Uluslararası Göç Sempozyumu
08 – 11 Aralık 2005 İstanbul, Türkiye
UNPO Genel Sekreteri
Marino Busdachin’ın konuşması
 

                                                                                                    Çeviren :Abdullah VATANSIZ

Sayın Başkan, Seçkin Panelistler, Değerli Dostlar,
Burada olmaktan mutluluk duyuyorum ve Temsil Edilmeyen Milletler ve İnsanlar Örgütü (UNPO) yararına düzenlenmiş olan bugünkü bu önemli toplantı dolayısıyla size konuşma yapma şansına sahip olduğum için minnettarım. Tüm dünyada 200 milyonu aşkın insanı temsil eden UNPO’nun 63 üyesinin selamlarını size iletiyorum.
Öncelikle, UNPO adına sizleri, UNPO’nun bir kısmı olan Başkurdistan Türkleri ve Çerkezler, Gagavuz ve Çuvaş, Kırım ve Tataristan Tatarları, Kumık ve Irak Türkmenleri ve de Doğu Türkistan Uygurları gibi Türk halkları ve milletlerinin sıcak selamlarına götürmek istiyorum.
UNPO Genel Kurultayları, uluslararası konferanslar ve seminerler UNPO’nun Türk üyelerine, onların çözüm ve destek arayışları içersinde kendi durumlarına, beklentilerine ve insan haklarının korunmasına dikkat çekmeleri için ortam sağlamaktadır.
Bu önemli sempozyumun, bir sentez ve kültürlerin, dillerin ve Avrupa’dan Asya’ya kadar büyük bir insan kitlesinin buluşma sembolünün tam resmi olan İstanbul’da düzenlenmesi gayet yerinde olmuştur. Yüzyıllardır İstanbul, farklı dinler, halklar ve kültürlerin entegrasyonu ve saygıyla bir arada bulunmanın bir örneği olmuştur.
Bugün, Türkiye, Türk halklarına İstanbul’un farklı dünyalar arasında köprü olma rolünü geri vererek Avrupa Birliğinin bir kısmı olma yolundadır.
Avrupa Birliği şuan, en temel insan haklarına saygı gösterilmeyerek zulme maruz kaldıkları bir çok ülkeden gelen göçmen ve mülteci olmak üzere 4 milyonu aşkın Türk halklarını bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla göç konusu en acil sorular ve problemleri gündeme taşımaktadır.
Göç - Türkiye
AB’ye olan Türk göçü ve komşu ülkelerden Türkiye’ye olan göç gelecek yıllarda Avrupa ve Türkiye’nin önemli gündem maddelerinden biri olacak. İnsanların faaliyet özgürlüğünün tam ve etkin olarak gerçekleştirilmesi daha fazla zaman alacağına ve uygulamada daha ileri adımların atılması gerekeceğine benziyor.
Önemli problemlerden biri entegrasyondur. Özellikle, AB’ye gelen ilk jenerasyon göçmenlerinin ekonomik ve sosyal olarak dışlanmışlık duyguları, aile temelli yapılar özelliğini taşıyan milli ve dini tutuculuğu doğurmuştur. Bu tutuculuk kendi dillerini korumaları, dini inançları ve kültürlerine daha sıkı sarılmaları, kendi ülkeleri ile kültürel, siyasi ve ticari bağlarını çok güçlü bir şekilde devam ettirmeleri şeklinde olmuştur.
Onların üçte birinden fazlası vatandaşlık elde etmiş ve belli bir kısmı sürekli olarak yerel ve ulusal düzeyde politikada yer almıştır. Öbürü taraftan, ikinci ve üçüncü jenerasyon daha fazla entegre olmuştur; karışık evliliğin arttığı ve dini yaşamanın azaldığı görülmüştür.
Ortaya çıkan olumlu hususlardan biri ise tüm Avrupa’daki hükümet ve sivil toplumda entegrasyonun iki kollu bir yol olduğu bilincinin gelişmesidir. Şöyle ki göçmenlerin entegre olmak için çaba sarfetmesi gerektiği gibi hükümetlerin de mutlaka onların kültür ve dil miraslarını koruyarak entegre olmalarına yardımcı olacak siyaset geliştirmesi gerektiğidir. Daha da önemlisi toplumun, tamamen milliyetçilik olmasa da yabancı düşmanlığı gibi düşüncelerini değiştirmesidir. Göçmenlerden, kabul edilen evrensel değerlere inanmalarını talebetmek onları kendi kültürel ve dini özgürlüklerinden mahrum etmeyi gerektirmez.
AB’deki büyüyen ekonomi ile Türkiye’nin olası AB üyeliği Türkiye ile AB arasındaki göç hareketini arttıracaktır. Türkiye’nin AB üyeliği, stratejik öneme sahip bu bölgede barış ve istikrarın tesisinde kuşkusuz güçlü rol oynayacaktır. Aynı fırsat Karadeniz bölgesi, Güney Kafkasya ve Orta Asya için de mevcuttur.
Sonra, AB’ye olan Türk göçü yeni bir serüven ise, Türkiye yüzyıllardır Uygurlar ve Türkmenler gibi Türk halkları da dahil bir çok insanın sığınma merkezi olmuştur.
Anadolu Doğu ile Batı arasında bir köprü, bir çok etnik, din ve dile ait halk için mesken olmuştur. Hıristiyanlık, İslamiyet ve diğer inançlar yan yana yaşamıştır. Hiç kimse etnik kökeni, dini ve dilinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmamıştır. Osmanlı döneminde bir çok etnik, din ve dile ait gruplar Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etmiştir. Arnavutlar, Makedonlar, Boşnaklar, Kırım Tatarları, Çerkezler, Gürcüler ve Çeçenler de göç edenlerdendir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde olan en önemli olaylardan biri de Yahudilerin Anadolu ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içersindeki diğer bölgelere göç etmeleridir. İspanya ve Portekiz’deki Yahudiler teftiş tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında Osmanlı Sultanı 2. Beyazıt İspanya’ya yaklaşık 300,000 Yahudi’yi almak için Osmanlı gemilerini göndermiştir. Bu, Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’nun dini hoşgörüsünün en iyi kanıtıdır.
Modern Türkiye’ye olan göç, Türkiye Cumhuriyeti’nin 20. yüzyılın en büyük lideri Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmasından sonra da devam etmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’daki Nazi ve Faşist rejimlerden kaçan on binlerce kişi Türkiye’ye sığınmıştır. Onlardan bazıları özellikle eğitim, sanat ve müzikte olumlu katkılarda bulunmuştur.
Doğu Türkistan
1950 lerin başlarında Türkiye’ye bazı önemli göçler olmuştur. Doğu Türkistan’ın 1949 yılında Çin Komünistleri tarafından işgal edilmesinden sonra binlerce Uygur, Kazak ve Kırgız Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi komşu ülkelere kaçmışlardır. Çin hükümetinden gelen baskılar sonucunda yerel hükümetler onlara, sığınmaları için üçüncü bir ülke bulmaları konusunda baskı yapıyordu. Doğu Türkistan halkının iki büyük lideri Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin Türkiye’ye gelip Türk Hükümeti’nden Hindistan, Pakistan ve Afganistan’da geçici olarak bulunmakta olan bu mültecilere sahip çıkmasını istemişlerdir. Yoğun bir lobi çalışmasından sonra Türk hükümeti yaklaşık 3000 Doğu Türkistanlı mülteciye siyasi sığınma hakkı verme kararını aldı.
Doğu Türkistan, 11 Şubat 1991’de Hollanda’nın Hague kentinde kurulan UNPO’nun kurucularından biridir. Onlar halen örgütümüzün çok aktif bir üyesidir. UNPO’nun şuan ki genel sekreteri olarak burada, zamanında bağrını Doğu Türkistan halkına açan Türk halkına içten şükranlarımı sunuyorum. Güzel bir söz vardır: “Zorluktaki dost gerçek dosttur.”
Ayrıca Türkiye’nin, Saddam Hüseyin’in etnik temizlik siyasetinden kaçan yaklaşık bir milyon Iraklı Kürde sınırlarını açtığını unutmamamız lazım. O zaman cömert Türk halkı kendi ekonomik zorluklarına rağmen elinde ne varsa yoksulluk içersindeki Kürtlerle paylaşmıştı.
1980 lerde binlerce Bulgar Türkü Türkiye’ye mülteci olarak gelmişti. Onlar da Bulgaristan’daki komünist rejimi tarafından “etnik temizlik” tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı.
Kısaca, şöyle denilebilir ki modern Türkiye yüzyıllardır yoğun insan hakları ihlalleri, etnik temizlik veya çeşitli zulümler sonucu ana vatanlarından kaçmak zorunda kalan milyonlarca mülteciye güvenli bir cennet sunmuştur.
Irak Türkmenleri
Iraklı Türkmenleri zorla göç ettirip onların yaşadıkları bölgelere Arapları yerleştirmek Baas rejiminin sindirim politikasının önemli özelliğiydi. Türkmenlerin kendi bölgelerinde görev yapmalarına izin verilmiyordu ve sosyal mühendislik projeleri Türkmenlerin tarihi kentlerini yıkmak üzerine tasarlanmıştı. Sindirim politikasının yoğunlaştırılmasıyla birlikte büyük Türkmen kenti Eski Tisin ve bir çok Türkmen köyleri ve kasabaları yıkılmıştır, sakinleri Güney Irak’taki kamplara sürülmüştür. Zamanında tarihi Kerkük kalesindeki iki bin ev yerle bir edilmiştir. Onbinlerce kilometre kare Türkmen arazisine el konulup yeni Arap yerleşimcilere tahsis edilmiştir.
Türkmenler İran-Irak savaşında ön saflarda savaştırılınca ülkeden kaçmaya başladı. 1980 – 2003 arasında göç ederek çoğunlukla Türkiye, İran, Avrupa ülkeleri, ABD ve Kanada’da yerleşen Türkmenlerin sayısı 100,000 civarında tahmin edilmektedir.
Maalesef, ABD işgalinden sonra da Türkmenlerin durumu fazla değişmemiştir. Eski Tisin’deki el konulmuş Türkmen arazileri ve onlarca yıkılmış Türkmen köyleri sahiplerine geri verilmemiştir. Başka çözümlenmemiş bir problem ise işgalin başlangıcında ABD tarafından kurulan Mülkiyet Mahkemesi Komisyonunun, Saddam rejimi döneminde zorla el konulmuş binlerce hektarlık Türkmen arazilerinin asil sahiplerine geri verilmeme kararıdır. Komisyondaki en yüksek pozisyonların ikisinde hiçbir Türkmenin yer almamış olması da resmi pozisyonların dağıtımındaki başka bir problemdir
UNPO
Size UNPO hakkında bir fikir vermek için bu örgütün tüm üyelerinin desteğiyle gerçekleştirdiği faaliyetlerin önemini vurgulamak istiyorum. UNPO Uluslararası Adalet Mahkemesi’nin girişimiyle işgal altındaki milletlerin temsilcileri, yerel haklar, azınlıklar ve diğer gönüllüler ile seçme hakları ellerinden alınmış kişiler tarafından kurulmuştur. Kurucular, kültürel kimliklerini koruma, halklarının temel insan haklarını savunma ve çevreyi korumak için çeşitli hakların genişletilmesi mücadelesinde ortak zemini paylaşmaktadırlar. UNPO, dünyadaki zulme maruz kalmış, esir alınmış veya yok sayılmış insanların sesi olma ve açık toplantılarda Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası toplumlara hitap etme gücünü verme ihtiyacından doğmuştur.
Bugün UNPO dünya çapında 200 milyonu aşkın insanı temsil eden, temel amacı hemen hemen aynı olan 63 üyeden oluşmaktadır. Onlar UNPO beyannamesinde yer almış beş ilke etrafında bir araya gelmişlerdir. Onlar: şiddet kullanmadan direniş, insan hakları, kendi kaderini kendisi belirleme (selfdeterminasyon) ve demokrasi, çevresel koruma ve hoşgörü. 14 yıllık geçmişinde UNPO tüm dünyada bu ilkeleri korumak için güçlü kuvvet olduğunu ispat etmiştir.
Yukarıda bahse konu olan, çoğunlukla reddedilen temel, önemli insan haklarından olan kendi kaderini belirleme ve demokrasi konusunu biraz detaylandırmama izin verin.
Bireyin kendi yöneticilerini seçme ve karar almaya katılma hakkı anlamına gelen selfdeterminasyon kendi köküne sahiptir ve demokrasi kavramının özüyle sımsıkı bağlantılıdır. Bu anlamda, seldeterminasyon hakkı seçme hakkıdır ve katılım hakkıdır. Bununla birlikte selfdeterminasyonun uygulaması, mevcut bir ülkenin çatısı altında olsun veya olmasın kendi toplumunun yöneticileri tarafından yönetilecek olan bir halkın seçimini de kapsayabilir. Açık belirtilmiş olsun veya olmasın, son yüzyıl boyunca dünya çapında meydana gelen silahlı çatışmalar insanların selfdeterminasyon hakkını elde etme girişimlerinden kaynaklanmıştır. Bu yüzden, selfdeterminasyonun savaşa katkı sağlayan bir faktör, hatta savaş sebebi olduğu algısının, savaşı etkili bir şekilde önleyen ve savaşa çözüm olan bir düşüncenin temeli ve aleti olduğu algısı ile değiştirilmesinin yolları aranmalıdır.
Geçmiş yıllarda dünyamız demokrasinin gelişmesine ve demokrasiye olan bağlılığa tanıklık etti. Demokratik hükümet kurmaya yönelik sağlam bir akımı gördük. Bugün Latin Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Asya’ya tüm geçmişe nazaran demokrasi, dünya çapında kabul gören ve uygulanan bir prensip haline gelmiştir. Ben samimi olarak inanıyorum ki bugünlerde demokrasi, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “Birleşmiş Milletler Milenyum Deklarasyonunun Uygulanması” üzerine hazırladığı raporunda belirttiği gibi temel insan hakkı olarak görülmelidir. Onun raporundan şu sözünü alıntı yapıyorum: “Demokrasi ve insan hakları farklı kavramlar olmasına karşın birbiriyle yakından ilişkilidir.”
Barış, güvenlik ve istikrarın devam etmesi için insanlar ve toplumlar arasındaki, onlar ile devlet arasındaki kurumların mutlaka gerçek ve sürekli memnuniyet, karşılıklı saygı ve kazanç esasına kurulmuş olması lazım. Yasal olmayan veya hükümetleri insan hayatını tehdit eden veya halkının bir parçası olmayan devletlerde barış olamaz. Uluslararası toplumun, üyeleri ve kurumları ile birlikte, insan hakları ve selfdeterminasyon hakkı dahil uluslararası hukuk ihlal edildiğinde harekete geçme zorunluluğu vardır.
Harekete geçme vakti şuandır; bazılarının bekleyeceği çözüm için çatışmanın kızıştığı zaman değil.
Sayın Başkan ve Dostlar,
Türkiye’nin gelecekte AB’ye katılmasıyla Avrupa, Rusya Federasyonu ve Orta Asya’da insan haklarına saygı ve demokrasinin gelişiminde büyük bir adımın atılacağını arzu ediyorum. Bu bir temennidir.
UNPO kendi çevresiyle yıllar önce bu çözüm lehine destek ve lobi faaliyetlerine başlamıştır.
AB’deki Türkiye Avrupa’nın bir kapalı “Hıristiyan Kulübü” olmadığının inkar edilemeyecek delili olacaktır. O, bu birliğin doğasının kapsayıcı ve gücünü çeşitliliğinden alan, özgürlük ve demokrasinin ortak değerini içinde barındıran, yasalar ve insan haklarına saygılı bir hoşgörü toplumu olduğunu pekiştirecektir. Genellikle bilgisizlik, önyargı ve uluslararası terörizm gibi suç olaylarından beslenen, 21. yüzyılın büyük kültürel tartışmasının ortasında, çok uluslu, çok kültürlü ve çok inançlı Avrupa, dünyaya “Medeniyetler Çatışması”nın insanlığın kaçınılmaz kaderi olmadığı mesajını verebilir.
Türkiye’nin üyeliği ayrıca İslam ile demokrasinin uyuşabileceğinin delili olacaktır. Türkiye’nin, farklı kültürel köklere dayanan, iki asırlık Batı eksenli ve Atatürk’ün devrimi ile geçilen layık demokrasi deneyimi gerçek anlamda tektir; bu, diğer İslami ülkelere transfer edilememiştir. Türkiye’nin AB’ye başarılı bir şekilde girmesi, İslam dünyası, Avrasya ve Orta Asya’ya, dini inançlar ve geleneklerin evrensel prensip ve modern toplumla birleşmesindeki ikileme gerçekten cevap bulunabileceğini gösterecektir.
Öncelikle Avrupa, Akdeniz bölgesi ve daha ileri gidilerek Orta Doğu ve Orta Asya’da kültürel ve dilsel hakların iyileştirilmesiyle ilgili program ve inisiyatiflerin Türk Diasporası ve göçü için önemli bir sorumluluk olmalıdır. UNPO gelecek yıl böyle bir program başlatacaktır; böyle karmaşık amaç ve faaliyet için işbirliği ve destek bulacağımı umuyorum. Ben öncelikle, tüm Türki halklar ve milletleri bir araya toplayıp çözülmesi ve altı çizilmesi gereken en önemli sorunların özlü olarak derlenmesi için ortak ilgi ve görüş bulabileceğimiz bir konferans düzenlemeyi düşünüyorum.
Demokrasi, insan hakları, selfdeterminasyon hakkı ve hukukun güçlendirilmesi, kalkınmanın talebini karşılama ve göçle ilgili problemlerin üstesinden gelmede önemli olduğu gibi toplumsal kalkınma ve modernleşmede de kritik öneme sahiptir.
Dostluk ve saygı ruhu içersinde, tüm çalışmalarınızda başarılı olmanızı diliyorum ve bu sempozyumdan sonra gerçek uygulamada atacağınız adımlarınız ve başarılarınız hakkında güzel haberler duymayı bekliyorum.
Hepinize teşekkür ediyorum.

  • 645 defa okundu.