İclal AKÇAY BİA 
Haber Merkezi - Amsterdam

Washington’da sürgünde yaşayan Rabiye Kadir’in 11 çocuğundan iki oğlu halen Çin’de hapiste tutuluyor. Kadir "Doğu Türkistan halkı ne istediğini söyleyebilecek duruma gelince kendi kaderini tayin hakkını kullanmak istiyoruz" diyor.

Ulusal egemenlik hakkı söz konusu devlete sınırları içindeki vatandaşları üzerinde kullanabileceği yetkiler tanımakla birlikte bugün artık dünya üzerinde fiili olarak ortaya çıkan görüş bu yetkilerin insan haklarını ihlal etmeye kadar genişletilemeyeceği yönünde.
Elbette derhal pratik olarak karşımıza çıkan problem, hak ihlallerinde başvurulabilecek yolların zorluğu ve kısıtlılığı.

Global ekonominin ya da egemen devletin eşitsizlik mekanizması

Öte yandan, hak ihlallerinin yanı sıra bir başka problem de devletin egemenliği altındaki topraklarda yaşayanlara tanıdığı eşit hakları uygulamada özellikle etnik kökeni farklı bazı gruplara adaletsiz tutumu benimseyerek bunu şiddete kadar vardırabilmesi.
Uluslar ötesi şirketlerin pek çok ülke sınırları içinde bir bölgede yaşayanların haklarını sistematik olarak ihlale ve çevreye zarar verebilecek kadar geniş yetkilere sahip olmalarına karşın, bireylerin grup olarak dahi bütün bunlara karşı çıkabilecekleri mekanizmalar tahmin edilebileceği gibi yetersiz, bu nedenle de globalleşen ekonominin adaletsizlik dağıttığını söylemek mümkün geniş ölçüde. Global ekonominin ya da egemen devletin en büyük adaletsizliği içinde barındırdığı eşitsizlik mekanizması.
Yürürlükteki mekanizmaların sağladığı hakları kendilerinin de yararlanabilecekleri hale getirmek isteyen, ancak bunu yaparken şiddete başvurmaktan kaçınan barışçı halklar örgütlenme ve dayanışma yolu ile seslerini duyurma, dünya sistemi içindeki yerlerini almaya çalışıyorlar.
Avustralya Aborijinlerinden Hawaii’deki Kalahuilere, Doğu Türkistanlılardan Tibetlilere, Burmalılara kadar yaklaşık 58 grup Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü (UNPO) üyesi oldu bugüne kadar.
Üye olmak isteyen halkların içinde yer aldıkları devlete karşı verdikleri hak mücadelesinde şiddeti tamamen reddetmeleri ve kendi kaderlerini tayin etme konusunda karşı tarafla diyalog arayışı içinde olmaları öngörülüyor.
Bu aşamada temsil edilmeyen hakların kullanabilecekleri araçlar hem kendi aralarında hem de dünya kamuoyuna duyurabildikleri ölçüde sağlayabilecekleri dayanışma ruhundan güç alıyor.
İlk bakışta fazla naif ya da gerçeklerden uzak bir tutum olarak değerlendirilebilir.
Ancak Burma çarpıcı örneğinde görüldüğü gibi Budist rahipler bu ülkedeki askeri yönetimin generallerinin kanlı saldırılarına karşın pasif direnişi sürdürmeyi başardılar.
Safran rengindeki kıyafetleri ve Gandi’nin esin verdiği şiddete dayanmayan direnişleri ile dünya kamuoyunun dikkatini ülkelerindeki adaletsizliğe çekebiliyorlar.

Tibet’in sürgündeki lideri Dalai Lama da Çin yönetiminin binlerce yıllık Tibet kültür ve geleneklerini yok etmek üzere Tibetlilere uyguladığı kanlı baskı politikaları Himalayalar üzerinden medyanın ilk sayfalarına, ana gündem maddeleri arasına sokmayı başardı.
Şu sıralar 2008 olimpiyatlarına ev sahipliği derdinde olan Çin ise insan hakları konusundaki kötü imajını silme derdine düşerek Tibetlilerle yıllardır süren görüşmelerde ödün vermeye hazır nerede ise.
Elbette bu aşamaya gelebilmek göründüğü kadar kolay değil. Kendi halklarını temsil etmek üzere bu yola baş koyanlar için uzun yıllar süren ve sonu belirsiz bir mücadelenin silahsız ve çoğu zaman isimsiz kahramanı olarak yola devam etmeyi, hapse girmeyi, işkenceyi, hatta yaşamını bu yolda kaybetmeyi, sürgüne gönderilmeyi, benzeri birçok baskı politikalarına maruz kalmayı göze almak gerekiyor.
Aydınlanma çağı ile insanlık adına utanç veren birçok doğma tarihin belli noktalarının gerisinde bırakıldı diye düşünmek günümüzde artık dar bir düşünme kalıbına işaret ediyor.
Aydınlanma öncesini aratmayacak şiddette baskı ve zulüm milyonlarca insanın hayatını dikte etmeye devam ediyor. Ancak egemen medya güçlerinin her gün yarattıkları dünya bu mekanizmanın yönetenler adına devamını sağlamaktan, onlara hizmetten başka bir şey değil.
Görünenin ötesinde olup biteni kavrayabilmek, olayların özüne inebilmek şimdiye kadar önümüze konulan ideolojilerle varılabilir bir nokta olmaktan çoktan çıktı. Bu durumda öncelikle bireysel olarak gözümüzü kulağımızı daha iyi açmak, algılama kapasitemizi artırarak önümüze hazır olarak sürülen düşünce paketlerine itibar etmemek, politik olarak doğru düşünme rahatlığından vazgeçerek kendi değerlendirme mekanizmamızı yeğlemek birey olarak var olmamıza işaret edebilir.

Bu bakımdan hem ezilen hem ezen açısından gerçekten hangi konumda olduğumuzu saptamak, gündelik seçimlerimiz ve davranışlarımızla kimlerin ekmeğine yağ sürüp kimlerin açılarını daha da katlanılmaz kılmaya katkıda bulunduğumuzu farkındalıkla tartmamız çok önemli.

Rabiye Kadir

Bu yaklaşım çerçevesinde UNPO üyelerinden Çin yönetimi altındaki Uygur Türklerinin yaşadığı ve Sincan bölgesi olarak adlandırdıkları Doğu Türkistan’a göz atmak istiyorum. Uygurlar da tıpkı Tibetliler gibi 2. Dünya Savaşı öncesi başlayan bir dizi gelişme sonucu kendilerini Çin otonom bölgesi olarak ama bir süre sonra temel haklarının sürekli ihlal edildiği, kimliklerinin yokedilmesine yönelik girişimlerin sürdüğü bir konumda bulmuşlar.

Özellikle 2000’li yılların başlaması ile Çin’in kendi içinde yaşadığı değişiklikler Uygurlara daha fazla baskı ve asimilasyon politikalarının ağırlaştırılması olarak yansımıs. Hapisteki siyasi Uygur mahkumlarının serbest bırakılması, anadilinin serbestçe konuşulup yeniden eğitim dili haline getirilmesi, dini özgürlük, özgür ifade ortamı ve bölgenin ekonomik gücünün diğer Çin bölgeleri ile doğru orantılı yükseltilmesi gibi isteklerle ortaya çıkıyor Uygurlar.

Tibetlilerin lideri Dalai Lama gibi sürgünde olan liderleri Rabiye Kadir Mayıs ayı ortalarında Brüksel’de yapılan UNPO toplantısında bianet’e şunları söyledi:
“Doğu Türkistan halkı ne istediğini söyleyebilecek duruma gelince kendi kaderini tayin hakkını kullanmak istiyoruz. Çin hükümeti Tibet ile diyalog halinde, sonuçları bekliyoruz, ona göre stratejimizi belirleyeceğiz. İnsanlarımız Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmenlerle ortak geçmişe sahip. Bunların yaşadığı topraklar SSCB tarafından bolundu. Şimdi onlar özgür oldu, biz de özgür olmak istiyoruz, onlar gibi.”
Kader etkileyici bir kişilik. Çamaşırcılıktan başlayan kariyeri Çin’in belli başlı zenginleri arasına girmesini sağlamış.
1992’de Çin Ulusal Halk Meclisi’ne seçilmekle beraber, 1997’de yönetimin Uygur azınlığına uyguladığı politikaları eleştirince görevlerinden alınarak 1999 yılında 8 yıl hapse mahkum olmuş.
Uluslararası Af Örgütü’nün yoğun ilgisi, İnsan Hakları İzleme Örgütü 2000 yılında verdiği insan hakları ödülü, Norveç Rafto ödüllerini alarak ABD’nin girişimleri sonucu 2005 yılında serbest bırakılmasından sonra 2006 yılında Nobel ödülüne aday gösterilmesi politik yaşamındaki basamaklar...
Washington’da sürgünde yaşayan Kader’in 11 çocuğundan iki oğlu halen Çin’de hapiste tutuluyor. Kader ve temsil ettiği Uygur meselesi, başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin Çin’e karşı ellerinde tuttukları kozlardan biri de aynı, zamanda.
Türkiye-Orta Asya İlişkileri

Bu kısa biyografideki isimleri değiştirirsek insan hakları çalışmalarında adeta kariyer yapan birine saygı duymamak mümkün değil. Ancak Türkiye’de Orta Asya Türkleri ile ilişkilerimiz hep sancılı olageldi.
Özellikle Soğuk Savaş yıllarında sağ ve sol grupları karşı karşıya getiren ideolojilerden ülkücü hareketin mimarı Alpaslan Türkeş 1980’deki askeri darbeye kadar Orta Asya Türkleri ile gönül bağlarını bir anlamda tekelinde tuttu.
Sovyetler Birliği cumhuriyetlerindeki Türklerle ilgilenmeniz milliyetçi hareket grubunun içinde yer aldığınızı kabul etmek gibi bir kimlik kartı çıkardığı ya da Sovyetlerin halkları gözettiği varsayıldığı için solcu gruplar Orta Asya Türkleri konusunu ağızlarına almadılar uzun sure.
1980 darbesi yalnızca sol hareketi darmadağın etmekle kalmadı, siyasi yaşama ve özellikle üniversitelere sistematik olarak de-politizasyon, bir taraftan da kapitalist ideolojileri bir yaşam tarzı olarak pompaladı. Bu süreç içinde doğal liderini yitiren ülkücü hareket de giderek “yumuşayarak” bugünkü ılımlı haline geldi.
Bu son derece basit özetin nedeni Türkiye dahil, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan ve alt kimlikleri bulundukları coğrafyaya egemen ulusla uyuşmadığı için pek çok temel haklarını elde etme mücadelesi içinde olan gruplara karşı bireysel kayıtsızlığımızın yanlışlığını göz önüne getirerek en azından kişisel anlamda bu konuya ilişkin empatimizi artırmak. 

  • 795 defa okundu.