M.Kemal SALLI 
Gazeteci-Yazar

2008 Yılının Unesco Tarafından "Kaşgarlı Mahmut Yılı" İlan Edilmesi, Doğu Türkistan Davasının Dünya Kamuoyuna Anlatılması Açısından Çok Önemli Bir Fırsattır.
Doğu Türkistan'ı Tarih Sahnesinde Tutmak Zorundayız. Çünkü, Doğu Türkistan'ın Tarih Sahnesinden Silinmesinin Türkistan Ve Türkiye Coğrafyasına Yansıması, Pişmanlığın Çok Ötesinde Sonuçlar Doğurabilir.


Türk Coğrafyasının Aynı Nedenlerle Aynı Kaderi Yaşamakta Olduğunu Hiçbir Zaman Unutmamalıyız.
Geçtiğimiz Cumartesi günü VATAN TV'de yayınlanan kadim dostum, Akosman Yayıncılık'ın başarılı kaptanı Abdullah Akosman'ın "DOĞU TÜRKİSTAN" konulu "GÜNDEM"i, ele aldığı konu ve zamanlama açısından "tarihi" niteliği olan bir programdı. Bu tanımlamayı, proğramın konuklarından biri olduğumuzdan değil, bir gerçeği vurgulamak amacıyla yapma gereği duyduk. Çünkü, UNESCO'nun "KAŞGARLI MAHMUT YILI" ilan ettiği 2008'i gerektiği gibi değerlendiremediğimiz ve insanlığın dikkatini o bölgeye odaklayamadığımız takdirde, en geç 2020 yılında, yeryüzünde davasını savunabileceğimiz bir Doğu Türkistan mevcut olmayacaktır.
Türkiye olarak, Türk dünyasının hür dünyadaki temsilcisi olan bir ülke olarak Doğu Türkistan'ı tarih sahnesinde tutmak zorundayız. Çünkü, Doğu Türkistan'ın tarih sahnesinden silinmesinin Türkistan ve Türkiye coğrafyasına yansıması, pişmanlığın çok ötesinde sonuçlar doğurabilecektir. Şu gerçeği hiçbir zaman unutmayalım, dağlarını taşlarını Türk 'tamga'larıyla 'tamga'ladığımız Adriyatikten Çin Denizi'ne uzanan coğrafya, atalarımızın yurt seçmedeki üstün becerileri nedeniyle, tarihin her döneminde, emperyalist devletlerin ilgi alanı olmuşlardır. Yurt edindikleri toprakların yeraltı ve yerüstü kaynaklarının zenginliği nedeniyle, Türk dünyası rahat yüzü görmemiş, işgale, zulme, talana uğramıştır.
Pekçok alanda birbirlerine rakip olan küresel güçler, Türkistan'ın, Türk dünyasının sömürülmesi konu olduğunda kolayca elele verebilmekte, fakat,Türkiye'nin Türkistan'daki kardeşleriyle işbirliği yapması çeşitli oyunlarla engellenmektedir.
Türkler, Batılıların iddia ettikleri gibi göçebe değil, göçmendiler. Göçebe, yeri yurdu olmayan toplumlara denir. Türkler ise, binlerce yıl gerilere uzanan tarihleri boyunca yerleşik yaşamayı tercih etmişlerdir. Ancak, iklim koşulları ya da komşularının baskıları gibi nedenlerle göç etmek durumunda kaldıklarında, kendilerine yeni yurtlar aramışlardır. Türkler sürekli göçebe bir hayat yaşamış olsalardı, uygar olabilmenin en önemli kanıtı olan Orhun ve Yenisey alfabelerini ortaya koyamazlardı (Ön Türklerinki ayrı bir konu). Matbaanın,kağıdın, ipeğin, çiniciliğin, kumaş ve seramik boyalarının, çeşitli saz aletlerinin, bugün Türk Sanat Müziği'nde kullanılan 12 makamın, karikatür sanatın, İslam hattının, akupunturun oluşturulmasında, geliştirilmesinde ve Batı'ya taşınmasında etkin rol oynayamazlardı.İç Asya'yı atayurt yapan Türkler çevre kültürlerden etkilendikleri kadar, yaratıcılıkları, bilgi ve beceriyle onları etkilemişlerdir.
Binlerce yıl öncesine dayananTürk tarihinin önemli bir bölümü maalesef karanlıktadır. Onbinlerce yıllık kayıp tarihimizin en önemli kanıtlarından biri olan Orhun abideleri ilk olarak 1889'da Rus tarihçi Yardintsev tarafından bulunmuş, fakat okunamamıştır. 38 harfli Orhun alfabesini, 1893 yılında, Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen çözüp okuyabilmiştir.
Çin'den Avrupa içlerine uzanan geniş coğrafyadaki dağlarda binlercesine rastlanan kaya resimlerinde Ön Türk tamgaları açık seçik görülmektedir. Orhun ve Yenisey alfabeleri, bu tamgalardan doğmuştur.
İç Asya'daki kaya resimleri, petroglifler 8-10 bin yıl öncesine tarihleniyor. Tarihçiler, insanlığın, resimden piktographa (Eski Mısır'da olduğu gibi harf yerine geçen resimli tek işaret), piktograma (stilize resim), ideograma (doğrudan fikri anlatan işaret), oradan da phonograma (bir harf, hece ya da sesi gösteren işaret), en sonra da harfe (dildeki bir sesi gösteren işaret) ancak 10 bin yıllık bir süreçte geçebildiklerini belirtiyorlar. Bu bilimsel gerçek bize, Türklerin en azından 10 bin yıllık bir kayıp tarihlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. (Yapımcılığını Sermet Somuncuoğlu'nun yaptığı, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl başkanlığındaki bir ekip tarafından hazırlanan ve TRT2'de yayınlanan "Karlı Dağlardaki Sır" belgeselini Youtube'tan ya da www.güncelmeydan.com adresinden mutlaka izlemelisiniz. Tanrı Dağları'nın uzantısı olan Aladağlar'ın 3500 metre yükseklikteki Saymalıtaş bölgesinde yer alan 10 bin kaya üzerindeki 100 bin kaya resmi, dünyada ilk kez TRT kameraları tarafından görüntülendi. Türk tarihinin şifreleri olan bu tamgalara Anadolu'daki, Avrupa içlerindeki hatta İskandinavya'daki dağlarda da rastlanmaktadır.) Türkler ayrıntıları tam olarak bilinemeyen binlerce yıllık tarihleri boyunca, dünyanın çeşitli coğrafyalarında yurt edinmek zorunda kaldıklarında çok seçici davranmışlardır. Beslenebilmek açısından sulak ve verimli toprakları tercih ederlerken, silah, alet, kap -kacak yapabilmek, para basabilmek için yeraltında madenlerinin olmasına, ulaşım ve güvenlik açısından da stratejik bir konumda olmasına özen göstermişlerdir. Türk dünyasının, 19. yüzyılda sanayinin gelişmesine paralel olarak enerji ve hammadde ihtiyaçları artan gelişmiş ülkelerin hedefi olmasının başlıca nedeni, yurtlarının yeraltı ve yerüstü zenginlikleridir. Bizler, Osmanlı'nın sanayileşme sürecini ıskaladığı için parçalanma sürecine girdiğini söyler dururuz. O da bir nedendir, fakat emperyalist ülkelerin hep birlikte Osmanlı'ya çullanmalarının asıl nedeni, geniş coğrafyasında barındırdığı zengin petrol ve maden yataklarıdır.
Osmanlılar gibi Türk dünyası da, sahip oldukları zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları nedeniyle, gelişmiş ülkelerin hedef tahtasındadırlar. Bu nedenle baskı altında tutulmakta, göz açmalarına, kendi kaynaklarını değerlendirmelerine izin verilmemektedir. Birbirlerine rakip, hatta can düşmanı olan emperyalist ülkeler, Türk dünyasının zenginliklerini paylaşmak söz konusu olduğunda kolayca yanyana gelebilmektedirler. Bugün, çıkarlarına uygun düştüğünden Amerika, kendisinin en büyük rakibi olan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)'ndeki Çin ve Rusya ile birlikte, binlerce yıllık vatanlarında özgürlükleri için mücadele eden Doğu Türkistanlıları terörist ilan etmekte bir sakınca görmemiştir.
Türk dünyasının biraraya gelmesiyle yepyeni bir küresel gücün doğabileceğini herkes görüyor. Bu nedenle uluslararası hukuk görmezden geliniyor, bağımsız devletler gerçekle ilgisi olmayan gerekçelerle işgal ediliyor, masum insanlar katlediliyor.
Konuya Doğu Türkistan özelinde baktığımızda, yine aynı gerçekle karşı karşıya gelmekteyiz. Binlerce yıllık Türk yurdu olan Doğu Türkistan, verimli Tarım Havzası, gür ormanların bulunduğu Altay Dağları, hepsinden önemlisi, Suudi Arabistan'ınkine eşdeğerde olan petrol rezervleri, altın ve uranyum yatakları nedeniyle Çin'in işgali altında inlemektedir. Bugün Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı baskılar, Birleşmiş Milletler (BM)'in soykırım tanımına aynen uymaktadır, fakat, ne Amerika'nın ne de Rusya'nın sesi çıkmamaktadır. Olayın daha ilginç yanı, binlerce yıllık yurtlarında özgürlük savaşı veren Doğu Türkistanlılar, hem Amerika'nın hem de Rusya'nın terörist örgüt listesindedirler. İnanılmayacak gibi olduğundan biraz açmakta yarar var.. 11Eylül İkiz Kuleler gösterisinin ardından İslam coğrafyasını potansiyel terör bataklığı ilan eden Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) uygulamaya koyarak Afganistan ve Irak'a saldırı hazırlığına başladığında, Çin Doğu Türkistan, Batılıların Orta Asya dedikleri atayurdumuz Türkmenistan'ın en doğu bölgesi.. Burada MÖ 12.binlerde büyük bir imparatorluk yaşamış olan Uygur Türkleri yaşamaktadır. Aramızda binlerce kilometre var. Doğu Türkistan'la çok köklü tarihi ve kültürel bağlarımız var. Aramızda binlerce kilometre olmasından dolayı Doğu Türkistan gözden ırak, ama asla gönülden ırak değil. Olması da mümkün değil zaten. Biz ne kadar görmezden gelsek de, hiç beklenmeyen bir zamanda Türkistan Dosyası önümüze konulmakta, oradaki PanTürkizm ve Pan İslamizm hareketlerinden sorumlu tutulmaktayız. 2004 yılında Çin hükümeti tarafından hazırlanan, "2000-2004 Doğu Türkistan'da Pan Türkizm ve Pan İslamizm Hareketleri ve Önlemler" başlıklı raporda ilk suçlanan kişi kimdi biliyor musunuz? Sizi zorlamayalım,söyleyelim: 2. Abdülhamit! Evet, akıl alır gibi değil, ama 2004 yılında yayınlanan bir raporda bile Türkiye, Abdülhamit'in Doğu Türkistan'daki çalışmalarından sorumlu tutulabiliyor.
Aralarında binlerce kilometre olsa bile, çok köklü tarihi ve kültürel bağları olan, kardeş olan insanların birbirlerinin sorunlarıyla ilgilenmesi kadar doğal birşey olabilir mi? Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türklerinin kendi ülkelerinde özgürce yaşamaktan başka bir istekleri de yok. Kardeşleri olarak, bu insanların sesini dünyaya duyurmak da bizim insanlık borcumuzdur. Çünkü, 2020 'den sonra Doğu Türkistan diye bir coğrafyadan söz etmek mümkün olmayacak. Bugün 35 milyon olan Doğu Türkistan nüfusunun yüzde 30'u Çinlilerden oluşuyor. 2020 yılına kadar, çeşitli avantajlarla bölgeye yerleştirilen Çinli nüfusun 300 milyona ulaştırılması planlanmış. Bu demografik kıyım hareketi durdurulmazsa, en geç 2020 yılında Uygurlar, kendi ülkelerinde azınlık duruma düşecekler.
Yapılacak birşey yok mu?
Yarın devam edeceğiz.. 

  • 753 defa okundu.