Ahsen Utku  
Araştırmacı-Yazar 
Dusuncegundem.com


Doğu Türkistan’da yıllardır yaşanan dram ve dayatılan baskılar, uluslararası kamuoyu tarafından unutulmuşken, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün hazırladığı raporla yeniden gündeme geldi. Bu rapor, dünyaya Doğu Türkistan’ın varlığını hatırlattı. Öte yandan, raporun, Çin’in politikaları üzerinde ne kadar etkili olacağı ve kamuoyunun hafızasında ne kadar kalacağı da ayrı bir tartışma konusu. Zira uluslararası kamuoyu, daha ziyade ABD’nin müdahale ettiği yerlere odaklandığından, “sansasyon” niteliği taşımayan Doğu Türkistan gibi bölgeler, dayatmaların yanı sıra ilgisizlik ve kıyıda köşede kalmışlığın ceremesini çekmekte.Çin’in kuzeybatısında kalan ve Çin’in Sincan-Uygur Otonom Bölgesi olarak isimlendirdiği Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri, siyasal, ekonomik, etnik, kültürel ve dini dayatmalar sonucu büyük bir sessizliğe gömülmüş durumdalar. Hiç kimse konuşmaya, karşı çıkmaya, hatta Çin Hükümeti’ne karşı bir “of” bile demeye cesaret edemiyor. Çünkü, böyle bir durumda gidecekleri yerin nasıl bir yer olduğunu çok iyi biliyorlar.
Çin ve otonom bölgelerinde yaşananlar, hukuksal zemine bir şekilde oturtulmakta. Göz altına alma, tutuklama, yargılama, hatta yargılamadan hapse atma gibi yaptırımlar “keyfi” değil, “anayasanın gereği” olarak gösteriliyor. Gerçekten de, Çin’in 1982 tarihli anayasasında din ve din özgürlüğü ile ilgili maddeler görünüşte özgürlük yanlısı gibi dursa da, içerik bakımından oldukça muğlak ve bu tür keyfi uygulamalara açık kapı bırakıp onları meşru kılacak türden. Çin, 1949’dan beri Doğu Türkistan’a yönelik düzenli bir göç politikası uyguluyor. 1953 yılında Müslüman nüfus %90 iken, 1990’lara gelindiğinde etnik Çin nüfusunun oranı %37.6’ya kadar çıkmış. Bugün ise 30 milyon Uygur Türkü’nün yaşadığı bölgede ciddi miktarda Çinli ikamet etmekte; üstelik Doğu Türkistan’ın en verimli yerlerinde... Dolayısıyla bölge halkı, hem kültürel hem de ekonomik tehlikelerle karşı karşıya.
Uygurların kendi tarihleri, kültürleri veya sanatları hakkında herhangi bir şey yazmaları yasak. Yayınların sadece %16’sı Uygur dilinde. Bölgenin diliyse Çin yönetimi tarafından dört defa değiştirilmiş. Müslüman ailelere yönelik zorunlu doğum kontrol politikası da, Müslüman nüfusu kontrol altına almanın akıl almaz yollarından biri. Buna göre, şehirde oturan ailelerin iki, köyde yaşayan ailelerin üçten fazla çocuk sahibi olmaları yasak. Aksi halde zorunlu kürtaj uygulanmakta, anne karnındaki bebekler zorla öldürülmekte; doğsalar bile vatandaşlık hakları tanınmamakta…
11 Eylül olaylarını kendi lehine çeviren her baskın güç gibi Çin de, ‘terörizm’ kavramını, adam tutuklamanın kolay yolu olarak görüyor. 11 Eylül’den sonra ülke sınırları dahilinde şiddet içeren eylemlerin oldukça azalmasından mütevellit, Çin, şiddet belirtisi göstermeyen insanları da rahatlıkla tutuklayabiliyor. Çünkü ona göre teröristler taktik değiştirmiş ve şiddet göstermek yerine daha politik ve daha yumuşak bir yol seçmişler. Bu durumda, hükümetin izin vermediği yerde namaz kılan vatandaş bile bölücü bir eylem yapmaktan rahatlıkla suçlanabilir. Çin’in, AB’nin uyguladığı silah ambargosu dışında hiçbir engelle karşılaşmadan yıllardır uyguladığı bu baskıların fikri temeli en son, Aralık 2000 tarihinde yapılan Din İşleri Ulusal Konferansı’nda belirlenmiş. Bugün Uygur Müslümanlarının maruz kaldığı dayatmalar da, işte bu konferansta belirlenen, dine inanıp inanmama özgürlüğü; dini faaliyetlere müdahale etmeme; siyasetin din işlerinden ayrılması ve haklarla ödevlerin dini faaliyetlerle karşılıklı bağımlılığı gibi dört temel ilkeye dayanıyor. Görünüşte laikliğin temel prensipleri gibi görünen bu maddelerin uygulanışı, devletin, din üzerinde kurduğu yoğun ve şiddetli baskısı olarak kendini gösteriyor. Devletin kısıtlamaları, insanların odalarına kadar girmiş; okunacak Kuran bile hükümetin onayından geçmek zorunda. Evlerde dini temsil eden herhangi bir şeyi aramak için geceleri ani baskınlar düzenleniyor. Öğretmenlerin sınıfta, vatandaşların evde, işte din üzerine konuşmaları yasak. Aynı şekilde siyaset de konuşulamıyor. Hatta ebeveynlerin çocuklarına dini anlatmaları dahi bir tutuklanma sebebi. Üstelik aileler, bu baskılardan kurtulmak için çocuklarını yurt dışında okutma imkanına da sahip değiller, çünkü bunu engellemek için de yoğun kısıtlamalar getirilmiş. Oruç tutmak yasak, hele ki bir öğrencinin okulda oruç tuttuğu anlaşılırsa, bu, onun okuldan atılmasına bile yol açabilir. Camiler ve imamlar da hükümet tarafından sıkı bir denetlemeye tabi tutuluyor. Önceden birkaç yılda bir yapılan imamların “yeniden eğitimleri”, 2001’den beri yılda bir kez düzenli olarak yapılıyor. Bu eğitimler zorunlu ve Komünist Parti tarafından görevlendirilen kişiler tarafından veriliyor. Katılan imamlar da derse katılmak ve rapor hazırlamakla yükümlüler. İmamlar, Çin Hükümeti’ne karşı ‘samimiyetlerini’ ispat etmek için yaptıkları bütün ‘yanlışları’ da itiraf etmek zorundalar: Gizli din dersleri vermek, gizlice Kuran okutmak ve bulundurmak, bu yanlışların başında geliyor. Ancak burada da bir ikilemle karşı karşıyalar: İmamın itiraf etmesi durumunda soruşturmaya hazır olması gerek. İtiraf etmezse de, samimiyetsizlikten mimlenmeye. Görüldüğü gibi Doğu Türkistan, dünya gündemine oturacak nitelikte değil. Ne işkence fotoğrafları var ne de cinsel taciz skandalları...Yıllardır süren baskılara karşı insanlar, yorgun; artık ses bile çıkarmıyorlar. Bir zamanların önemli medeniyet merkezi Kaşgar’da şimdi yığınla Çin askeri sefa sürüyor. İnsanları ve doğal yaşamı düşünmeden yapılan 50’yi aşkın nükleer deneme, ölümcül hastalıklar ve sakat doğumlarla bu topraklarda soğuk nefesini sürekli hissettiriyor. 2004 yılının sonunda ABD’de bağımsız bir Doğu Türkistan hükümeti kuruldu fakat burada hayat hala aynı…Yani, bugün de Doğu Türkistan cephesinde yeni bir şey yok... 

  • 717 defa okundu.