Dr.Ataullah Şahyar 
Doğu Türkistan Maarip 
Dayanışma Derneği Başkanı
Beş milyon kilometre karelik bir alana sahip Uluğ Türkistan’ın yaklaşık yarısını teşkil eden Doğu Türkistan, güneyinde Hindistan ve Pakistan, doğu ve kuzey doğusunda Çin ve Moğolistan, güneybatı ve batısında Afganistan ve Batı Türkistan (bugünkü Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan), kuzeyinde Sibirya ile sınırlıdır. Dünya Türklerinin ilk anayurdu olarak bilinen ve 1.828.418 km2 karelik geniş bir alana sahip olan Doğu Türkistan’da bugün 25 milyonu aşkın Türk yaşamakta ve bunlar yaklaşık 12 asırdır İslam dinine inanmaktadırlar.
Daha önceleri Şamanizm, Budizm ve Zerdüştlük gibi muhtelif dinlere inanarak yaşamış olan Doğu Türkistanlılar, Karahanlılar döneminden itibaren İslam dinini kabul etmiş ve günümüze kadar onları İslam’a bağlı yaşamaktan ne Cengiz istilası ne de kominizim belası gibi büyük kargaşalar vazgeçirebilmiştir.
Doğu Türkistan’ın İslam diniyle olan bu uzun geçmişini her yönüyle detaylı bir şekilde anlatmak, daha geniş ve ciddi araştırma gerektiren bir konudur. Dolayısıyla bu kadar geniş bir meseleyi bu birkaç dakikalık süre zarfında anlatmak mümkün değildir. O yüzden ben burada sizlere, orada doğup büyümüş bir insan olarak yaklaşık son 50 yıldır Doğu Türkistan’da yaşanan ve önemli gördüğüm bazı hususları özetleyerek anlatmaya çalışacağım.
Doğu Türkistan halkı Müslüman olduktan sonra zaman zaman pek çok zorluklarla karşılaşmış ve yeterince sıkıntılar çekmiştir. Fakat onların son yarım asırdır Çin komünist yönetiminden çekmekte oldukları zulüm, insanlık tarihinde benzeri bulunmayan, akıl almaz dehşet verici ve son derece vahim olmuştur. Doğu Türkistan halkının çektiği bu acı tabloyu Mao dönemi ve Mao’dan sonraki dönem olarak iki ana başlığa ayırmak mümkündür.
1. Mao Döneminde Doğu Türkistan Müslümanlarının Çin Yönetiminden Çektikleri Sıkıntılar
1949 yılında Mao önderliğindeki Çin komünistleri Çin’de bulunan önceki yönetimi devirip yönetimi ele geçirdiklerinde, yıllardır Çinlilerin sömürgesi altındaki Doğu Türkistan topraklarını da zorla ilhak etmiştir. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Xinjiang" adını koymuşlar ve hiç utanmadan burayı kendi toprakları olarak tanımlamışlardır. Onların yönetimi ele geçirmesiyle Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da artmıştır. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanların fiziksel olarak imhasına yönelmiş, çeşitli işkence yöntemleriyle katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaşmıştır.
Çin komünistleri Doğu Türkistan’a ayak bastıktan sonra ilk bir iki sene Müslümanların dini faaliyetlerine müdahale etmemiş, önce yönetimi sonra da halkın ellerinde olup da babalarından kalan mal, mülk, ev, arazi, toprak… ne varsa kadınların ziynet eşyaları ve elbiselerine varıncaya kadar her şeyi gasp etmiştir. Bunlardan işe yaramayan eski eşyaları kendilerine hizmet eden fakirlere dağıtmış, nakit, altın, gümüş, madeni paralar, ziynet eşyaları ve kıymetli mücevherleri ise Çin’e götürmüştür. Sonra başta ulema ve hocalar olmak üzere milletin aydın kesimini bırakın yargılamayı hiç soru sormadan doğrudan işkence, ölüm ve müebbet hapislerle cezalandırmıştır. Geride kalan Müslümanlara gelince, insanları maddi ve eğitim durumuna göre “kembeğel, töven oturta, ottuda, hallik, bay dihan ve pomiçik” gibi sınıflara ayırmış, nerede yoksul ve eğitimsiz insan varsa onu kendilerine çekerek yönetici yapmış ve böylece Müslümanlar arasında husumet yaratıp onları birbirlerine düşman yapmak suretiyle idare etmeye çalışmıştır.
Her bölge ve semtte komünist rejim yanlısı insanlar iş başına getirilerek kimsenin “ben Müslüman’ım” demesine bile izin verilmemiştir. Camiiler Doğu Türkistan’ın bazı bölgelerinde yerle bir edilmiş, bazı bölgelerinde domuz ahırları olarak kullanılmış, az da olsa bazı bölgelerde depo olarak kullanılan yerler olmuştur. Komünistler “Namaz okumak işi yokning işi, roze tutmak aşı yokning işi (namaz kılmak işi olmayan kimsenin, oruç tutmak da yiyeceği olmayan kimsenin yapacağı iştir)” sloganını uydurup hiçbir Müslüman’ın namaz kılma ve oruç tutma gibi dini ibadetlerini yerine getirmesine izin vermemişlerdir. İnsanlar ceza evlerinde olduğu gibi topluca gözetim altında çalıştırıldığı için kimsenin birkaç dakika dinlenecek vakti olmamış böylece dini yükümlülüklerini yerine getirmelerine hiç fırsat bırakılmamıştır. Geceleri herkesin uykuya daldığı bir vakti kollayıp namaz kılan birileri yakalanırsa, günlük çalışma bittiğinde sabaha kadar diğer insanlara dövdürülmüş, karşılık gösterenler de hemen hapse atılmıştır.
Müslümanlar öldüğünde cenaze namazı kılmaya izin verilmemiş, yerine “matem murasımı (bir dakikalık saygı duruşu)” ile defnedilmiştir. İş yerleri, yol kenarları, duvar, cadde vb. yerlere durumuna göre Mao’nun heykeli veya sureti yerleştirilmiş, Müslümanlar her adım başı karşılaştıkları bu heykel veya suretlere şapkalarını çıkartıp eğilerek saygı gösterilmeye zorlanmıştır. İş yerlerine geldiklerinde Mao’nun heykeline “Mao ata ben işe geldim”, döndüğünde de “Mao ata izninizle ben dönüyorum” şeklindeki kelimelerle Mao’nun heykelinden izin almaya ve ona saygı göstermeye mecbur edilmiştir. Kimi bölgelerde bu gibi saçmalıklar tuvalete giderken ve dönerken bile uygulanmıştır.
İnsanlar birbirleri ile karşılaşınca yıllardır yaşaya geldikleri selamları olan “esselamu aleykum” ile “ve aleykumusselam” kelimesi yerine “Maocuşi vensüy (Mao çok yaşasın)” ile “gunchendang vensüy (sosyalist parti çok yaşasın)” kelimelerini kullanmaya zorlanmıştır. Mahiyeti ne olursa olsun insanlar konuşmaya başlarken mutlaka “Eng ali yolyuruk, uluğ dahimiz Maocuşi bizge mundak dep telim beridu (en yüce rehber, yüce önderimiz Mao bize şöyle talimat verir)” şeklindeki bir kelime ile başlangıç yapmak zorunda bırakılmıştır. Bunu uygulamayanlar da düzene karşı gelmekle suçlanıp disiplin cezalarına çarptırılmıştır. Hemen belirtelim ki buradaki disiplin cezası, kısa vadeli olarak sabaha kadar fazla mesai yaptırmak, vazifesinden fazla ağır işlerde çalıştırmak, hayvan pisliklerini temizletmek, “pipen kılış (karşı turuş, yokutuş)” adı altında mesai bitiminde sabaha kadar gençlerden oluşan bir grup insana tartaklatılmak ve dövdürülmektir. Uzun vadeli olarak da muhafazakâr Müslümanları evlerinde domuz yetiştirmeye zorlamak ve pislikleri temizlemek gibi işlerde çalıştırmaktır.
Diğer taraftan başta Kur’an ve dini kitaplar olmak üzere içeriği ne olursa olsun mevcut bütün Arapça, Farsça ve Uygurca eserler toplatılmış ve Müslüman halkın gözleri önünde halkın kendilerine yaktırılmıştır. “töt konulunk (dört eski adet)” adı altında (sakal, sarık, başörtüsü ve kadınların uzun saçı) insanların kılık kıyafet ve giyim kuşamları tek tip haline getirilmeye çalışılmış, herkes sakal bıyıklarını kestirip şapka ve dört cebi olan kısa elbise giymeye zorlanmıştır. Kadınlar da başörtülerini çıkartıp saçlarını Çinliler gibi kısa kestirmeye zorlanmıştır.
İnsanların milli marş, şarkı, türkü ve ilahi söylemeleri “kapitalizmin eseri” diye katiyen yasaklanmış, bunun yerine halk, ne anlama geldiğini bilmediği Çince komünizm marşları ve Mao’nun eserlerini öğrenmeye, her yerde okumaya zorlanmıştır.
Ekonomik ilişkilere gelince ellerinden her şeyleri alınıp yoksullaştırılan halkın, bırakın alışverişi evlerinde yemek pişirmesine bile müsaade edilmemiştir. Yukarıda yöneticiler keyif sürerken zulüm ve yanlış yönetimden ötürü Müslümanlar kıtlıkla baş başa bırakılmıştır. Yaklaşık iki sene süren kıtlıkta yiyecek sıkıntısı had safhaya ulaşmış, sadece bir kasabada açlıktan ölenlerin sayısı bini geçmiştir.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi insanları çoğu kere anlamını bile kavramadıkları sağcı-solcu sınıflarına ayırıp birbirlerine düşürmüşlerdir. Yoldan geçenlerin önü tanımadık kimseler tarafından kesilerek “sağcı mısın, solcu musun?” diye sorulur, “sağcıyım” diyene solcu, “solcuyum” diyene sağcı kesilerek saldırılır, iyice dövdükten sonra üzerindeki eşyaları gasp edilirdi ve ne kanunlar ne de yönetim bu duruma müdahale ederdi. Asayişsizlik yüzünden sabah akşam kimse sokaklarda rahat yürüyemez hale gelmişti.
Bu dönemde Doğu Türkistan’da yaşananlar bunlarla sınırlı değildir. Bu konuşmada sadece dini hayat ele alındığından ötürü kültürel, ekonomik vb. diğer hususlara burada değinmeyeceğiz.
2. Mao Sonrası Doğu Türkistan Müslümanlarının Durumu
Yukarıda belirttiklerimiz Mao’nun ölümüne kadar Doğu Türkistan’da Müslüman Türklerin yaşadıklarıdır. Aslında Mao öldükten sonrada da Doğu Türkistan’da Müslümanlar açısından pek değişen bir şey olmamıştır. Fakat Mao döneminde ideoloji ön planda tutulduğundan Çin ekonomisinde büyük gerileme olmuş ve genel olarak da fakirlik had safhaya ulaşmıştı. Bunu fark eden Çin yönetimi devleti kalkındırmak ve halkın ekonomik durumunu düzeltmek maksadıyla yönetimde köklü bazı değişikliklere gitmiştir. Özellikle 1982’deki yasa değişikliği ile Çin yönetiminde “Çine özgü sosyalizm” adı altında kalkınmayı birinci, ideolojiyi ikinci plana alan bir yönetim tarzı ortaya çıktı. Böylece istemeyerek de olsa bu değişiklikle Doğu Türkistan politikasında bazı değişimler meydana gelmiş ve Doğu Türkistanlılar da bu değişiklikten payını almıştır.
İdeolojinin geri plana alınmasıyla başta insanların sınıfları kaldırıldı, toplu çalışmalar kaldırılıp yerine, vergi ve diğer yükümlülüklerini yerine getirmek koşuluyla kendi ekip biçtiklerinde tasarruf etmek için araziler çiftçilere kiralandı. Bu sayede Müslümanlar namaz ve diğer ibadetlerini gizlice yapabilme imkânına kavuştular. Yöneticiler de merkezi siyasete paralel olarak yapılan kişisel ibadetleri görmezden geldiler. Bir iki sene içinde bu durum, Müslümanların kendi imkânlarıyla camii yapma, camilerde toplu namaz kılabilme, ufak tefek mahalli Kur’an kurslarının açılması ve il ve ilçe merkezlerinde az da olsa bazı gizli dini medreselerin açılmasına kadar ilerledi. Yerel yönetimde bunlara kontrollü olarak müsamaha gösterdi. Fakat hala bu gibi faaliyetlere izin veren bir yasa ortada yoktu. Bu durumu fırsat bilen bazı gençler dinlerini öğrendi ve bir grup genç din adamının yetişmesi için zemin hazırlandı.
Mao döneminde sadece ideolojik nedenlerden dolayı hapse atılanlardan hayatta kalanların kimileri af, kimileri tutuksuz yargılanmak gibi kılıflarla serbest bırakıldı. Bu kimselerden din bilginlerinin bazısı “siyasi kengeş ezası (siyasi istişare üyesi)” adı altında boş vaatlerle kandırıldı. Bazısı da tekrar hapse atılmakla tehdit edilerek kendilerinden dinin komünizm siyasetine alet edilmesinde aktif rol oynayarak devlete yardımcı olmaları istendi. Yıllarca hapislerde eziyet çekmiş bu insanların bazıları önce kerhen, daha sonraları nedense aktif olarak Çin yönetiminin isteklerini harfiyen yerine getirmeye başladılar. Pek de ummadığı bu durumdan memnun olan yönetim, yeni nesillerden bunların yerlerine din adamı yetiştirmek amacıyla Doğu Türkistan’a bir İslam dini enstitüsü açtılar ve bölgelerdeki diğer medreseleri kapattılar. Böylece onlar hem yetiştireceği din adamlarını kendi istedikleri istikamete yönlendirebileceklerdi hem de din eğitimini tamamen kontrol altına almış olacaklardı. Fakat onlar bu amaçlarına muvaffak olamadılar.
Ancak Doğu Türkistan’daki bu iyimser durum maalesef pek uzun sürmedi. 1989’da Tiananmin öğrenci ayaklanması sırasında Çin yönetiminin kendi açtığı ve denetimi altındaki İslam enstitüsü öğrencileri, Çin’de yayımlanan İslam aleyhtarı bir kitaba tepkilerini göstermek amacıyla sokağa döküldüler. Hiç beklemeyen bu olay karşısında şok olan yöneticiler, daha sıkı tedbir alma ve din eğitimini daha sıkı denetime tabi tutma kararı aldılar. Yöneticilerin dine karşı müsamahakâr tutumu birden Mao dönemindeki katı tutumla değişiverdi. Tabiri caizse, ilerleyen dini faaliyetlerin balayı burada sona ermiş oldu. Yönetim ile Müslümanlar arasında gerginlik tırmandı, yeni yetişen genç Müslüman nesil daha önceleri babalarının katlandığı katı yönetime tahammül etmediler. Her il, ilçe, kasaba ve köylerde yönetime karşı olaylar ve çatışmalar ardı ardına yaşanmaya başladı. Buna karşı yöneticilerin tutumu da giderek sertleşti.
Çin yönetimi çıkan olayları bahane ederek Müslümanların üzerine çok fazla gitti. Baskılar arttıkça ister istemez halkın tepkisi de arttı. Hapishaneler çoğu din eğitimi alan talebeler olmak üzere bölücülükle suçlanan genç Müslümanlarla dolup taştı. Yaşlı, kadın, çocuk demeden olaylarla ilgili ilgisiz pek çok suçsuz Müslüman’ı hapse attılar. Aralarında yaşları 70’i geçkin dedelerin olduğu gibi daha on-on bir yaşlarındaki çocukların bile olduğu tutuklular, çok ağır işkencelere maruz kaldı. Kimilerini basit suçlardan ölüm cezasına çarptırdılar, kimilerini de ömür boyu hapse mahkûm ettiler. Kimi Müslümanlar hapishanelerde işkenceden ölürken, kimileri de haksız yere tutuklanmış olmaları yetmiyormuş gibi kalıcı hastalık ve sakatlıklara maruz bırakıldı.
Tabi ki zulüm hiçbir zaman yapanın yanına kâr kalmayacaktı. Bu insanların yakınları ve olaydan haberdar olan çevresi vardı. Yaşananlardan öfkelenen halk planlı ve plansız olabildiğince huzursuzluk çıkarmaya başladı. Her köşeden bir olay, her bölgede yönetime karşı tepkiler çeşitli vasıtalarla ifade edilmeye başladı. Olayları yatıştırmak bir yana faillerini aydınlatmakta zorluk çeken yönetim, yukarıdaki amirlerine cevap vermek ve kendi mevkiini kurtarmak pahasına kanunlarına uygun olsun olmasın her yola başvurdu. Bu da Müslümanların sabrını taşıran ve olayları körükleyen bir başka amildi.
Barın ve Gulca’da çıkan olaylar işte bunlardan birkaçıdır. Zulme uğrayan gençler de ister hapishanelerde ister hapisten çıktıktan sonra olsun Çin yönetimi altında asla huzurlu yaşayamayacaklarını daha iyi anlamış oldular. Dolayısıyla onlar imkânlarına göre Doğu Türkistan içinde Çin yönetimine karşı mücadelesini bir şekilde devam ettirmektedirler. Doğu Türkistan içinde mücadele imkânı bulamayanlar ise çeşitli yollarla yurt dışına kaçtılar. Kimi gençler “yatıp ölmektense atıp öl” mantığıyla bir şekilde yönetime karşı gelerek olay çıkartmak zorunda bırakıldılar.
Doğu Türkistan Müslümanlarının Çin komünist rejiminden çektikleri bunlarla sınırlı değildir. “Doğum kontrolü” adı altında Müslümanlara yapılmakta olan eziyetler, nükleer denemeleri ile Doğu Türkistanlılara verilen fiziksel zararlar, Çinli göçmenlerin sayısının artmasıyla Doğu Türkistan Müslümanlarının kendi vatanında azınlık duruma düşürülmesi, ekonomik açıdan Doğu Türkistanlılara yapılan zulümler, Doğu Türkistan’dan çıkan petrol, kömür, altın vs. çeşitli madenlerden Doğu Türkistanlı Müslümanların istifade edememesi, Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlalleri vs. hususlar, başlıca araştırma konularıdır. Vakit ve konumuz itibarıyla burada bunlara değinmedik.
Netice olarak Doğu Türkistan Müslümanları yarım asırdan beri inancı gereği komünizme karşı mücadelesini sürdürmektedir. Ancak onlar bu haklı tepkilerinin karşılığını son derece acımasız bir şekilde almaktadırlar. Halen baskı ve esaret altında yaşayan Doğu Türkistan Müslümanları, milyonlarca evladını komünist rejime şehit verdi. Yüz binlerce Müslüman Çin hapishanelerinde işkence gördü, evlerinden sürüldü, topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı.
Kişisel kanaatimizce Çin’in yönetim sistemi bu şekilde devam ettiği sürece, Doğu Türkistan’da huzurlu bir ortam olamayacaktır, huzurun olmadığı ve zulmün devam ettiği bir ortamda da adına ne derseniz deyin olaylar asla yatışmaz. Demokrasinin dünyaya hakim kılınmak istendiği günümüzde bütün dünyanın gözü önünde Doğu Türkistan’da otuz milyon Müslüman Türk Çin’in komünist yönetimi altında insanlık dışı ve akıl almaz yöntemlerle zulme uğramakta, maalesef dünya buna seyirci kalmaktadır. Hiçbir güç Çin’in karşısına geçip bu zulme “dur” diyememektedir.
Tüm bunların yanında Çin, Doğu Türkistan halkının her türlü iletişim hakkını kısıtlayarak dünyaya kapalı bir bölge haline getirmekte ve bölgede yaşanan insanlık dramının tüm boyutları ile öğrenilmesini engellemektedir. Ancak bu, Doğu Türkistan'da ezilen ve zulüm görmekte olan masum insanları unutmak ve bu konuda duyarsız davranmak için geçerli bir mazeret değildir. Bu nedenle Doğu Türkistan konusunda dünyaya hakim olan bu sessizliği ortadan kaldırmaya yönelik her türlü fikri çaba son derece önemlidir. Kapalı kapılar ardında yaşanan insanlık dışı olayların bütün boyutları ile gözler önüne serilmesi, hem bu mazlum halkın sesini duyurmasına vesile olacak, hem de dünya kamuoyunun dikkatini bu konuya çekecektir.
Sözümü Yüce Allah’ın bir ayetiyle ile bitirmek istiyorum: “Onlar Allah’ın nurunu/dinini ağızlarıyla söndürmek isterler. Ancak onlar istemeseler de Allah nuru mutlaka tamamlayacaktır (Doğu Türkistan gibi karanlık bölgeler de aydınlığa kavuşacaktır).”

  • 1040 defa okundu.