. Tümgeneral Armağan KUL 
Global Strateji Enstitüsü Başdanışmanı

Çin’in Genel Durumu
Çin’in genel durumuna baktığımız zaman Çin dünyada yükselen bir güç, kalkınma hızı oldukça yüksek ve teknolojik açıdan olsun sanayileşme açısından olsun büyük hamleler içerisinde olan bir ülke. Ancak Çin’in küreselleşme kapsamında sıkıntıları var. Bu sıkıntıların başında, küreselleşme olgusu içinde yabancı sermayeyi yüksek oranda kullanması ve kalkınmasını yüksek yabancı sermayeye bağlı olarak devam ettirmesi geliyor. Ancak idari yapı yönünden Maoist düzen devam ediyor. Bu çerçevede Çin, yönetimde Maoist, ancak ekonomide liberal ve küreselleşmenin etkisi altında olan bir tanım içine giriyor. Dolayısıyla, Çin’in demokratik düzen içerisinde liberal bir ekonomiyi ve küreselleşmenin gereklerini uygulaması mümkün görülmüyor. Çin’in nüfusu 1 milyar 350 milyon. 1 milyar 350 milyon insanı demokratik bir düzen içinde yönetmek oldukça zor. Çünkü fert başına düşen milli gelir yeterli seviyede değil. Çin’in belirli bölgeleri kalkınıyor, bazı bölgeleri ise bu kalkınmadan nasibini alamıyor. Çin’deki en büyük endişe, bölgeler arasındaki dengesizliğin bir sosyal patlamaya yol açabileceği ihtimalidir. O bakımdan Çin, bu patlamayı önlemek maksadıyla geri kalmış bölgelerde kalkınma projeleri yürütmeye ve uygulamaya çalışıyor. Çin’in, ilerideki yıllarda geri kalmış bölgelerde yaşayan insanların da hayat seviyelerini bu endişeyi önleyebilecek ölçüde normal standarda getirebilmesi halinde, tedricen demokratik düzene geçmesi beklenebilir. Ancak fazla nüfus Çin’i rahatsız ediyor ve bu nedenle Çin’de tek çocuk politikası uygulanıyor. Bir çocuktan fazlası kabul edilmiyor, bunun cezai yaptırımları var. Fakat bütün bunlara rağmen Çin’in nüfusu azalmıyor. Kırsal kesimlerde kaçak olarak birden fazla çocuk edinildiği müşahede ediliyor.
Çin mevcut dünya düzeni içerisinde bir süper güç olma yolunda kalkınmasını sürdürüyor ve dünyada bir güç odağı olmak için çaba sarf ediyor. ABD halen dünyanın tek süper gücü olarak yegâne güç odağı durumundaki ülke konumundadır. ABD ekonomisini, sermayesini, küreselleşme çerçevesinde dünyaya yayıyor, dünyayı büyük sermayenin hâkimiyetine sokmaya çalışıyor. Bu Amerikan politikasının bir gerçeği. Fakat Amerikan ekonomisi ülke olarak artık bunları başarmaya yetkin görünmüyor. İçeride ekonomi iyiye gitmiyor. Dışarıdaki harcamalar, özellikle askeri harcamalar ekonomiyi zorluyor ve ülkeyi borçlandırıyor. Ülke itibarına ve gücüne dayanarak basılan karşılıksız doların da dünyadaki değeri gittikçe düşüyor. Diğer taraftan askeri gücünün de öyle tarif edildiği kadar çok yüksek olmadığı, gittiği yerde tam hâkimiyet ve otorite sağlamaya yeterli olmadığı da ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla ABD bu askeri gücünün gittiği yerlerdeki istikrarı sağlayamamasından dolayı politik güç kaybediyor. Dolayısıyla Amerikan askeri gücünün, özellikle kara gücünün dünya hâkimiyet politikası için yeterli olmaması ve müdahalede bulunduğu bölgelerdeki hatalı davranışlarından dolayı personel ve malzeme kayıplarının fazla olması ve bölgede kalış süresinin uzaması, ekonomik gücünün istemeyerek kontrolsüz bir şekilde zayıflamasına yol açıyor. Bu durum, ABD’nin politik gücünü ve uluslararası kamuoyundaki saygınlığını gittikçe aşağıya doğru çekiyor. Bunu bir fırsat olarak değerlendiren Rusya ve Çin kalkınma yolunda çok büyük hamleler içerisinde. Rusya o eski hantallığını, o eski kargaşa ortamını atlatmış durumda. Petrol fiyatlarındaki artış, dünyanın enerjiye olan ihtiyacının gittikçe artması, Rusya’nın da petrol ve doğalgaz bakımından zengin olması ve eski Sovyet coğrafyasında petrol ve doğal gazın bulunduğu bölgelerdeki etkinliği azalsa da devam ettirebilmesi, Rusya’nın bu konuda dünya ekonomisinde rol oynamasına sebep oluyor. Bu yeni durum, Rusya’ya Amerika’nın karşısında zaman içerisinde bir güç odağı konumuna gelmesine imkân tanıyor. Bu safhada Çin de kalkınma yolundadır. Aslına baktığınız zaman Rusya ile Çin bir rekabet içerisinde olup, ancak belli bir müddet için ABD’nin bu hegemon pozisyonuna karşı bir ittifak sağlanmış durumdadır ve bu iki güç birbirine zarar vermemeye çalışmaktadır. Çin, gelişen dünya olaylarına mümkün olduğu ölçüde fiili olarak katılmayarak, hatta bazen de duyarsız kalarak izlemekte olduğu kalkınma stratejisini devam ettirmeye çalışmaktadır.

Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Çin

Önümüzdeki dönemde ABD’nin en azından 20-25 yıl daha, tek kutuplu dünya düzeninin hakimi sıfatını sürdürebileceği, ancak bu zaman zarfında gittikçe güç kaybına uğrayacağı ve yeni güç odaklarının ortaya çıkacağı beklenmektedir. ABD ile birlikte Rusya, Çin, büyük bir ivme ile kalkınmasını yürüten Hindistan ve ekonomik bütünlüğü olmasına rağmen siyasi bütünlüğünü de sağlayabildiği taktirde Avrupa Birliği’nin de (AB) bir güç odağı olarak ortaya çıkmasının mümkün olacağı görülmektedir. Bu çerçevede Çin’in, ekonomik kalkınması, teknolojik gelişmesi, nüfusu, coğrafi büyüklüğü, daha da güçlendirmeye çalıştığı silahlı kuvvetleri ve bulunduğu bölge ile önemini arttırdığı kıymetlendirilmektedir. Çin bu bakımdan hem Asya’da, hem enerji ihtiyacının gittikçe artmasından dolayı Orta Doğu’da politik etkinlik yaratma çabası içerisindedir. Bu maksatla Rusya ile Çin arasındaki rekabet, enerjilerini birbirlerine karşı kullanarak güçlenmelerine engel olmaması maksadıyla belirli bir müddet için dayanışmaya dönüşmüş durumdadır. Orta Asya’daki ülkelerin elinde bulunan zengin petrol ve doğal gaz imkânları da bu iki ülkeyi menfaatlerini korumak için birbirine gittikçe yaklaştırmaktadır. Orta Asya’nın paylaşımı konusunda bir rekabet ortamının yaratılmaması düşüncesi Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Esasen ŞİÖ başlangıçta, sınır anlaşmazlıklarının giderilmesi, radikal İslam’ın yayılmasının önlenmesi ve güvenlik amacıyla kurulmuştur. Ancak bu örgüt, üye ülkelerin birbirleriyle olan ekonomik entegrasyonunun sağlanması ve ticarete imkân yaratması, güvenlik sağlayacak hususların yanında Rusya ve Çin’e ilave bir politik güç ve iş birliği de kazandırmıştır. Zaman içerisinde ŞİÖ’nün bir örgüt olarak, güvenlik, ekonomik ve politik iş birliğinin ötesinde bir politik güç olarak ortaya çıkması da mümkün görülmektedir. Örgütte, dünyanın yakın gelecekte dönüşeceği çok kutuplu düzeninin odaklarından ikisini teşkil edeceği düşünülen Rusya ve Çin’in bulunması, ŞİÖ’nün gücünü arttırmaktadır. Bölgedeki petrol ve doğal gaz sahibi ülkelerin de bunun içerisinde yer alması, enerjinin geçiş yolunda bulunan ülkelerin de örgüt içinde bulunması, İran’ın, Pakistan’ın, Moğolistan’ın ve Hindistan’ın gözlemci sıfatı ile örgütte olması, bu yeni oluşumu daha da güçlü kılmaktadır.

Türkiye’nin Dünyadaki Yeni Oluşumlar ve ŞİÖ Karşısındaki Tutumu

Türkiye’nin dünyadaki bu yeni oluşum karşısındaki konumunu ve ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini değerlendirmekte yarar görülmektedir. Mevcut gelişmelere baktığımızda Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinin pek sağlıklı olmadığını, inişler ve çıkışlar gösterdiğini, özellikle son yıllarda da müttefiklik ilişkilerinin gözetilmeyerek tek taraflı, sadece Amerikan menfaatlerini ön plana çıkaran bir durum aldığını, bunun da iki ülke arasında güven bunalımına yol açtığını görüyoruz. Diğer taraftan AB ile olan ilişkilerimizde de, AB’nin sürekli olarak Türkiye’den, Türkiye’nin güvenliğine olumsuz yönde etki eden konularda taviz istediğini müşahede ediyoruz. Önümüzdeki 20-25 yıl içinde dünya düzeninin tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru kayacağını da dikkate aldığımızda, Türkiye’nin bu yeni oluşuma hazırlıklı olması, kendisini merkeze alarak çok kutuplu düzene uyum sağlaması, milli güç unsurlarını ve jeopolik avantajını çok iyi kullanarak bölgesinde bir güç odağı olmasını hedeflemesi gerekmektedir. Bu durum, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerini durdurmasına değil, yeniden düzenlemesine ve devam ettirmesine; AB ve diğer Avrupa ülkeleri ile ilişkileri kesmesine değil, ekonomik ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere güvenlikten taviz vermeden sürdürmesine engel değildir. Aksine uygulanması gereken, elde edilen konumdan geriye değil, ileriye doğru gitmeyi amaçlayan ve Türkiye’nin uygulama zorunluluğu olan çok yönlü politikasının gereğidir. Ancak çevremizdeki ülkelerle ilişkileri ihmal etmeden, Kafkasya’yı da ön planda tutarak ŞİÖ ile de bir iletişim içine girmesi ve bu bölgede de kendini göstermesi Türkiye’nin menfaatinedir. Burada tabi başlangıç olarak bir gözlemci ülke olarak yer alması söz konusudur. Türkiye’nin bu örgüt ile yakın temasa geçmesi konusunda Çin’in ve Rusya’nın bir noktada beklenti içinde olduğu söylenmektedir. Türkiye’den böyle bir teklif bekledikleri konusunda bir takım imalar ve bazen de ifadeler yer almakla birlikte bu konuda tarafların samimiyeti henüz anlaşılamamıştır. Çünkü böyle bir müracaat yaptığı zaman Çin, Türkiye’nin ŞİÖ’de gözlemci üye olması ve bu yolda ilerleyip tam üyeliğe doğru bir adım atması halinde, Doğu Türkistan’daki Türklerle daha yakın ilişki içerisine girebileceği ve Doğu Türkistan’daki ayrılıkçı hareketin Çin’in aleyhine bir durum yaratacağı korkusunu taşımaktadır. Diğer taraftan Rusya da, yine Türkiye’nin ŞİÖ’ye gözlemci üye olup bu yolda ilerlemesi halinde, Orta Asya ülkelerindeki ırk, tarih, kültür ve gelenek beraberliğini kullanmak suretiyle, o ülkeler üzerinde etkinlik sağlayabileceği ve kendi etkisinin zayıflayabileceği endişesini taşımaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin ŞİÖ’ye gözlemci üye olarak girmesi, Türkiye’nin menfaatine bir durum yaratmakla birlikte, Çin ve Rusya bu konuyu arzu ediyor gibi görünse de kendi açılarından yukarıda belirtilen endişeleri taşımaktadır. Türkiye’nin bu endişeleri kırıp bu teşkilatın içine gözlemci üye olarak girmesinin ve zaman içerisinde politikasını gelişen duruma göre düzenlemesinin, değişen dünya ortamında menfaatlerine uygun bir hareket tarzı olacağı değerlendirilmektedir. Bu gelişme Türkiye’ye, hem değişen ve çok kutupluluğa doğru giden “yeni dünya düzeni”nde Çin ve Rusya gibi yeni güç odakları ile birlikte hareket ederek bölgesinde güç kazanmasına imkan yaratacak, hem de Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya açılarak çoğu ile akraba olduğu devletlerle daha yakın ilişkiler kurabilme yolunu açarak etkinliğini artırmasına yardımcı olacaktır.
Türkiye ile Çin Arasındaki Politik İlişkiler

Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilere genel çerçevede baktığımız zaman, özellikle yakın tarih açısından, pek yakın ilişkiler içerisinde olduğumuzu ifade etmek ve ilişkilerimizin de çok düzgün yürüdüğünü söylemek oldukça zor. Çünkü Çin’in içerisinde her iki ülkeyi de kendi açısından rahatsız eden bir bölge var, Doğu Türkistan. Doğu Türkistan’dan dolayı Türkiye ile Çin arasında siyasi alanda bir anlaşmazlık var ve Çin daima Doğu Türkistan’daki gelişmeleri bir ayrılıkçı hareket olarak görüyor ve ayrılıkçı hareket olarak gördüğü için de onu bastırmak için bir takım insani olmayan tedbirlere başvuruyor. Bu durum, tarihi süreç içindeki birliktelikten ve aynı ırktan gelinmesinden dolayı Türkiye’yi rahatsız ediyor. Karşılıklı bu yaklaşım tarzı, Türkiye ile Çin arasındaki ilişkileri zedeliyor. Ancak Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri bir ayrılıkçı hareket içerisinde mi olmalı, yoksa iyi bir Çin vatandaşı olarak Türkiye ile Çin arasında köprü görevi gören, iki ülke arasında yakınlık doğuran bir unsur olarak mı kabul edilmeli? Zaman içinde oluşacak ortama ve dünyadaki yeni şekillenmelere paralel olarak kendi kaderini tayin edecek bir duruma mı gelmeli? Çin de bu gerçekten hareketle, bölgenin kalkınmasına destek veren, insanlık dışı davranışlardan uzak duran bir ülke konumunda mı olmalı? Uygur’u Türkiye ile olan ilişkilerde birleştirici rol oynayan bir eyalet olarak mı görmeli? Daha önce çalıştığım düşünce kuruluşlarında Çin ile olan bu kapsamdaki temaslarımızda bu temayı işledik. Çin’deki Türkiye Büyükelçiliği’ne yaptığımız ziyaretlerde de bu konuda aynı düşüncede olduğumuzu gördük. Doğu Türkistan’daki ayrılıkçı hareketleri Türkiye’nin desteklemesi mümkün değil. Ancak orada bulunan insanlar da Türkiye’de yaşayan insanların bir noktada eski akrabaları, soydaşları. O bakımdan onlara yapılan insanlık dışı davranışların göz ardı edilmesi de mümkün değil. Bu çerçevede, Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin iyi bir Çin vatandaşı olmalarının, ancak gelenek, görenek ve adetlerini devam ettirerek, kimliklerini muhafaza ederek yaşamalarının ve Türkiye ile Çin arasında bir dostluk köprüsü görevini üstlenmelerinin, hem Türkiye’nin hem de Çin’in konuya bu açıdan bakmasının her ülke açısından yararlı olacağı anlaşılmaktadır. İki ülkenin bu yapıcı politikayı izlemeleri halinde, ilişkilerine olumlu yönde ivme kazandıracağı değerlendirilmektedir.

Türkiye İle Çin Arasındaki Askeri Ve Teknolojik İlişkiler

İşte bu çerçevede Çin ile Türkiye’nin askeri ilişkilerine baktığımız zaman, bu ilişkilerin fazla bir derinliği olmadığını görüyoruz. Çünkü askeri ilişkiler bir noktada politik ve ekonomik ilişkilerin devamı olup, özellikle politik ilişkileri güçlendirici bir unsur olarak ortaya çıkar. Diğer taraftan ekonomik ilişkileri de güçlendirir. Bizim bugüne kadar Çin ile olan politik ve ekonomik alandaki iş birliğimiz etkili bir düzeyde olmadığından, askeri ilişkiler de buna uyum sağlayarak fazla gelişmemiştir. Ancak bu askeri ilişkiler 1995 yılından itibaren özellikle savunma sanayi alanında gelişme kaydetmeye başlamıştır. Bunun nedeni, 1995 yılı itibariyle Türkiye’nin komşularından kaynaklanan, kendisine yönelik füze tehdidinin gittikçe artmasıdır. Türkiye’ye müteveccih füze tehdidinin artması Türkiye’yi yeni arayışlara doğru yönlendirmiş, füze savunma sistemi konusundaki eksiklikler, onu bir taraftan füzesavar füzelerinin temini ve kullanılması yönündeki çalışmaları yürütülürken, diğer taraftan da taarruzi maksatla kullanılabilecek füze konusunda bir arayışa doğru itmiştir. Bu yaklaşımdan hareketle, kendi füze sistemini geliştirerek aynı tehdidi kendisi de yaratmak suretiyle karşı taraf üzerinde bir caydırıcı rol oynama konusunu değerlendirmiş ve bu konuda bir araştırma içerisine girmiştir. Çeşitli ülkelerle bu konuda birtakım istişarelerde bulunmuş ve Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi (FTKR) çerçevesinde füze teknolojisini Türkiye’de geliştirmek istemiştir. Diğer ülkelerin pek fazla ilgi göstermediği bu konuda, en uygun iş birliği yaklaşımı Çin’den gelmiştir. O tarihlerde Çin ile yapılan görüşmeler çerçevesinde müşterek bazı çalışmalar yapılmış ve bir takım gelişmeler kaydedilmiştir. Türkiye esas itibarıyla kendi öz kaynakları, öz mühendislik bilgisi ve tecrübesi ile bunu ilerletmiştir. Roketsan’daki çalışmalarla geliştirilen ve sonra da Tübitak’ın da katkılarıyla daha ileri noktalara taşınan ve halen de gelişmesini sürdüren bir füze teknolojisine sahip olmaya başlamıştır. Türkiye, ilk etapta 80 kilometre menzilli serbest roketleri Türkiye’de yapma imkanına sahip olmuş, daha sonra bunu kendi imkanlarıyla geliştirerek 120 kilometreye kadar çıkartmış, daha sonra da yine kendi teknolojik imkanlarını kullanmak suretiyle güdüm sistemini de bu işe dahil ederek, güdümlü 150 kilometreye kadar varan bir füze sistemine sahip olma yolunda büyük adımlar atmıştır. Türkiye’nin hedefi, kazandığı teknolojik gelişme ile bu konuda sağladığı ivmeyi devam ettirerek daha uzun menzillere ulaşmak, daha isabetli, güdüm sistemi daha geliştirilmiş füzeler yapmak suretiyle askeri gücünü arttırmak ve bu yolla etrafındaki füze tehdidine karşı caydırıcı rol oynamaktır. Elde mevcut teknolojisini, Çin ile yaptığı istişareler ile geliştiren, daha sonra yine kendi öz teknolojisi ile bunu daha ileri noktalara taşıyan Türkiye’nin Çin ile başlayan savunma sanayi konusundaki yakınlaşması, diğer askeri temaslara da öncülük etmiştir. Kuvvet komutanları ve çeşitli heyetler Çin’e gitmek suretiyle incelemelerde bulunmuştur. Ancak işbirliği alanında elle tutulur gözle görünür somut sonuca ulaşan bir gelişme henüz kaydedilmemiştir. Konuyu incelediğimizde, bu duruma Çin teknolojisinin çok yüksek bir teknoloji olmamasının, Çin’in daha çok Rus teknolojisini alması ve onu geliştirmeye çalışmasının sebep teşkil ettiğini görmekteyiz. Batı teknolojileri daha üstün teknolojilerdir. Türkiye’ye batıdaki bu yüksek teknolojiyi en son gelişmiş seviyesinden alıp, özümseyip yükselterek üzerine koymak daha avantajlı gelmektedir. Bu bakımdan, savunma sanayi alanındaki gelişmelerin ilerlemeyişinin sebebinin başında bu gerekçe vardır. Batıdan alınamayan teknolojilerde Çin’e başvurulmaktadır. Ancak Türkiye savunma sanayi konusunda Batı’dan gerekli ilgiyi göremez ve Çin’in teknolojisi de gelişme kaydederse, o zaman Türkiye’nin Doğu teknolojilerine doğru yönelebileceği değerlendirilmektedir. Böyle bir gelişmenin olması halinde Çin ile Türkiye’nin savunma sanayi alanındaki iş birliğinin artacağı, bunun diğer askeri alanlara da kayabileceği kıymetlendirilmektedir. Askeri alandaki ilişkilerin diğer alanlarda da etkisini gösterebileceği düşünülmektedir.

Türkiye İle Çin Arasındaki Ekonomik İlişkiler

Diğer taraftan Çin’in ekonomik alandaki gelişimine baktığımızda bunun kendisi de dahil bazı sıkıntılar yarattığını görmekteyiz. Doğal olarak bu gelişmenin yarattığı sıkıntıların dünyada olduğu kadar Türkiye’de de bazı yansımaları görülmektedir.
Çin malları ucuz işçilikten dolayı dünya pazarlarına hızlı ve geniş bir şekilde yayılmaktadır. Türkiye de bundan etkilenmektedir. Piyasaya baktığınızda her tezgâhta artık Çin mallarını görmeniz mümkündür. Bunun ana sebebi çeşit bolluğu ve ucuz olmasıdır. Fakat kaliteye baktığınız zaman o ucuzluğun yanında kalite son derece düşüktür. Bir kere kullanılıp atılabilecek mallardır. Ancak ihtiyacı geçici de olsa karşıladığından rağbet de görmektedir. Bu durum talebi artırmakta, talep arttıkça Türk sanayisi geriye gitme endişesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle Dış Ticaret Müsteşarlığı’nca, diğer ülkelerin yaptığı gibi bir takım kotalar konmaktadır. Özellikle tekstil konusunda dünyada bir takım kısıtlamalar uygulanmıştır. Bu kısıtlamalar zaman içerisinde kalkmaya başlayınca, bu konuda hem yurt içinde, hem de özellikle yurt dışında önemli bir yeri olan Türk tekstil sanayii zarar görmeye başlamıştır. Kalite bakımından üstün olmasına rağmen, ucuz ve cazip mallardan dolayı Çin ile rekabet etmek zorunda kalan Türkiye, oldukça sıkıntılı bir duruma girmiştir. Ancak son zamanlarda Çin mallarının sağlık yönünden mahsurlu olduğu yönündeki gelişmeler, bu durumu kısmen de olsa etkileyebilir. Çin dünya ekonomisini büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Dışarıdan aldığı sermaye ile de kalkınmasını sürdürmektedir.

Çin’in Politika Ve Stratejileri Ve Bunun Ekonomi İle Olan İlişkisi

Çin halen dünya politikasında çok belirgin bir atılım içinde olmamakla birlikte, önümüzdeki dönemde politik açıdan daha güçlü bir duruma gelecek ve dünya politikasında söz sahibi olmaya da başlayacaktır. Hâlihazırda dünya politikasında çok etkili olmak istemeyişinin sebebi, kendisini tamamen kalkınmaya endekslemesidir. Çin’in üç safhalı bir stratejisi vardır. Bu stratejinin birinci ayağı, sınırlarında ve ülke içinde güvenliğini sağlamak, ikincisi ekonomik alandaki kalkınmasını tamamlamak, üçüncüsü de kalkınmayı son noktaya doğru taşımayla birlikte silahlı kuvvetlerinin gücünü artırarak dünya politikasında etkili bir duruma gelmektir. Şu anda Çin, ekonomik alanda gelişme olan ikinci safhayı sürdürmektedir Bu nedenle Çin, dünya politikalarına fazla angaje olmak suretiyle gücünü ve enerjisini burada harcamamaya, tamamen ekonomik kalkınma yolunda kullanarak ilerlemeye çalışmaktadır. ABD’nin Afganistan’a, Irak’a olan müdahalesinde ve diğer konularda fazla taraf olmamaya çalışmasının, çok elzem olmadıkça politik duruma karışmamasının ve angaje olmamaya özen göstermesinin sebebinin bu düşünce olduğu değerlendirilmektedir.

Türkiye’nin Yeni Politik Ve Ekonomik İlişki Alanları

Türkiye’nin Çin, Rusya, Japonya ve Hindistan gibi yeni dünya düzeninin gelecekteki güç odakları ile geliştirmeye çalıştığı ilişkilerini, ABD ve AB’ye alternatif olacak ilişkiler olarak değerlendirmek de yanlış bir yaklaşım olarak nitelendirilmektedir. Bu ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’nin politika başta olmak üzere ekonomik, askeri ve kültürel alanlardaki etki alanını arttırmaya yönelik yaklaşımlar olarak algılanması daha doğru bir anlayış olarak düşünülmelidir. Çünkü Türkiye’nin alternatife ihtiyacı olmadığı, ihtiyaç olduğunda da kendisinin alternatif yaratabileceği kıymetlendirilmektedir. Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik ortam ve sahip olduğu jeopolitik güç ona bu imkânı vermektedir. Ancak bunu uygulayabilecek doğru politikalara yönelmesi önemlidir. Türkiye çok yönlü politika, buna paralel olarak da çok yönlü ekonomi politikası uygulamak ve ticaret yapmak mecburiyetindedir. Tek yöne saplanıp kalmasının uygun olamayacağı düşünülmektedir. ABD ile de, AB ve Avrupa ülkeleriyle de, Kafkasya ile de, Orta Asya ile de ŞİÖ üyesi diğer ülkeler ile de Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkeleri ile de politika ve ticaret yapacaktır. Bu çok yönlü politikayı ve ticareti uygulayarak dengeleri kurmak suretiyle kendini merkeze almak ve bir merkez ülkesi olmak durumundadır.

Türkiye İle Çin Arasındaki Benzerlikler

Türkiye ile Çin arasındaki ilişkileri incelerken ön plana çıkan diğer bir konunun da iki ülkenin dünya sorunlarına bakışında, karşılaştıkları tehditlerde ve risklerde benzerlikler olduğu görülmektedir. Bu konu Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Sayın İlker Başbuğ’un bu yıl içinde Çin’e yapmış olduğu ziyarette de benzer bir şekilde dile getirilmiştir. Bu benzerliklerde iki konunun başat rol oynadığı anlaşılmaktadır. Birincisi küreselleşme konusudur. Küreselleşme doğal olarak Çin’de de etkisini göstermekte, küreselleşmenin esas aracı olan büyük sermaye Çin’e girdikçe Çin, liberalleşme konusunda ilerlemekte ve Çin’in o Maoist yönetiminin oluşturduğu demir perdesini eritip içine nüfuz etme imkânını bulmaktadır. Küreselciliğin en önemli aktörü Soğuk Savaş sonrasında dünya siyaset sahnesine güçlü bir şekilde çıkan ABD’dir. ABD bu süreci tek kutuplu dünya düzeninin hâkimi olma sıfatıyla dünya üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonyanın bir aracı olarak kullanmaktadır. Yabancı büyük sermaye, bir taraftan Çin’in kalkınmasını sağlamak maksadıyla kullanılırken, diğer taraftan bu büyük sermaye ülke üzerinde hâkimiyeti sağlamanın bir aracı olarak da rol oynamaktadır. Ayrıca küreselleşmenin ülkelere yaklaşımında görünürdeki araçları olarak kullanılan demokrasi, insan hakları ve özgürlük düşünceleri de ülkeye girme çabası içindedir. Ancak Çin’in mevcut nüfusu ve yapısı, özgürlük, demokrasi ve insan haklarının alabildiğine genişletilmesine elverişli olmayıp, önlenemediği zaman ülkeyi dağılma sürecine sokabilecek bir tehlike olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumda küreselleşme, Çin’in kalkınmada faydalandığı ancak aynı zamanda karşısına tehdit olarak da çıktığı bir gelişme olarak nitelendirilmektedir. Diğer taraftan küreselleşme başta olmak üzere AB’nin, insan hakları, özgürlük ve daha fazla demokrasi yaklaşımı ile Türkiye’den ülke güvenliği aleyhinde isteklerde bulunması, ulus-devlet anlayışını yok etmeye çalışması ve üniter yapıyı bozma tehlikesi de bir tehdit olarak algılanmaktadır. Ayrıca özelleştirme adı altında Türkiye’nin stratejik değerlerinin ve bankacılık sisteminin gittikçe artan bir şekilde yabancı sermayenin kontrolüne geçmesi de bir tehdit olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konuda iki ülke arasında birbirinin aynı olmasa da bazı benzerliklerin olduğu da görülmektedir. Aynı olmasa da iki ülkenin dünya sorunlarına bakış açısı ile karşılaştığı tehdit ve risklerdeki benzerlikler, ilişkilerin geliştirilmesinde olumlu rol oynayabilecek hususlar olarak görülmektedir. İki ülkenin yakın iş birliği içinde olmasının hem Türkiye’nin, hem de Çin’in bölgede ve dünyada güç kazanmasına imkân yaratacağı değerlendirilmektedir.

Türkiye Ve Çin Arasındaki Anlaşmazlıkların Çözümü

İki ülke arasındaki ilişkilerin her iki ülkenin menfaatine olacağı gerçeği ortadayken, Çin’in Kıbrıs Rum Kesimi ve Irak Kürtleri ile ilişki kurması ve bunu arttırma eğilimi göstermesi, Türkiye açısından arzu edilmeyen ve olumsuz bir gelişme olarak nitelendirilmektedir. Bu durum Türkiye’nin uluslararası ortamda doğru bir politika yürütemediği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye, Tayvan konusundan dolayı sıkıntı içinde olan Çin’e Kıbrıs konusundaki haklılığını anlatamıyor ise, Doğu Türkistan’daki ayrılıkçı hareketten dolayı Kürt politikası, bölücülük ve ayrılıkçılık konusundaki düşüncelerini Çin’e anlatamıyorsa, bu durum diplomasi açısından bizim bazı yanlışlıklar yaptığımızı ve yeterli bir çalışma içinde olmadığımızı göstermektedir. Türkiye haklı olduğu konularda doğru bir dış politika izleyemezse, doğru bir diplomasi yürütemezse o zaman uluslararası ortamda hiçbir haklı davasını savunamaz. Bu sadece Çin ile olan ilişkilerde değil, diğer ülkeler için de geçerli olan bir konudur. Bu durumda Türkiye’nin doğru bir diplomasi yürütmesi ve dış politikadaki haklılığını diğer ülkelerin yanında, dünyada bir güç odağı olma yolunda büyük bir hızla ilerleyen Çin’e de anlatması en akılcı hareket tarzı olacaktır. Ancak buna rağmen Çin, menfaatini Türkiye’de değil diğer taraflarda görmekte ısrar ederse, o zaman bu ilişkileri belirli bir düzeyin ötesine taşımamız da mahzurlu olacaktır. Ancak desteğini kazanmakta ısrar etmenin ve bunu sağlamanın yaratacağı avantaj, tabiî ki aksi yöndeki düşünceden çok daha iyidir.

  • 804 defa okundu.