İbrahim Kiras 
Gazeteci-Yazar


Birkaç gün önce uluslar arası ajansların geçtiği küçük bir haber çok az gazetede yer bulabildi: Bundan beş yıl önce Pakistan’da tutuklanarak Çin’e teslim edilen İsmail Samed (İsmail Abdusemet Haci) isimli Doğu Türkistanlı aydın, Doğu Türkistan İslam Hareketi grubunun kurucularından olduğu suçlamasıyla 8 Şubat tarihinde idam edilmişti.
Hiç olmazsa bu haber vesilesiyle Doğu Türkistan’ı hatırlayalım.
Doğu Türkistan şimdilerde uzak bir diyar gibi görünüyor gözümüze. Ama aslında taşıdığı ve temsil ettiği anlam itibarıyla hiç uzak olmaması gerekiyor. İslam medeniyeti içinde şekillenen özgün Türk kültürünün beşiği bu topraklar. Divânu Lugâti't-Türk'ü kaleme alan Kaşgarlı Mahmud'u, Kutadgu Bilig müellifi Balasagun’lu Yusuf Has Hacib’i yetiştiren topraklar dersem ne dediğimi anlarsınız.
Doğu Türkistan iki yüzyıldır Çin emperyalizminin egemenliği altında bulunuyor. Bu süre zarfında iki defa bağımsız devletlerini kurdular Doğu Türkistanlılar; ama her ikisi de çok kısa süre içinde Çinli işgal güçleri tarafından yıkıldı.
Son elli yıllık komünist dönemde ise sistemli bir asimilasyon politikası yürütülüyor; bölge Çinlileştirilmeye çalışılıyor. Çinlileştirmenin yöntemi ise basit: Doğu Türkistan ahalisinin İslami kimliğini ortadan kaldırmak. Bunun için sosyal hayattaki dini tezahürlere yönelik amansız bir savaş veriliyor elli yıldır. Hatta bireysel hayatlar bile baskı altında.
İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) tarafından hazırlanan bir rapor şu bilgileri veriyor:
“Uygulanan dini kontroller, örgütlü dini faaliyetlere, ibadet edenlere, okullara, kültürel kurumlara, yayınevlerine ve hatta Uygur bireylerin şahsi görünümler ve davranışlarına müdahale etmeye kadar varabiliyor. (…) Camiler üzerinde denetleme uyguluyor, okullardan dindar öğretmenler ve öğrencileri ihraç ediliyor, edebiyat ve şiirler siyasi renkleri açısından kontrol ediliyor, ve Beijing'in uygulamalarına karşı herhangi bir hoşnutsuzluğu "ayrılıkçılık"la eş tutuyorki Çin kanunlarına göre bu ölüm cezasıyla cezalandırılabilecek bir devlet güvenlik suçu.”
Çin’de Kültür Devrimi adı verilen çılgınlığın sona ermesinin ardından başlayan kısmi yumuşamadan Doğu Türkistan Müslümanlarının payına düşen bir şey olmadı. Aksine son yirmi-otuz yıl boyunca Müslümanlara yönelik baskı ve sindirme politikalarında kademe kademe artış gerçekleşti. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra bütün dünya çapında güçlenen İslam karşıtlığı Çin’de de yankı buldu. Çin’deki Müslümanlara karşı sürdürülen baskı politikaları bu bahaneyle daha da şiddetlendi.

MİLYONLARCA TÜRK ÖLDÜRÜLDÜ

Çin yönetimi bir yandan bölge halkının İslami kimliğini yok etmek suretiyle diğer yandan doğrudan fiziksel imha anlamına gelen uygulamalarla Doğu Türkistan’ı Türklerden arındırma siyasetini sürdürürken; demografi yapıyı dönüştürmek üzere çok sayıda Çinli göçmeni de bu topraklara yerleştiriyor. Yalnızca son on yıl içinde iki milyona yakın Çinlinin bu bölgeye yerleştirildiği söyleniyor.
Son otuz yıl içinde yurtdışına kaçan, Çin’in başka bölgelerine sürülen veya çeşitli yöntemlerle öldürülen Türklerin sayısı ise bunun birkaç katı civarındadır.
18. asrın ikinci yarısından itibaren Çin emperyalizmini bu topraklara çeken faktör bu bölgenin jeostratejik özellikleri yanında zengin petrol, doğalgaz ve maden rezervleridir. Çin’in Doğu Türkistan’da uygulamakta olduğu asimilasyon ve baskı siyasetinin ekonomik veçhesi de budur.
Doğu Türkistan Müslümanları inançlarına ve geleneksel kültürlerine göre yaşamaya çalışmak dışında suçları (!) olmadığı halde vahşice baskılara maruz kalmaktadırlar.
Özellikle okuryazarları, aydınları Çin zulmünden fazlasıyla pay alıyorlar. Uyduruk suçlamalarla mahkeme önüne çıkartılan Müslüman Türkler en ağır cezalara çarptırılıyor; bu ceza da genellikle idam oluyor.
İdamla cezalandırılan kişilere yöneltilen suçlama ise “ayrılıkçılık”. Ama bunun için şiddet uygulanması, silahlı kalkışma veya terörist faaliyetler gerçekleştirilmesi vs. gerekmiyor. Doğu Türkistanlıların yok edilmek istenen milli kimliklerinin tezahürü anlamındaki her eylem “ayrılıkçılık” olarak kabul ediliyor. Bu çerçevede her türlü dini faaliyet bu tanımın içine giriyor.
Hak aramaya yönelik toplu hareketler ise “isyan” kabul ediliyor. Uluslar arası kamuoyuna “isyan” gibi gösterilen olayların devlet güçlerinin gerçekleştirdiği toplu infazlar olduğu anlaşılıyor.
İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin yorumu şöyle: “Bazıları ayrı bir devlet arzu ediyor, ama son zamanlar şiddete dayalı herhangi bir isyan hareketinde bulunulduğuna dair bir delille karşılaşılmamıştır.”
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty İnternational) tarafından yapılan açıklamaya göre ise “Doğu Türkistan Çin'de insanların siyasi suçlar yüzünden ölüm cezasına çarptırıldığı tek yerdir”

İSLAM DÜNYASININ AYIBI

Dünya kamuoyunun da İslam âleminin de bu olup bitenlerden pek haberi olmuyor.
Bir yolunu bulup komşu ülkelere kaçabilenler ise canlarını kurtarabilmiş olmuyorlar. Çünkü Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan kendilerine sığınan Uygur Türklerini Çin’e teslim ediyor. Şanghay Beşlisi içinde yer alan ve Çin’le iyi ilişkiler içinde olmak isteyen bu ülkeler zaten komünist dönemin kalıntısı yönetimlere sahipler ve Doğu Türkistan Müslümanları hakkında olumlu bir yaklaşım içinde olmaları beklenmemeli.
Ama anayasasında “İslam devleti” olduğunu ilan etmiş bulunan Pakistan’a ne demeli?
Birkaç gün önce Çinliler tarafından idam edilen İsmail Samed Pakistan tarafından bu ülkeye teslim edilmişti.
Pakistan’ın Çin’le “özel” stratejik ilişkileri var. Onları ortak düşmanları Hindistan birbirlerine yakınlaştırıyor… vs. Bunu biliyoruz. İslamabat yönetiminin Pekin’e hayır demesi zor. Ama İslam dünyasında bu konuda bir parça tepki yükselse Pakistan’ın böylesi bir karar almakta zorlanacağı da muhakkak.
Haddizatında Doğu Türkistanlılar büyük ölçüde İslam dünyasındaki tepkisizliğin kurbanı oluyorlar. Bu tepkisizlik ise büyük ölçüde bilgisizlikten, enformasyon eksikliğinden. Çin’in Doğu Türkistanlılara karşı yürüttüğü mezalim İsrail’in Filistin’de yaptıklarından veya kısa süre öncesinde Sırpların Boşnaklara yaptıklarından daha hafif değil. Ama coğrafi uzaklığın yanı sıra Çin’in kapalı yapısı dünya Müslümanlarının bu bölgede olup bitenlerden haberdar olmasını güçleştiriyor.
Bir de İslam ülkelerinin yönetimlerinin “yükselen dev” sayılan Çin’le iyi ilişkiler içinde olmaya yönelik hassasiyetleri var.
İslam âleminde yakın zamana kadar Doğu Türkistan davasına nispeten ilgi gösteren iki ülke vardı. Suudi Arabistan ve Türkiye.
Suudi Arabistan’ın Cidde Radyosu uzun zamandır Doğu Türkistanlılara yönelik olarak Uygurca yayın yapıyordu. Hem ülkede yaşayan çok sayıda Doğu Türkistan göçmeni dolayısıyla hem de Kral Faysal döneminden bu yana devam eden İslam topluluklarıyla dayanışma politikasının gereği olarak gerçekleştirilen bu faaliyet Riyad hükümetince geçenlerde sona erdirildi. Bu kararın Suudi Arabistan’la Çin arasında ekonomik ve politik ilişkilerinin gelişmeye başladığı bir dönemde alınmış olması elbette tesadüf değil.
Ne yazık ki Türkiye de Çin’le ilişkilerini geliştirmek amacıyla artık Doğu Türkistan konusunu yok sayan bir politika izliyor. MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde Çin Devlet Başkanı Zemin’e devlet nişanı verilmesi Doğu Türkistan politikasının hangi yönü izleyeceğinin de göstergesiydi.
Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde de gizli bir genelge yayımlanarak Çin aleyhtarı gösterilerin önlenmesi ve Doğu Türkistan bayrağının kullanılmasının yasaklanması istenmişti. O sıralarda Türk hükümeti tarafından, Sultanahmet’teki İsa Yusuf Alptekin Parkı’ndaki Doğu Türkistan bayrağının kaldırılması için talimat verildi; bayrak bir ara kaldırıldı, sonra tepkiler üzerine yeniden çekildi.
Bu tür örnekler herhalde başka ülkelerde de yaşanıyor olmalı. En çarpıcı örnek ise şu olay: ABD birliklerinin 11 Eylül sonrası süreçte Afganistan’da yakalayarak Guantanamo adasına götürdükleri Doğu Türkistanlı 22 gençten beşi “suçsuz olduğu anlaşıldı” denilerek serbest bırakıldılar. Çin’in derhal iadelerini istediği bu kişileri ABD Çin’e vermedi; ama verecek ülke de bulamadı. Bu 5 genci kabul etmeleri için başvuruda bulunulan 20 ülke de red cevabı verdi. Bunlardan biri de Türkiye’ydi. (Hikayenin sonunu merak edenlere: En sonunda Arnavutluk ABD tarafından ikna edildi ve 5 Doğu Türkistanlı –ne alakası varsa- Arnavutluk’a gönderildi.)
Evet, Çin dünya ekonomisinin yükselen devi. Ayrıca ABD’nin oluşturmaya çalıştığı tek kutuplu dünya sistemini dengeleyebilecek bir siyasi güç. Dolayısıyla Türkiye’nin ve diğer İslam ülkelerinin Çin’le iyi ilişkiler içinde olmayı gözetmeleri normal.
Ancak aradaki ilişkilerin tek yanlı tavizlerle yürütülmesi olumlu bir sonuç veremez. Çin’in Türkiye ile iyi ilişkilere ihtiyacı yok mu? İslam dünyasında müttefikler edinmeye ihtiyaç duymuyor mu? Özellikle hızla büyüyen endüstrisi için enerji ihtiyacı karşılamak ve enerji kaynaklarına problemsiz ulaşmak için hem Türkiye ve Türkî cumhuriyetlerle hem de Arap ülkeleriyle arasını iyi tutması gerekmiyor mu?
O halde ne diye “aman Çin’i üzmeyelim” hassasiyeti gösterdiğimiz kadar, Çin’le ilişkilerimizi Türkistanlılara yönelik baskı politikalarının sona erdirilmesi taleplerine endeksleme basiretini göstermeyelim?
Mesela İKO gibi kuruluşlar kanalıyla bu konu etkili biçimde gündemde tutulamaz mı? 

  • 805 defa okundu.