Hauke Goos  / Der Spiegel (*)

“Flucht in die Hölle”,
Cehenneme Kaçış

2000 yılında beş adam Çin’in kuzeyindeki ülkelerinden işkence ve hapis korkusundan kaçmışlar, ABD’de yeni bir gelecek hayali kurmuşlardı. Yolculuk esnasında Amerikanın terörle mücadelesine karıştılar- sonları Guantanamo oldu.
Şehrin kenarındaki bir barakada yataklarının üstüne oturmuş bekliyorlar. Kapı açık. Tiran’da bulutsuz bir sonbahar günü, dışarıda öğlen sıcağı hissediliyor. Beş adamın hepsi susuyor. Sabahtan beri beklemişler, ondan önceki gün de, geçen beş yıl da- herhangi bir ülkenin kendilerini kabul etmesini ve beklemenin sona ermesini bekliyorlar.
Hayatlarının devam etmesini istiyorlar.
Pencereden iç avluya bakarak BM Mülteciler Yüksek Komitesinin Toyota marka aracının gelişini gözetlediler. Aynı gün Angela Merkel Çin’i ziyaret ediyordu. Pekin’de Devlet Başkanı Hu Cintao ile buluşuyor, görüşmeler esnasında insan hakları konuları da gündemde olacak diye bahsediliyor. Bu her Çin ziyaretinde sarf edilen standart bir cümle aslında. Gene de insanın sarılabileceği ufak bir ümit doğuyor.
Beş adam kısa kollu gömlekler yepyeni spor ayakkabılar giymişler: Ebubekir, aralarındaki en yaşlısı liderliği üstlenmiş; Adil’i Çin’de üç küçük çocuk bekliyor; Ahdar genelde suskun; Ahmet ise bir gün bu beklemelerden bıkıp Condoleza Rice’a mektup yazmış. En gençleri Eyüp 18 yaşında ebeveyninin evini terk etmiş, çünkü ABD’de tahsil yapmak istemiş.
Onlar ikinci bir hayata başlamak için üstlerini başlarını düzeltmişe benziyorlar.
Bahsi edilen adamlar Çin’in en kuzey-batısında kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmüş, Türk boyuna mensup Uygurlar. Uygurlar, Moğolistan sınırındaki Şincang Bölgesinde yaşıyorlar, bir gün Doğu Türkistan adlı kendi bağımsız devletlerine sahip olacakları hayalini kuruyorlar.Dolaysıyla Çin hükümeti için onlar terörist zanlılar.
Altı yıl önce bu adamlar vatanlarını terk ederler. Çin hükümetinin baskısından kurtulmak isterler, yabancı bir ülkede özgür, daha iyi bir hayat bulacaklarını ümit ederler. Ancak sonra 11 Eylül gerçekleşir ve dünya politikasının cepheleri arasına sıkışırlar. Bombalanırlar, dövülürler, ihanete uğrarlar, zanlılar safına itilirler ve aşağılanırlar. Sonunda kendilerini Guantanamo’da bulurlar.
Beyaz Toyota’nın şoförü arabadan indi ve büroya doğru yürüyor. Beş adam onu gözleri ile takip ediyor. Üç yatak odasını ve bir tuvaleti paylaşıyorlar. Duvarlar deniz yeşiline boyanmış, pencerelerde parmaklıklar var, çıplak bir lamba odanın tepesinde asılı; Arnavutluğun bu mülteci kampı önceden askeri bir karargah imiş. Ana kapıda üniformalı bir nöbetçi bekliyor.
Amerikalıların esirleri oldukları zaman özellikle insan hakları için mücadele edenler onlarla ilgileniyorlardı. Şimdi ise serbest bırakıldıktan sonra, ahlaki bir sorundan pratik bir soruna dönüştüler:ABD onları istemiyor, Çin’e ise dönemezler,aralarında Almanya’nın da bulunduğu bir hayli ülke –büyük ticari ortakları Çin’i kızdırmaktan çok korktukları için, bu Uygurları kabul etmiyorlar.
En gençleri olan Eyüp cama koşuyor. Uzaktan dağların pırıltısı var. İnce yapılı, siyah gömleğini pantolonun üstüne çıkarmış, üst dudağında siyah ayva tüyleri var. Özgürlüğe kavuştuklarından beri geleneksel bıyıklarını yeniden büyütmeye başlamışlar. Dışarıyı işaret ediyor. Kampın çevresini takriben dört metre yüksekliğinde bir duvar kuşatıyor. Duvarın üstündeki tel örgü güneşte parlıyor. Onlar özgür , ancak esir olarak kalıyorlar- beş genç insanın şansızlığı yanlış zamanda yanlış yerde olmaktı; beş adam farkına varmadan savaşa katıldılar.
Ebubekir Kasım, aralarındaki en yaşlıları, uzun süre bütün bunların büyük bir yanlış anlama olmasını ümit etmiş. O diğerlerinin de Doğu Türkistan dedikleri memleketi Şincang’ta dericilik öğrenmiş. Birkaç yıl bir devlet deri fabrikasında çalışmış, daha sonra kendisine ayrı bir iş yeri açmış: sessiz, büyük bir gözlük taşıyan anlayışlı bir insan, tişörtünde “Athletic 76- Boys of Europe” ibaresi var.
Ebubekir milliyetçi bir aileye mensup olduğunu söylüyor. Bu aslında acizane, sessiz bir milliyetçilik olmuş: Çin politikası ile çekişiyorlar, bağımsızlık hayalleri görüyorlar, ancak her hangi bir eyleme katılmaya cesaret edemiyorlardı.
Bu 1997 Şubatına kadar sürdü. O dönemde Ebubekir’in yaşadığı Yinning’te (Gulca) Uygurlar sosyal ve dini özgürlük talep ederek sokaklara döküldüler. O dönemde 28 yaşında olan Ebubekir bu gösterilere katılmadı. Üç yıl önce evlenmiş ve karısı da ona bir erkek çocuk vermiştir. Dolaysıyla o dikkatli olmak gerekliliğine inanmıştı.
Bu eylem sırasında polisin göstericileri nasıl dağıttığına şahit olur: “Çocukların üzerine ateş ediyorlar,eksi 20 derece soğukta üzerlerine su sıkıyorlar, on binleri tutukluyorlardı” dedi. O dönemde en azından on kişi öldürülmüş, 190 kişi yaralanmıştı.
Bu gösteri eş, baba ve küçük esnaf olan Ebubekir için bir çeşit uyanma oldu. Artık görüşleri, toplum içinde de açıklama kararı verdi. Uygurların 1944’ten 1949’a kadar kendi bağımsız devletleri vardı, ve onlar kendilerine ait olan bu günlere dönmek istiyorlardı. “Aniden biz Çin’i açıkça tenkit etmeye başladık. Uygur olmanın,para kazanmanın, daha iyi bir gelecek için çalışmanın suç olmadığını kavradık”.
Huzursuzluklardan bir yıl sonra 1998’de Ebubekir tutuklanır. Elektroşokla yapılan işkenceler neticesinde kendisine yöneltilen suçlamaları itiraf ettirirler.
Yedi ay sonra serbest bırakırlar. Ancak korku kalır:Ailesi, hayatı için endişelenir, geceleri en ufak tıkırtıdan korkar.
Neticede Ebubekir Çin’i terk etmeye karar verir. 2000 yılının Ocağında Kırgızistan’a doğru hareket eder. Pazarda Rus saatleri, urgan ve çanta ticareti yapmaya başlar. Para kazanmak, karısını, tek çocuklarını yanına aldırtmak, batıya göç etmek, bir çok Uygurun yaşadığı Türkiye’ye, belki de günün birinde ABD’ye gitmek gibi düşünceleri vardı.
Uygurların çoğunluğu için ABD arzularının hedefini teşkil etmektedir. Vaat edilen ülke. Orada birkaç tane Uygur cemiyeti var, Radio Free Asia (Özgür Asya Radyosu) orada bulunuyor, 1998’de de Washington’da Uygur-Amerikan Derneği kuruldu. ABD hoşgörülü olarak kabul ediliyor: ABD’ye ulaşan biri Uygur davası için hayatını tehlikeye atmadan mücadele edebilir. Kırgızistan’da iken Ebubekir bir gün Adil’i tanır. Onun ise üç çocuğu evde beklemektedir. Ebubekir’den altı yaş küçük olan Adil birkaç defa hapishaneye girip çıkmıştır. Eniştesi Şubat 1997’de gerçekleştirilen gösterinin organizatörlerinden biri olmuş, daha sonra da idam edilmiştir. İkisi de Türkiye’ye gitmek isterler, çünkü uzaktan tanıdıkları bir Uygur’un orada bir deri fabrikası işlettiğini bilmektedirler.
2001 yılının ortalarında Tacikistan’a, kısa bir müddet sonra Pakistan sınırını geçerler. Paradan tasarruf etmek için otobüsle gitmek isterler, ancak bunun için İran vizesine ihtiyaçları vardır .Pakistan’ın genellikle Uygur mültecilerini geri Çin’e yolladığını bildikleri Afganistan’da beklemeye karar verirler. Bir Uygur gurubundan Afgan şehri Celalabad civarında, sınıra yakın bir yerde bir çeşit kamp olduğunu duyarlar, işte burada saklanmayı düşünürler.
Bu kamp hakkında iki çeşit görüş bulunuyor. Ebubekir ve diğerleri burayı yıkılmak üzere olan binalar ve birkaç kulübeden ibaret bir yer diye tarif ediyorlar. Amerikan hükümeti için ise burası el-Kaide tarafından kurulan ve finanse edilen bir eğitim kampı olup, Amerika’ya karşı dövüşecek Müslüman teröristler yetiştirildiği bir yerdi.
Kampta başka iki Uygur’la tanışırlar:Ahdar Kasım Basit ve Ahmet Adil. O dönemde 26 yaşında olan Ahmet başta Kazakistan’a gitmiş ve oradan da Pakistan’a gelmiştir. Vize için gerekli parayı kazanacağını ummuş, ancak Pakistan’da hayat tahmin ettiğinden daha pahalı çıkmış, bir yıl içinde bütün parasını harcamıştı. O Almanya’ya veya Kanada’ya gitmeyi tercih ediyor. 27 yaşındaki Ahdar da Ebubekir gibi Yinning şehrinden, bir gün Çin gizli servisinin kendisini gözetlediklerini anlayınca vatanı terk ediyor.
Kampta birinin radyosu vardı. Atmosferi daha da bozmamak için, ancak iyi haberleri çevresindekilere anlatır, dolaysıyla da buradakiler 11 Eylül 2001’de ABD’de yaşananlardan haberdar olamazlar. Ancak Adil’e bu bilgi verilir. Radyodaki spiker el-Kaide Amerika’ya saldırdı demektedir. ABD Taliban’dan Afganistan’da gizlenmekte olan Osama bin Ladin’i kendisine teslim etmelerini talep eder. Her ikisi de bu çatışma ile hiçbir alakaları olmadıklarına emindirler. Onlar Afganistan’da misafir olarak bulunmaktadırlar. Amerika da kendi müttefikleridir.
Bu güvenleri Amerikan birlikleri Ekim ayında bulundukları kampı bombalamaya başlayınca sona erer. Adamlar dağlara kaçarlar. Neredeyse hiç yiyecekleri yoktur, soğuktan üşürler, mağaralara sığınırlar. Kaçışlarından kısa bir süre önce, gurubun en genci olan Eyüp Hacı Muhammed’e rastlarlar. Babası elbise ve kumaş ithalat ve ihracatı ile belli bir varlığa ulaşmıştır. Ailesinin uzak akrabaları ABD’de yaşadığı için Eyüp de Amerika’da tahsil etmeyi planlamıştır. Ailesi onu başta Pakistan’daki dostlarına yollamış, oradan vaat edilen ülkeye gidecekmiş.
Adamlar ABD’nin Bin Ladin’in bulunduğu yer olarak tahmin ettikleri Tora Bora dağlarına gizlendiklerini bilmemektedirler. İki ay bu dağlarda beklerler. Sonra kar kaplı zirveden üç günlük zorlu yürüyüş ile Pakistan’a ulaşmaya karar verirler.
Onlar Pakistan bölgesinde bir köyde candan karşılarlar. Aslında abartılı şekilde candan, daha sonra bunun böyle olduğunu düşünürler. Fakat oraya ulaştıklarında bütün güçlerini tüketmiş, aç kalmış, çaresizdirler, şerefleri için hatta bir koyun kesilmesine çok müteşekkir olurlar. Onları daha sonra camiye götürürler. Söylediklerine göre polis köyü aramaktadır, dolaysıyla kendilerini güvenli bir yere götüreceklerdir, Toyota marka bir kamyonete binmeleri istenir.
Ebubekir bugün “Bu bir tuzaktı, ancak nerden bilebilirdik?” demektedir. O şimdi diğerleri ile bir mülteci kampında bulunuyor. Şimdi attıkları her adımın yanlış istikamette olduğunu anlamaya çalışıyorlar.
O gece başta bir Pakistan polis merkezine ve oradan da bir Pakistan hapishanesine götürülürler. Amerikalılar el-Kaide’ye destek veren şüpheli Müslüman’ı ihbar edenler için para ödülü koymuşlardır.
Ebubekir “Biz şok geçirdik, ancak diğer taraftan da bir şeyi iyi biliyorduk. Kendimizi Çinli Uygurlar olarak tanıtırsak, Pakistanlıların bizi Çin’e teslim edeceklerini düşünüyorduk. Dolaysıyla Afganistanlı Özbekler olduğumuzu iddia ettik. Böylece bizi Amerikalılara teslim edeceklerini ümit ediyorduk” dedi. Çin onların düşmanı olduğuna göre, Amerikanın kendi müttefikleri olduğuna inanmışlardı.
Ahmet “ellerimiz bağlandı ve gözlerimiz kapatıldı” diye devam etti. Otobüslerle tutuklu Uygurlar Kandahar’a götürülür.
Ebubekir “ Kandahar Çin hapishanesinden daha kötü idi” dedi. “Gurubumuzun en genç üyesi Eyüp’ü Kandahar’da askerle dövdüler, ellerini geriye bükerek dizlerine vurdular.”
Onlar orada sorguya çekildi, azarlandı, dövüldü, tekrar sorguya çekildi.
“Do you speak English?” (İngilizce biliyor musun?)
“No”. (Hayır)
“Niçin siz anasını.... İngilizce konuşmuyorsunuz?”
Şayet “Yes” (evet) diye cevap verirlerse: Siz anasını... nerede İngilizce konuşmayı öğrendiniz?”
Bir hafta sonra Uygurların biri bir üniformanın kolunda bir ABD bayrağı keşfeder. Diğerlerine “Biz Amerikalıların elindeyiz!” diye sevinçle bildirir. Onlar Amerikalı askerlere Uygurların bağımsızlık savaşını anlatırlar. “Biz sizin aradıklarınız değiliz” diye devamlı tekrarlar. “Biz size karşı değiliz. Tersine bizim ortak bir rakibimiz var: Çin”
Altı ay Kandahar’da kalırlar, sonra hava alanına götürülürler. Eller bağlı,gözler kapatılmış, kulaklık takılmış. Bütün bunlar yetmezmiş gibi başlarına çuval geçirilmişti.
2002 yılının ortalarında Guantanamo’ya inerler, burada onlara 260, 276, 278, 283 ve 293 sayılı tutuklu numaraları verilir. Artık onlar terör şüphelisidirler, ancak neden olduğunu kendileri bilmemektedir.
Guantanamo körfezi kuş uçmaz kervan geçmez güney Küba’da bir Amerikan deniz üssüdür: Orada tutuklu bulunan yabancı ülke vatandaşları Amerikan mahkemelerine şikayet bildiremezler. Her ne kadar vaat edilen ülkeye yakınlaşmışlarsa da, onlardan orası o kadar uzaklaşmaktadırlar.
Onlar savaş tutuklusu veya adi suçlu değildirler, aksine “düşman savaşçılarıdır”. Her hangi bir suçlama, belirlenmiş bir hapis süresi, avukat yoktur. “Teröre karşı savaş” ne kadar devam ederse, Başkan Bush keyfince o kadar onları tutuklu tutabilirdi. Sürekli sorguya çekildiler. “Doğu Türkistan İslam Harekatı” ile bağlantınız var mı? Çin hükümetinin iddiasına göre, Uygurlar Bin Ladin ile ilişki halinde, çünkü o Uygurların bağımsızlık mücadelesini destekliyor ve yönetiyor; “Doğu Türkistan İslam Harekatı” el-Kaide’nin bir çeşit yan kuruluşu durumunda.
Ebubekir ve diğerleri bugüne kadar böyle bir üyeliği ret ediyorlar. Onlar eyerci, talebe, küçük esnaf, ama terörist olmadıklarını söylüyorlar. “Doğu Türkistan İslam Harekatı”nı Çin gizli polisi tarafından uydurulan bir masalolarak kabul ediyorlar.
En gençleri olan Eyüp Amerikan metotlarından en fazla acı çeken oldu. Yemek alerjisi var, yumurta, ekmek, balık yemesi yasak, bunu kamptaki bir doktor teyit etti. Gardiyanlar Eyüp’ün diyet planına dikkat ederek, alerjisi olan yiyecekleri vermiyorlar. Dolaysıyla bazı günler hücresine boş bir tabak bırakılıyor.
Eyüp kendisine neden boş tabak getirdiklerini öğrenmek istiyor.
Gardiyanlar da doktor sana diyet uyguladı diyorlar.
Öyleyse neden başka bir şeyler getirmiyorlar?
Gardiyan bilemiyorum, bunu daha yüksek makamlardan öğrenin diyor.
Eyüp hayli zayıflıyor. Bazı zamanlar ancak 52 kilo çekiyor. “Oturduğum zaman, kemiklerimin üstüne oturuyorum. O bölgede yağ yok, çok az adale mevcut.” En azından altı defa açlık grevine başladı “çünkü aç bırakılmakla açlık grevi arasında pek de fark yok”.
Bir gün ona acıyan bazı askerler bir elma hediye ederler. Eyüp onu hücresine götürür. Bir az sonra gardiyanlar elmayı bulurlar. Ancak sapı yoktur.
“Sapı nerede ?” diye bağırırlar. “Onu nereye sakladın?”
Bilmemektedir. Elma sapından maymuncuk yapacağımımı zannediyorlar diye kendi kendine sorar. Ancak bu sap olayı onun 28 gün tek kişilik bir hücreye kapatılmasına neden olur.
2004 sonunda, ABD Anayasa mahkemesi Guantanamo’daki tutukluların tutuklanma nedenlerini öğrenme haklarının olduğunu ilan edince, ilk defa olarak bir mahkeme önünde kendilerine yapılan suçlamalara cevap verme imkanına kavuşurlar.
“Düşman savaşçıları” statüsünün, geleceklerinin belirlenmesi buna bağlıdır.
Aylarca tek kişilik hücrede yatmaktan dolayı çok zayıflamış, yıpranmış olan Eyüp şüpheye düşer. Onu ufak bir odaya götürüler, bir plastik sandalyeye oturmasına izin verirler, karşısında daha yüksekçe bir yerde siyah deri bir koltukta Başkan oturmaktadır. Eyüb’ün ayakları cıvata ile yere zincirlenmiştir.
Mahkeme onu silah kullanmayı öğrenmek için Afganistan’a gitmekle suçlamaktadır. Akabinde bir gurup silahlanmış Arap ile Pakistan’a kaçtığı iddia edilir. Soruşturma tutanağa geçirilir. Bu tutanaklardan Eyüp’ün sonuna kadar Guantanamo’daki mahkemenin normal bir mahkeme gibi çalıştığına inandığı anlaşılır.
“Siz Afganistan’a gittiğinizi, ancak silahlı eğitim almak için gitmediğinizi söylediniz” der sorgu memuru. “Peki sebep nedir.?”
“Ben bunu iki buçuk yıl önce de söylemiştim”, diye cevap verir Eyüp. “Hepsi tutanaklarda mevcut. Bunları size söylemiştim”.
Sorgulamalardan sonra Eyüp, Ebubekir, Adil, Ahmet ve Ahdar’a “artık düşman olmayan savaşçı” statüsü verilir. Artık onlar tehlikeli addedilmemektedirler. Bu iyi bir haberdir. Fakat tutukluları gönderecek bir merci de yoktur. Guantanamo’da, artık iki buçuk yıldır tutuklu bulunmaktadırlar.
Onlar ABD’de Guantanamo’daki sorgulama metotlarına, mahpuslara yapılan muameleye karşı tenkitlerin artığından da habersizdiler. Bu arada insan hakları kuruluşları tutuklularla kontak kurmak üzere avukatlar organize etmeye başlarlar.
Boston’lu bir avukat Sabin Willet Bush hükümetinin Amerikan anayasasının temellerini oymasına tahammül edemeyerek bu göreve talip olur. Mart 2005’te Ebubekir Kasım ile Adil Abdülhekim’e bir öneri yollayan avukatı müvekkillerini Amerikan hükümetini mahkemeye vermeye zorlar.
Harvard Üniversitesi mezunu, Boston’daki tanınmış bir avukat bürosunun ortağı Willet, dikkati çeken çenesi ve alnındaki perçemi ile genç John. F. Kennedy’i andırıyordu. Boş zamanlarında polisiye romanlar yazan Willet zaman mefhumu, dramatik olaylar ile ilgili duyarlılığa sahipti. Mahkemede “Muhtemelen dünyanın hiçbir yerinde Uygurlar kadar Amerika taraftarı bir Müslüman gurubu yoktur” demişti. “Uygurlar her zaman Çinli Komünistlerin dini ve siyasi baskıları altında acı çekmişlerdir.Ben bir zamanlar bu ülkede (ABD) bu tarihe olağanüstü sempati gösterildiğini hatırlamaktayım.” Willet ülkesinin anayasasını hükümete karşı korumak istemektedir. Bu beş adam için Çin’i terk ettiklerinden beri ilk defa gerçek anlamda yardım etmek isteyen biri haline geldi.
Dört ay sonra Willet müvekkillerini Guantanamo’da ziyaret etme izni alır. Orda beraat ettiklerini öğrenince, acil bir dilekçe ile Yüksek Mahkemeye baş vurur. Ancak Uygurları kabul edecek her hangi bir ülke yoktur. Resmi Amerikan makamları toplam iki yıl uygun bir ülke bulmak için yüzün üzerinde hükümete sorulduğunu, ancak hepsinin ret ettiğini bildirir.
19 Ocak 2006’da Ahmet Dışişleri Bakanı Condoleza Rice’a bir mektup yollar. “Baskı altındaki halkların demokratik haklarını geliştirmek ve korumak için mücadele eden ABD gibi bir ülkenin, bana bu şekilde muamele edebilmesi benim havsalamın sınırlarını aşmaktadır. Şayet hiçbir ülke beni kabul etmezse Amerikan hükümeti beni burada sonsuza kadar tutuklu tutmayı mı düşünmektedir? Adalet bu mudur?”
Washington’da ifadelerinin alınması için 8 Mayıs tarihi belirlenir. Bu Amerikan hükümeti için tehlikeli bir duruşmaydı. Çünkü Uygurların duruşmaya bizzat katılmaları gerekiyordu. Amerikan topraklarına ayak basınca, siyasi sığınma için müracaat hakkını elde edeceklerdi ki, bunu kullanmaları ihtimali de mevcuttu.
Aniden her şey hızlanır.
Mayıs başında bir subay beş Uygur’u ziyaret etti.” Amerikan hükümeti sizleri kabul edecek bir ülkeyi nihayet buldu,” diye bildirdi.
“Hangi ülke?”
Onlar Almanya olmasını ümit ediyorlardı, çünkü Münih’te Avrupa’daki en büyük Uygur topluluğu yaşıyordu, bu onlar için bir şans olabilirdi.
Subay bu konuda her hangi bir şey söyleyemeyeceğini bildirdi.
Uçak yolculuğu on iki saat sürdü. Sonunda Uygurlar Çin’e geri götürülecekleri korkusuna kapılırlar. Washington’daki duruşmaya üç gün kaldığında, yerel saatle 21 sularında Avrupa’nın en fakir ülkelerinden Arnavutluk’un Tiran’daki Anne Teresa Havaalanına inerler.
Daha önce Arnavutluk’ta bulunmadıkları gibi, böyle bir ülkenin mevcudiyetinden de habersizdirler. Muhtemelen Arnavutluk’taki Uygur azınlığın tamamını, onlar oluşturdular.
Avukatları Sabin Willet onların serbest bırakıldıklarını, Uygurlar hava alanına indiklerinde e-posta ile öğrenir.
Beş adam ulusal mülteciler kampında hemen tuvaletin yanındaki çapraz binaya yerleştirilirler. Kampta bir voleybol ağı, bir çamaşırhane, ufak bir kütüphane bulunmaktadır. Eyüp’ün gece masasında Arapça-İngilizce bir sözlük bulunuyor. “I am an experienced diver (Tecrübeli bir dalgıcım)” diye Eyüp okuyor ve gülüyor.
Bir otobüs onları istedikleri zaman merkeze götürüyor. Ancak paraları yok, kimseyi tanımıyorlar, akşam paydosu trafiğinde beş uzaylı gibi bir müddet gayesizce dolanıyorlar, özgürlüğün nasıl bir his olduğunu anlamaya çalışıyorlar, ancak bu kolay olmuyor.
Buraya geldikten birkaç gün sonra Ahmet Çin’de bulunan annesini arıyor. Onu en son yedi yıl önce görmüş.
Başta teyzesi çıkıyor.” Selamünaleyküm”, der Ahmet. Bunun üzerine o ahizeyi annesine uzatır.
“Anne sen misin?” diye sorar Ahmet.
Sonra ikisi de ağlamaya başlarlar.
Ahmet ailesini sorar, her ikisi de muhtemelen Çin gizli servisinin onları dinlediğini bilmektedirler.
İki gün önce Ebubekir bir DVD kaydında karısını görmüştür. Ailesi bir hayli karmaşık yollarla bu DVD’yi Guantanamo’ya yollamışlardır, ancak ona bunu göstermezler, çünkü bandı inceleyerek mahiyetinin zararsız olduğunu teyit edecek bir çevirmen bulunamamıştır. Neticede bu DVD onunla Tiran’a kadar gelir.
Ebubekir ekrana bakmaktadır. Filmde bir masa etrafında bütün aile üyeleri, dostları oturmakta ve Allah’tan onu koruması için dua etmektedirler. O şimdi artık vefat etmiş olan babasını, karısını, kardeşini, karda futbol oynayan çocuklarını görür. Ayrıldığında karısı hamiledir ve şimdi altı yaşını dolduran ikizleri olmuştur. Ancak Ebubekir onları hiç görmemiştir.
Ahmet, Eyüp, Ebubekir ve diğer sabık Guantanamo tutukluları nefret taşımadan, kayıtsız, sabırla beklemektedirler. Hala karılarını, çocuklarını görmeyi ümit etmektedirler.
İlerde yaşamak için en fazla tercih ettikleri ülke ise ABD’dir.
(*)Çeviren:Nadir DEVLET
Yeditepe Üniversitesi -Fen-Edebiyat Fak.

  • 831 defa okundu.