Prof. Dr. Timur KOCAOĞLU 
Koç Ünv. Stratejik
Araştırmalar Merkezi Müdürü
 
Avrasya Satranç Tahtasındaki Son Hamleler:
   Washington-Moskova arasındaki soğuk savaş çekişmesi sırasında her iki taraf din ve ideolojiden güçlü birer silah olarak yoğun bir şekilde yararlanmışlardır. 70’li yıllar başında SSCB Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki İslam ülkelerinde Marksist grup ve teşkilatlara maddi destek sağlarken, ABD ve başka Batı Avrupa ülkeleri de bu İslam ülkelerindeki radikal İslami grup ve teşkilatları güçlendirmeye çalışmışlardır. Washington, Londra ve Paris’te devlete yakın çevrelerin görüşüne göre, İslam ülkelerinde Moskova’nın desteğiyle büyüyen Marksist grupların bu ülkelerde egemenliği ele geçirmelerini önleyebilecek tek güç radikal dinci gruplar olabilirdi. Sonunda, İslam ülkelerindeki Marksist ve radikal dinci gruplar arasında gittikçe artan çekişme bir dizi darbelerin önünü açtı. Washington İran’daki Şah rejiminin Marksist bir devrime dayanamayacağına kanaat getirerek, bu ülkedeki radikal dinci grupların darbe yapmasını desteklediler. Böylece, 1978 İslam Devrimi ile SSCB’nin İran’a sızması ve ilerdeki bir tarihte burada Marksist bir darbe yapılması önlenmiş oldu. Nitekim, Humeyni grubu devrim sırasında kendilerine yardım eden İranlı Marksist grupları kısa bir süre sonra ortadan kaldırdı.
Moskova İran’da stratejik bir alanı kaybedince, bu kez Afganistan’da işleri hızlandırması gerektiğine karar vererek, İran devriminden bir yıl sonra, 1979’da önce Kabil’de askeri bir darbe ile Marksist bir koalisyonu iş başına getirdi; ancak bu Marksist koalisyon grubunun tutunamayacağını görünce de, oraya 1980’de Sovyet ordusunu yolladı. Washington ise, Afganistan’daki radikal dinci gruplara silah ve parasal yardımını artırarak onların Marksist hükümet ve Sovyet ordusuna karşı savaşlarını destekleme başladı.
Satranç tahtasındaki karşılıklı hamlelerin biri de Türkiye üzerinde oynandı. Washington ve Moskova tarafından desteklenen Türkiye’deki Marksist ve radikal dinci grupların büyümesi hızlı bir ivme aldıktan sonra, ülkede çeşitli gruplar arasında silahlı çatışmalar tehlikeli bir durum kazanınca, Türk ordusu 1980’de askeri darbe yapmak zorunda kaldı.
Türkiye ve İran’a el atma girişimlerini kaybeden Moskova, Afganistan işgalinde ise, hem askeri hem de maddi alanda büyük zararlara uğrayarak 1989’da buradan askerlerini çekme zorunda kaldı. Bu ise, bir yandan Moskova’nın Varşova Paktındaki peykleri olan Doğu Avrupa komünist devletlerinde komünizmin çöküşü ile birlikte SSCB’nin dağılma sürecini hızlandırarak 25 Aralık1991’de Sovyetler Birliği’nin resmen sona erdiğinin ilan edilmesiyle sonuçlandı.
SSCB’nin ortadan kalkmasıyla oluşan ABD’nin dünya üzerindeki tek süper güç egemenliğine dayalı yeni dünya düzeninde, Çin bir buçuk milyar nüfusu, hızla büyüyen ekonomisi ve askeri gücüyle Washington’a karşı en büyük tehdit merkezi olarak ortaya çıktı.
   Özetle, ABD’nin 1992 öncesi dış politika önceliği Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’ni çökertmek için bir yandan İslam ülkelerindeki radikal dinciliğin, ikinci yandan ise, Çin’in büyümesini desteklemek idi. Ne gariptir ki, SSCB’yi yok etmek için yaratılan iki dev olan “Radikal İslamcılık” ve Çin şimdi ABD’nin 1992 sonrası yeni dış politikasında “acilen hal edilmesi gerekli tehdit” önceliği olmuşlardır. Bunun en çarpıcı örneği, ABD desteği ve Pakistan eliyle yaratılan Afganistan’daki Taliban dinci iktidarı ve Osama Bin Ladin’in El-Kaide terörist örgütü ne zaman Washington’un çıkarlarını tehdit etmeye başlayarak ABD’yi 11 Eylül 2001’de kendi içinden vurduktan sonra, ancak yine ABD eliyle yok edilmesidir.
   Taliban ve El-Kaide olayı ise, başka yandan SSCB’nin dağılması sonrasında Avrasya’nın Kafkasya ve Orta Asya daki stratejik yumuşak karın boşluğunda ABD’nin askeri üsler elde etmesini sağladı (Gürcistan, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Afganistan). Bugün, Güney Kafkasya’da Rusya (Ermenistan’da) ve ABD (Gürcistan’da) askeri güçleri; Orta Asyada ise, Rusya (Tacikistan, Kırgızistan’da), ABD (Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan, Afganistan’da) ve Çin (Doğu Türkistan’da) askeri güçleri karşı karşıya mevzi almış durumdalar. 2001 öncesinde, Orta Asya’da yalnızca Rus ve Çin askeri gücü varken, 2001 sonrasında buradaki askeri güç sayısı Rus, Çin ve ABD olarak üçe yükselmiş oldu. Yine Kafkasya ve Orta Asya’da bugün Rusya, Çin ve ABD ekonomik çıkarları da çatışmaktadır.
Sonuç:
   Büyüyen Çin’in gelecekte dünya için hayırlı bir gelişme olup olmayacağını belirleyecek en önemli üç etkenden birini bu ülkenin kendi iç gelişmeleri, ikincisini yakın çevresindeki ülkelerin durumu, üçüncüsünü ise, küresel güç dengeleri oluşturmaktadır:
1- Çin’deki iç gelişmeler: Pekin’in tam anlamıyla sömürge bölgeleri olan Doğu Türkistan ve Tibet’in tam bağımsızlığa kavuşması ve İç Moğolistan’ın Moğolistan ile birleşmesi sonunda coğrafik alan bakımından makul boyutlarda küçülecek bir Çin’de dikta idaresine son verilerek demokratik düzenin yerleşmesi sonunda ortaya çıkacak yeni Çin düzeni, elbette dünya için daha hayırlı bir gelişme olacaktır. Ancak, bunun tersi olarak Çin’deki dikta rejiminin sürmesi ve yukarıdaki 3 sömürge bölgesini elinden bırakmaması ise, Çin’i Asya üzerinde yayılmacı ve dünya çapında hegemonyacı büyük tehdit haline dönüştürecektir.
2- Çin Yakın Çevresi: Çin’in kuzey doğusunda bütünleşmiş Kore (Kuzey ve Güney Kore’nin birleşmesi) ile Japonya, güney doğusunda Vietnam, Laos, Tayland, Kamboçya, Malezya ile Endonezya, güney batısında Bangladeş, Nepal, Tibet, Hindistan, Pakistan ile Afganistan, batısında beş Orta Asya Cumhuriyeti ile Doğu Türkistan, kuzeyinde bütünleşmiş Moğolistan (İç Moğolistanlı birlikte) ile Rusya ekonomik ve askeri güç bakımından yeterli düzeyde bulundukları sürece Çin, dünya için bir tehdit değil, hayırlı bir unsur olur. Çin’in yakın çevresindeki herhangi bir siyasi, askeri, ekonomik zayıflama ve çöküntü ise, Çin’i yeniden yayılmacı politikaya sürükler.
3- Küresel Güç Dengeleri: Yukarıdaki iki maddede belirtilen gelişmeler bugünkü düzeyde olumsuz olduğu sürece, Çin’in Asya ve dünya üzerindeki askeri ve ekonomik tehdidi ancak ABD-Çin arasındaki çıkar çekişmesi ve bu çekişmeye eşgüdümlü olarak Çin’in çevresinde oluşan ABD, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Avustralya ve güney doğu Asya ülkeleri arasındaki çıkar birliği ile dengelenebilir. Bu denge ortamında, eğer Çin kendi yanına Rusya ve Hindistan’ı müttefik olarak çekerse, dünya iki kutuplu yeni bir soğuk savaş sürecine sürüklenebilir. Bugünkü küresel güç dengelerinin ilerde Çin lehine bozulması durumunda Çin’in yakın çevresindeki başka devletler Çin yayılmacılığı karşısında yeterli dirence sahip olamazlar.
   Bu yüzden, Çin’in kısa zamanda demokratik düzene kavuşması, Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan bölgelerinden elini çekmesi, içerde mahkumları parasız çalıştırarak ürettiği ürünlerle dış ticaretteki haksız rekabet politikasına son vermesi gibi başlıca konularda ciddi adımlar atması durumunda ancak, Çin Asyada ve başka yerlerde bir tehdit unsuru olmaktan çıkarak dünya güvenliği ve dengeleri açısından hayırlı ve önemli bir ülke olabilir. Bunun aksinde, Çin dünya için büyük bir tehdittir.


Seçme Kaynakça:

• Brzezinski 1997: Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard. New York: Basic Books [Türkçesi: Büyük Satranç Tahtası. İstanbul: Sabah Kitapları, 1998]
• Chang 2001: Gordon G. Chang, The Coming Collapse of China. New York: Random House.
• Dugin 2005: Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği. Avrasyacı Yaklaşım. İstanbul, Kure.
• Harris-Klintworth 1995: Stuart Harris, Gary Klintworth, China As A Great Power. New York: Longman.
• Kocaoğlu 2000: Timur Kocaoğlu, “Chinese Foreign Policy in the 21st Century: Expansionism in Asia and the Turkic World” Human Rights Violations in Eastern Turkistan. İstanbul: Aydınlar Ocağı Yayını.
• Öğütçü 1998: Öğütçü Mehmet. Yükselen Asya. Ankara: İmge Kitabevi.
• Singh 2005: Mahavir Singh, Building A New Asia. Delhi: Shipra.
• Starr 2004: S. Frederick Starr, Xinjiang: China’s Muslim Borderland. New York: M. E. Sharpe.

  • 805 defa okundu.