlıkların Çin idaresinde daha mutlu yaşama kavuşmaları içinmiş. Fakat bu, onları mutlu etmek yerine onlara acı ve kızgınlık vererek uygulanmaktadır. Kalkınma, verimli tarım toprakları ve değerli su kaynakları üzerinde baskı oluşturdu. Bu, petrol, kömür, pamuk ve mineral gibi ham maddelerin Çine taşınmasına karşı tepkiyi beraberinde getirdi. Çevreye verilen zarar artmakta ve her yıl kuzey Çin’de meydana gelen toz fırtınası iyice şiddetlenmektedir.
Uygurları kalkınmadan büyük ölçüde sadece Han Çinlilerinin yararlandıklarını söylüyorlar. Bu herhangi bir ziyaretçi için aşikardır. Gulca’dan Urumçi’ye, Turfan’dan Kaşgar’a kadar her yerde Çinliler Şincang’ın geleceği hakkında kendi vizyonlarını damgalamaktadır. Hiçbir kent gelişmemiştir; eski Uygur merkezleri, insanların kebapçılık yapma ve birbirleriyle uğraşma yerleri olarak sanayisi gelişmemiş bir durumda bırakılmaktadır. Akşamları şehir merkezleri neon ışıkları ve ağaçlara asılmış yanıp sönen ampullerle parlar. Yeni binalar Amerikan mimarisinin ihtişamlı bir versiyonudur; bu da Pekin’in Şincang’ı “yeni California” olarak gördüğünü pekiştirir. Ancak, bir çok Uygur’a göre “Büyük Sıçrayan Batı” projesi, onların toplumunu bozan ve yaşam tarzını mahveden Han Çinlilerinin tam egemenliğine giden yol için döşenen yapay yükselişe daha çok benziyordu.
İlerleme modern mağazalar, ofisler, bulvarlar ve çok yönlü iyileştirme anlamına gelir. Fakat o, aynı anda eski Uygur şehirlerini – Kaşgar’da net örneği görüldüğü gibi - yok etmek anlamına da geliyordu. Pamir Dağları’nın altındaki Doğu Türkistan’ın eski başkenti küçük bir metropole dönüştürülmektedir. Müslüman Şincang’ın kalbi Iydgah Camisinin çevresi temizlenmiş ve sakinleri göç ettirilmişti. Burada planlanmış bir karardan çok bir şüphe vardı; o da, bu temizliğin Uygur toplumunun gözaltına alınmalarını daha kolaylaştırmak için düzenlenmiş olmasıydı.
Tabii, birçok Uygur da eski avlulu evlerini bırakıp modern apartmanların rahatlığını elde etmek ve yeni serbest marketlerin girişimcileri olmaktan mutluluk duyuyordu. Bu, Gulca’nın eski semtinde İli nehrinin kenarında kiraz bahçeleri ve üzüm bağları arasına yapılmış güzel yeni villalardan açıkça belli oluyordu. Örneğin, burada bir Uygur milyoner işadamının fakir Uygur çocukları için okul olarak yaptırdığı güzel, klasik tarzda yapılmış bir konağı görmeniz mümkün.

Tarihsel olarak:
Uygurlar, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’ın Milattan Önceki 60 yılından beri Çin’in bir parçası olduğunu iddia etmelerine rağmen, ve Şincang’daki tüm eski Türk anıtlarının Çin hanedanlarına uygun tarihe geçirilmesine rağmen tarihin kendi lehine olduğunu düşünürler. Doğu Türkistan halkı, tarihlerinin çoğunda Çin’den daha çok kuzey ve batının etkisinde olduğunu hisseder. Kaşgar kültürel olarak, aynı anda fiziksel olarak da, Pekin’den Ankara’ya daha yakındır. Eski zamanlarda dil ve halk İran, Kafkasya ve Anadolu kökenli İndo-Avrupalı idiler. Milattan sonraki birinci binyılda Hindistan Budizm dini ve sanatını getirmiştir; Milattan sonraki 9. yüzyılda Uygur Türkleri Moğolistan’dan göç etmiş ve İndo-Avrupalı dil yerine kendi dilini yerleştirmişlerdir. Milattan sonraki 1200 ila 1500 yıllarında halk yavaş yavaş İslamiyet’i kabul etti ve bu süreç sonradan Moğol istilasıyla sekteye uğradı. Onlar yazısını Arapça’dan, mimarisi ve süs tarzını Farslardan almıştır. Diline birçok yeni kelime girmiştir.
Çin’in Şincang’ı istilası geç ve yavaş olmuştur. Doğu Türkistan, 1759 yılı Çing (Mançu) hanedanı tarafından adının “Şincang” - “yeni bölge” - ile değiştirilip kontrol altına alınıncaya kadar askeri olarak teslim olmamıştır. Ondan sonra da yönetim yerel “Begler”e verilmiş; Çinli göçü engellenmiş; ve çatışma çıkmaması için Mançu garnizonları ve Çinli ticaretçiler yerel halktan ayrı tutulmuştur.
19. yüzyılın sonuna kadar da Türklerin Çinlileştirilmesine hiç çalışılmamıştır. Çinlileştirme, bir dizi Müslüman ayaklanması, kısa süre ayakta kalan Yakub Beg idaresindeki Kaşgariye Krallığı ve 1877 yılında General Zuo Zongtang tarafından gerçekleştirilen Çin istilasından sonra başladı. 1884 yılında Şincang Çin’in bir eyaleti olarak ilan edildi. Türkler Çin tapınaklarında ibadet etmeye, Çinlilerle evlenmeye, çocuklarını Çin okullarına göndermeye zorlandı; onlar Çin okullarında bazen okuldan kaçmamaları için masalara zincirleniyordu.
20. yüzyılın cumhuriyetçi ve milliyetçi rejimleri altında bir dizi Çinli diktatör Şincang’ı kendi krallığı gibi yönetti. Kumul Uygur Hanlığı’nın yıkılması ve Türk topraklarının Han Çinlilerine verilmesiyle 1931 yılında en büyük Müslüman ayaklanması başladı. Bu ayaklanma sonunda Stalin ordusunun yardımı ve savaş uçaklarının yardımıyla bastırıldı.
1940 yıllarında Han Çinlileri, İli ayaklanması ve 1944 yılında laik Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla kontrolü tekrar kaybetti. Bunu, Uygurlara önemli ölçüde özerklik veren milliyetçilerle yapılan ateşkes izledi. Ancak Doğu Türkistan Cumhuriyeti liderleri Sovyetlerin düzenlediği sanılan esrarengiz bir uçak kazasıyla öldürüldü.
1949 yılındaki Komünist Devrimi’nden sonra Uygurlar, kendilerine Çin imparatorluğundan ayrılma ve isterlerse kendi devletini kurma özgürlüğünün verileceği beklentisi içersindeydi. 1931 yılında kurulan taslak oluşumda Mao’un “self-determinasyon” vaadi yazılmıştı. Bu vaat hiçbir zaman yerine getirilmedi ve sonradan onunla ilgili tüm kaynaklar Mao’un yayınlanan sözlerinden çıkartıldı.

Siyasi olarak:
Çin, eski Sovyetlerin yıkılmasından sonra post-Sovyet Orta Asya Cumhuriyetlerinde giderek yayılan istikrarsızlıktan - önce Tacikistan’da, sonra Özbekistan, sonra Kırgızistan ve şimdi de yeniden Özbekistan’da - dolayı dağılma korkusu yaşıyor.
Bu bölgenin Çin Komünist Partisi için stratejik ve ekonomik olarak önemli konuma geldiğini düşünürseniz Çin’in bu korkusunu anlamak mümkündür. Çin “anavatanın bölünmesi”ne yönelik herhangi bir hareketi engelleyecektir; tıpkı Türkiye’nin milli birliğe tehdit olarak gördüğü ayrılıkçı Kürtlere karşı uzun bir savaş verdiği gibi.
Çin, ABD öncülüğündeki “teröre karşı savaş” sayesinde acımasız siyasetine gerekçe buldu. Uygurlar ve onlara destek verenler bunu, Çinin iç uyuşmazlığın meşrulaştırılmasına karşı yürüttüğü kampanyayı örtmek için kullandığı bahane olarak görmektedirler. Çin Asya’daki komşularına Uygur mültecileri iade etme konusunda başarılı bir şekilde baskı kurdu; iade edilenlerin bazıları daha sonra idam edildi. Komünist Devrimi’nden sonra muhalifler “feodal unsurlar”, sonra “etnik milliyetçiler” olarak etiketlendi; onlar Kültür Devrimi’nde “ajan ve vatan haini” oldu; 1970 ve 1980 yıllarında “devrime karşı çıkanlar” ve 1990 yıllarında ise “bölücü” veya “Müslüman fanatikler” oldu; şimdi ise “terörist”. Yakında bir Uygur yazarın “manevi terörizm” ile suçlandığını duydum. Çin hükümeti iç dokümanlarına göre Uygur teröristleri anavatanı bölmek için şuan sanatçı, şair ve tarihçi olarak kendini gizliyormuş.
11 Eylül, 2001’den beri daha da pekiştirilen büyük ölçekli asker ve polis varlığı Uygurlarla Çinliler arasındaki tansiyonu daha da yükseltmektedir. Etnik azınlıklardan olan gazete editörleri, öğretmenler, avukatlar ve diğer meslek sahipleri yoğun propaganda derslerine tabi tutulmaktadır: onlar derslere katılmak ve büyük hacimli yazı yazmak zorundalar. Bölücülüğün kötülüğü hakkında onlarca sayfa yazı yazan bir avukata, sanki ortaokul çocuğu gibi “git, daha çok yaz” dendiğini duydum. Başka bir meslek sahibi ortamın Kültür Devrimi’ndeki kadar kötü olduğunu söyledi.
Kaşgar’da bir Uygur öğretmen İnsan Hakları Gözlemcileri’ne röportaj verdiğinde fikir aşılamasını şöyle anlatmış: “Üç yıldır hiç tatil yapmıyorum, çünkü tatil günlerinde bölücülüğe karşı, ona karşı, buna karşı eğitimine katılmamız isteniyor. Öğrenmemiz zorunlu olan zımbırtıları size söyleyemem. Yine de çalışmak isterseniz, paraya ihtiyacınız varsa başka ne yapabilirsiniz ki? Gidersiniz, o zımbırtıları sanki anlamlıymış gibi okursunuz.”
Hükümet otoriteleri tarafından uygulanmakta olan ayrımcılık daha açık hale geldi:

a) Hukuki ayrımcılık: Çin mahkemeleri herkese adil davranmaz. Ancak Şincang’daki Uygurlara karşı davranışı daha da kötü. Resmi istatistikler Uygurların Şincang nüfusunun yarısından daha azını teşkil ettiğini söylemesine karşın, mahkumların büyük çoğunluğu Uygurlardır. Şincang, Çin’in siyasi suçluları idam ettiği tek eyalettir.
b) Dini ayrımcılık: İnsan Hakları Gözlemcilerinin yeni yayınladığı bir rapor ayrımcılığın günümüzdeki bu boyutunu ortaya koyuyor. O rapor, devlet çalışanlarına uygulanan dini ibadet yasağı, oruç tutma yasağı ve çocuklara dini öğretme yasaklarını detaylarıyla veriyor. Urumçi çalışanları için çıkarılan bir talimatta şöyle deniyor: dinin “düğünler, aile planlaması veya kültürel etkinlere burnunu sokması”na kesinlikle izin verilmeyecektir. Din adamları da tüm diğer toplum liderleri gibi sınavla zorunlu tekrar-eğitime tabi tutulmaktadır.
c) Doğum kontrolü altında uygulanan ayrımcılık uygulamaları: teoride etnik azınlıklar için tanınan bebek kontenjanı daha geniştir. Gerçekte Uygurlara daha acımasızca uygulanır. Zorunlu kısırlaştırma ve geç doğuma zorlama bunlara örnektir. Kırsal kesimlerde büyük öfkenin sebebi de bu kontroldür ve geçmişte bundan dolayı ayaklanmalar olmuştur.
d) Sansür: Uygur veya Türk tarihiyle ilgili tüm izleri silmek için çaba harcanmaktadır. Şincang’da yayınlanan kitapların sadece altıda biri Uygurca’dır. İnsanların kendi dillerinde hazırlanmış modern sözlükler ve teknik kitaplara ihtiyacı vardır. Tarih kitapları ve televizyon programları sansürlenmekte; en az bir tarihçi evinde göz hapsinde tutulmaktadır. Üç yıl önce Uygurca kitaplar yakılmış; o kitaplar arasında “Eski Uygur El Sanatları” isimli kitap sadece ilk sayfasında Ku’an’dan birkaç ayet olduğu için yakılmış.

Sonuç:
Anlattığım şeyler neden Uygurların yabancı işgalinde yaşadıkları hissini taşıdıklarını açıklamaya yardımcı olacaktır. Onlar Çin vatandaşıdırlar, ancak kendilerini Çinli olarak hissetmezler; Çinli olarak tanımlamazlar. Durum böyleyken onlar ikinci sınıf vatandaş olarak davranıldığında ne hissetsin?
Pekin, istikrar ve milli birlik konusunda gözleri dönmüşçesine davranmaktadır. Ancak Uygurlar, kendi dilinden, edebiyatından, dininden ve geleneklerinden vazgeçmek anlamına gelecekse Pekin’in terimiyle kastedilen birliği istememektedir. Uygurlara şuan yapılmakta olan muamele Kültür Devriminin en kötü zamanlarındaki kadar kötüdür. Bana göre Çin Komünist Partisi her şartı çok korktukları ayaklanmaya yönelik ayarlamktadır. Eğer öyle bir ayaklanma meydana gelecekse, o muhtemelen şehirlerdeki fazla etkilenmemiş gençler tarafından başlatılacaktır. Ben anne babalarının onları destekleyeceğinden kuşkuluyum; onlar başkaldırıyı boşu boşuna yapılmış ve umutsuz olarak göreceklerdir. Herhangi bir olası başkaldırının en vahşilerce bastırılacağında da şüphe yoktur.
Uygurlar barışçıl çabalarla özgürlüğünü elde edebilecek mi? Bence bu mümkün gözükmüyor. Şincang Çin için çok önemli konuma geldi.
Onlar daha büyük özerklik elde edebilir mi? Muhtemelen. Çin Komünist Partisi geçmişte - örneğin Mao’un ölümünden sonra - azınlıklara yönelik siyasetini değiştirebileceğini gösterdi. Başka bir örnek de bir çeşit görüşmenin başladığı Tibet’tir. Ancak Uygurların dünyayı kendi lehine harekete geçirebilecek Dalay Lama gibi bir milli lideri yoktur.
Onlar insan haklarını güvence altına alabilirler mi? Elbette. Gerçekten emniyete kavuşmaları için onlara mutlaka ve mutlaka yardım edilmeli. Bu, Çin’le ilişki kuran herhangi bir uygar milletin sorumluluğudur. Gün geçtikçe daha çok insan Şincang’ı turist olarak ziyaret etmekte ve oradaki durumu öğrenmektedir. ABD’deki lobi ve siyasetçilerin içinde bulunduğu dış baskı giderek artmaktadır. Başkan Bush “teröre karşı savaş” baskıya gerekçe olmamalı demiştir. Uygur işkadını Rabiya Kadir’in yakında bırakılmış olması gerçekten iyi bir haberdir; ancak bunun sadece bir göstermelik jest olarak kalmasından endişe ederim.
Türkiye nasıl bir rol üstlenebilir? Bu ülke birçok tanınmış Uygur ve ailelerinin sığındığı yerdir. O, sürgünde yaşayan bir milyon Uygur’un büyük bölümünü barındırmaktadır. Türklerin Uygurlarla kültürel ve ulusal akrabalığı vardır ki bu onlara - tabiri caizse - koruma görevini yüklemektedir.
Türk liderler Avrupa Birliği’ne girmenin yararlarından birinin, Türkiye’nin, Avrupa’nın Orta Asya’ya olan ticareti ve yatırımlarına köprü olacağını tartışmışlardır. Hatta üyelikten önce de, siyasetçileri, diplomatları, işadamları, bilim adamları ve turistleriyle Orta Asya’ya, özellikle Şincang’a sosyal adaletin ihracı için köprü olabilir.

  • 1880 defa okundu.