Kutluğhan ŞAKİROV
D.T.Cumhurbaşkanı
Alihan TÖRE’NİN oğlu

Bismillahi’ir-Rahmani’r-Rahim
İşte bu yıllar da başından geçenleri hatırlayıp yazdıkları hatıralarından küçük bir örnek:’’1919 yılının sonlarında Bişkek’e bağlı Karabalta,Aksu ve 18 Rus köyü birleşerek komünistlere karşı ayaklandı.Zenginlik içinde yüzen Bişkek ve Sokuluk Dunganları*da,işin sonunu düşünmeden bu harekete katıldılar.Netice suç bütünüyle onların üstüne kaldı ve ağır eziyetleri onlar gördü.Öyle ki ahalisi 500 haneye ulaşmayan Bişkek ve Sokuluk Dunganlardan 800 kişiyi sürükleyerek getirip pazar yerinin ortasında kurşuna dizdiler.Bunarın içinde kurşun isabet etmeyen veya yaralı olarak kurtulanları kızıl askerler süngüleriyle öldürdüler.Ayaklanmacıların merkezi olan ve beş bin kadar halkı bulunan Aksu köyü Ruslarından ise,ölüm cezasına çarptırılanların sayısı otuzu geçmiyordu.
Sokuluk Dunganlarına konuk olmuş,çok iyiliklerini görmüştüm.Bunların içinde güvendiğim öğrencilerim ve dostlarım çoktu.Böyle bir zamanda yanlarına gitmek tehlikeli olsa,yerimde oturmaya dayanamadım ve üç dört öğrencimle bir araba adam alıp Sokuluk’a doğru yola çıktık.Yaklaştıkça burada gözümün gördüğü moral bozucu manzaraları dil söylemeye,kalem yazmaya tahammül edemez.Mahallelerindeki sokaktan geçerken,etrafına saçılmış kalıntıları,savrulup gitmiş eşyaları,ateşe verilmiş,yakılmış binaları,bunlar gibi mahvolarak viraneye dönmüş evleri gördük.Bütün bunları görüp,daha göz yaşımız kurumamışken mazlum insanların kanlarıyla boyanmış Sokuluk köyüne girdik.Bu olay bitip,biz ancak arkasından ulaştığımız için Müslümanların öldürüldüğü,saldırıya uğradığı sokaklardaki kanlar temizlenmemiş olsa da başka işaretler yok olmamıştı.Muhafızlar bizim başka taraftan geldiğimizi görünce,önümüzü kesip işlemlerini başladılar.Ölenlerin eşleri,kızların,yetim kalan çocukları için yanımızda getirdiğimiz bazı eşyaları ve giysileri gösterip,yardım için geldiğimizi bildirdik.Sonra yol kağıtlarımızı** kontrol edip,bize izin vermişlerse de,tam olarak inanmadıkları için aramızda epey konuşma geçti.Öyle ya;esaret altında ezildiğimiz bu yıllarda,galibiyetin zulmüyle gururlanan,her bir ferdinin burnundan domuz kurdu düşecek derecede kibirli olan bu güce karşı ne diyebiliriz ki…
Düzenli bir orduya,silahlı güçlere,dilleri başka,dinleri başka bir topluluğa,elleri bomboş insanlar nasıl karşı dursunlar?!Bu aleme Allah tarafından gönderilen büyük peygamberlerin bile,bu tabiat kanununa boyun eğmekten başka çareleri yoktur.
Savaş sanatının kanunlarına göre;askerin sayısının,gücünün,silah teçhizatının ve askeri disiplinin en azından düşmanınkinden zayıf olmaması birinci şarttır.Eğer bu şartlar yerine getirilirse,bu durumda dine ve milliyete yapılan hakarete boyun eğmemek,düşmana karşı silaha davranmak elbette farz olur.Şartların sağlanmaması halinde ise,kendini boşuna ateşe atmak demek olan savaştan sakınmak,geçici olarak sabretmekten başka çare yoktur.
Derken,galip düşmanımızın elinden bir şekilden kurtulduktan sonra yardım için getirdiğimiz az buçuk eşyamızı dağıttık.Ölenlerin ailelerine göz yaşlarımızla Kur’an okuyup,onları teselli ettik.Bu faydasız harekette benim kendi öğrencilerimden yirmiden fazla kişi şehit olmuştu.Bunların en büyüklerinin yaşı otuzu geçmemişti…’’tabi ki ülke halklarına hakim olanların eziyeti babamız üzerinde de uygulandı.’Kara liste’ye alındıkları malum olunca,yakın dostları ve mahalle halkının tavsiyeleri üzerine tekrardan Kaşgar’a hicret etmeleri uygun görüldü.Tahminen bir yıl sonra geri döndüler.Bunun sebebini yazdıkları satırlarda kendileri şöyle anlatıyorlar:’’Bu yerde ne kadar dursam da,benimle işbirliği yapacak,gelecek hakkında ıstırap duyan,bir kişi olsun,göremedim.Afganistan ve Hindistan hudutlarındaki boşluktan faydalanıp o taraflara geçmeyi düşünmüş isem de,yalnız hayatta kalma düşüncesiyle,çoluk çocuğumdan ayrılıp,sevgili vatanımı düşman elinde bırakarak gitmeyi kendime yakıştıramadım.Şunu bilmek gerektirir ki;Kuran’ın hükmünü,Resulullah’ın yolunu doğru anlamayarak dine ihanet eden,iki dünyasını da kaybedip öz vatanında aşağılanma görerek yaşayan sahte Müslümanlara göre;ilmi,fenni,medeniyeti iyice öğrenip,bütün haklara sahip olan kafirler,elbette yeğdir.O gün Uyguristan’ı kaplayan şuursuzluk belasını görünce,buradan ümidimi kesip,çaresiz tekrar alevlenmiş bir fitne ocağının içinde yatmakta olan öz yurdum Tokmak’a geri döndüm ki,gölgesinden korkan tavşan gibi her yerden kaçıp pısarak yaşayan,hiçbir hakka sahip olmayan insanlar burada da az değil,Bunlar gibi ben de şehrin dışındaki Şortepe denilen Dungan köyüne yerleşip,çiftçilikle geçimimi sağlamaya karar verdim..’
Ancak iyice güçlenen Sovyetlerin (Kırgızistan’da çoğunlukla komünistleşen Rusların)hakimiyeti altındaki ahalinin hayat şartlarının gittikçe kötüleşmesi ve bu insanların acınacak durumlara düşmeleri,babamızı yine benzersiz ve tehlikeli bir mücadele girdabına itti.Bu konudaki faaliyetlerinin esasen iki boyutunu biliyorum.Bunlardan birincisi;kağıt üzerinde de olsa kabul edilmiş vicdan hürriyetine dair haklardan faydalanıp,İslam dini ve medeniyetini devletin siyaseti makamlarındaki ateizm denilen yabani dinsizliğin küstah hücumlarından korumaktı.Bunu hayata geçirmek için (Nakşibendi tarikatının talebelerinden muvakkaten istisna olarak)halkın isteği üzerine Tokmak’ın büyük camisine imam olurlar ve bir çok zorluğa rağmen İslam’ın etkisini güçlendirmekten büyük ölçüde başarılı olurlar.Aynı zamanda,Resul-i Ekrem’in öğütlerine tam manasıyla riayet ederek,kendi devirlerindeki toplumsal durumu dikkatle tahlil eder,ayrıca minberde konuşabilme imkanını da iyi kullanıp ahalinin siyasi bakışını aydınlatmak için de dinletmeksizin gayret gösterirler.Özellikle kokan muhtariyetinin teşkil edilişi,ve sonra Bolşevikler tarafından zorbaca yok edilişi,basmacılık adı verilen silahlı halk hareketi hakkında tarihi delillerle ispatlanan yazılı hatıraları,bugün bile değerini kaybetmiş değildir.Babamızın fikrine göre;ayaklanmacıların,ne yazık ki bağımsızlık mücadele konusunda tam bir planları yoktu;önderlerinin çoğunun siyasi seviyesi düşüktü ve bunun neticesi olarak da özgürlük hareketinde birlik de mevcut değildi.Sonuç olarak Sovyetler,kendi elimizle kendimize zincir vurdurmaya başarmışlardır.
Babamızın bahsedilen devirlerdeki faaliyetleri,yalnızca dinin korunmasına yönelik açıktan yapılmış işlerle sınırlı kalmıştır elbette.Merhum Azizepaşşe annem bana sözlü olarak demişlerdeki;babamız Kasımovcular hareketi olarak nam salan vatanseverlerin gizli faaliyetlerine de katılıp,bu teşkilatın Bişkek ve Tokmak temsilcisi olmuşlar.ben sadece bu hareketin resmi edebiyatta devrim karşıtı olarak değerlendirildiğini ve Çekiştler tarafından ortadan kaldırıldığının kaydedildiğini bildiğimden,ayrıca babamın bu teşkilatın saflarında yaptığı işler hakkında yeterli bilgiye sahip olmamamdan dolayı bu konuda tahmini sözlerle fazla kelime sarf etmeyi doğru görmedim.Yalnızca belirtmek istiyorum ki;babamız bağımsızlık için mücadeleden:amacı tam olarak belirlenmiş,belirli bir düzeni olan ve fedakarlık ruhuyla donatılmış bir hareketi anlamışlar;böyle bir imkan doğduğunda ise hiçbir zaman bir köşede sükut ederek bakıp durmamışlardır.
1930 yılına gelindiğinde altıncı defa olarak hapsedilirler.Öncekiler kısa süreli olsa da,bu sonuncusu on yıllık bir hapis cezasıdır.Bu zamanlarda hükümlüler Solovki ve Arhangelsk(1)taraflarındaki gidenin geri gelmediği hapishanelere gönderilmeden önce,Taşkent sınırlarındaki toplama kampına kapatılırmış.İşte bu şekilde sürgün edilmelerine sayılı günler kala,Allah’ın yardımıyla Bişkek hapishanesinden kaçmaya muvaffak olurlar.Gizli gizli yol alıp,çok meşaket ve zorluk çektikten sonra,sınırı geçip yine Doğu Türkistan’a (Uyguristan’a)ulaşırlar.Çin hükümetine bağlı olan bu ülkenin Gulca şehrinde durur,belli bir vakit geçtikten sonra,yine dostlarının yardımıyla büyük paralar karşılığında ailesini de yanlarına aldırırlar.Asıl niyetleri bunca azap çektikten sonra Türkistan’dan ayrılıp tamamen Arabistan taraflarına gitmek olmasına rağmen,buradaki siyasi durumun iyice kötüleşmesi ve sınır boylarının sıkı sıkıya kapatılmış olması sebebiyle,buraya yerleşmek zorunda kalırlar.Doğrusu,bu devirdeki SSCB liderleri dünya proleter devrimini sadece arzu etmiyor,bunu yapay olarak başka ülkelerde de sağlanmasının siyasetini güdüyorlardı.Yüzölçümü Özbekistan’dan en az iki kat büyük olan Doğu Türkistan,Çin’in en uç noktasındaki,Sovyetlere komşu batı bölgesi olarak,bu siyasetin sınandığı bir deney meydanına dönüşmüştü.Yerli hükümet,merkezin gafleti sebebiyle,SSCB’de gizlice okutulup hazırlanan veya zaten kızıl ideale sahip Sovyetçi kimselerin eline geçti.Buranın bütün dükkanları,bütün pazarları ucuz kaliteli Sovyet mallarıyla dolduruldu;her tarafta SSCB’deki cenneti andıran hayat tarzı hakkındaki propagandalar artırıldı.Oysa tam bu zamanlarda,dünyanın ilk proleter devletinde kıtlık ve açlık hüküm sürüyordu.
Ne olursa olsun,babamız kısa sürede bilimle hareket eden bilgeliği,fazileti,cesur bir insan olması ve hastalıklara şifa bulan bir hekim olması sebebiyle çoğunluğun itibarını kazanabildiler.Özellikle Özbeklere yakınlık konusunda bir eşi daha olmayan kardeş Uygur halkı ondan samimiyetini esirgemedi,onu başına taç etti.Babamın halkın gözündeki mevkileri,özellikle bütün Müslümanlar ve diğer milletlerin arasında hem güveni ve hem de fikir birliğini sağlamakta gösterdikleri fedakarlıklar neticesinde iyice güçlendi.Bu makama ulaştıklarında,halkın önüne her çıktıklarında hürriyet için mücadele etmek konusundaki gayelerini açık açık anlatmaya başladılar.İşte bu sebepten dolayı,babam 1937 yılında Uyguristan’ın diktatörü ve aslında Sovyetlerin kuyruğu olan maceraperest Çinli general ŞenŞİ-Say tarafından hapse atılıp,sorgusuz mahkemesiz ömür boyu hapis cezasına çarptırıldılar.Ailesine büyük zulümler yaşatılıp,malına mülküne el konuldu.
‘’1937 yılı’’denen meşhur tarih okuyucularımızın dikkatini çekmiş olmalı!Devrimin ithal edilmesi öncelikle kızıl terörün getirilmesiyle başlamıştır.Baskı sistemi o kadar iyi işlerdi ki,Doğu Türkistan’daki öğrencilerine Moskova’daki GPU (Glavnoye Politiçeşkoye Upravleniye)( 2) öldürülmesi saldırılması lazım gelen ‘’Halk düşmanlarının’’(!)listesini verir,bunun icra edilişinin örneklerini’de yerinde gösterirdi.İşte bu kapsamda sadece Gulca şehri itibariyle Sovyet Türkistan’ından kaçmış iki yüzden fazla zavallı muhacir vardı. Bunların hepsi bir gece içerisinde hapse alınıp listeyle karşılaştırıldığında bir kişinin eksik çıktığı görülür.B eksik bizim babamız olup,kendileri bu cellatların gelmesinden birkaç dakika önce büyük ağabeyim Asılhan’ın haber vermesiyle evden iç giyimleriyle kaçmışlar.Bütün ülke çapında arama emirleri çıkarılır.belli bir süre sonra bir sınır kasabasında casuslar tarafından yakalanırlar.Buna rağmen cezaevine ulaşıncaya kadar,yol boyunca onu sırtlarına tabanca tüfek dayamak suretiyle getirmişler.Bir tek Özbek çocuğundan düşmanların nasıl korktuğuna bakarmısınız!
Velhasılkelam,1941 yılında kendini şöyle böyle toparlayan merkezi Çin hükümeti tarafından yürütülen adli soruşturmalar neticesinde babamız hapishaneden çıkarlar.Halk onu çelik iradeli bir kahraman olarak karşılar.Çünkü babamız hürriyet için mücadele yolunda zerre kadar geri adım atmamışlardır.
Bu yıllar SSCB’nin ölük kalım savaşı ile meşgul olduğu,ülkede siyasi ve ekonomik bunalımın yaşandığı yıllardır.ŞenŞit say idaresi çökmüş;halk galeyana gelmiş olup,silahlı ayaklanmalar baş göstermekteydi.Babamız taraftarlarını gizli bir’’bağımsızlık cemiyeti’’etrafında toplayıp,vatanseverler arasında bir hareket birliği sağlarlar.Bu cemiyetin önderliğini yaptığı 7-10 Kasım 1944 silahlı ayaklanması neticesinde Gulca şehri özgürlüğüne kavuşur.Üstünde sadece iki gün geçtikten sonra,Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulduğu törenlerle ilan edilir.Babamız oy birliğiyle on iki bakanlıktan oluşan inkılap hükümeti başkanlığına seçilirler.
Artık Sovyet hükümetinin de tavrı değişmiştir.Böyle zor bir dönemde doğu sınırlarına doyumsuz Çinliler tarafından bir zarar verilmesini önlemek için,yeni kurula İslam devletini gizli olarak destekleme siyasetini benimserler.Cumhurbaşkanı olarak babamız,uzman bir toplum bilimci ve devlet adamı gibi hareket ettiler.Onun önderliğindeki tam anlamıyla milli olan hükümet,kısa süre içinde bağımsızlığını arzulayan halkın menfaatlerine uygun,önemli icraatları hayata geçirdi.Irk,millet,cinsiyet ve inanç ayırımı gözetmeksizin her kişiye özgürlüklerini teslim edilmesi,toplumsal teşkilatların kurulması,halktan alınan vergilerin yar yarıya azaltılması ve eski idarecilerin temelini attığı ekonomik çalışmaların bitirilmesi bu icraatlardandır.
Babamız 1945 yılının 8 Nisanında kurulan Doğu Türkistan milli ordusunun teşkilinde baş rolü oynamışlardı.Gulca ayaklanmasının üstünden beş ay geçtiğinde dağınık ve düzensiz direnişçi gruplardan düzenli bir ordu kurmak mümkün olmuştu.Halkın mili bağımsızlık ruhu,aynen önderleri gibi coşkun idi ki;genel seferberliğin ilan edilmesinin hemen ertesi günü askere yazılmak için yüz bine yakın kişi başvurdu.Bunların çoğunluğu atlı olup,savaş çağrısını işitip gelmişlerdi.Silahlar,yarı gizli olarak Özbekistan ve Kazakistan yoluyla SSCB’nin ilgili idarelerinden nakit altın ve mal karşılığında satın alınmaya başlandı.Çin kuvvetleriyle yapılan ilk çarpışmaların ardından elde edilen çok sayıdaki askeri ganimetler,genç milli ordunun silahlandırılması meselesini epeyce yoluna koydu.Bu inkılap ordusunun kendi içinde Gani Batur (Uygur),Fatik Batur (Tatar),Osman Batur (Kazak),Ekber Batur (Kazak),General Palinov(Rus) gibi korkusuz,cesur becerikli kumandanlar yetişti;Allah onlardan razı olsun.
Ateşli ayaklanma günlerindeki dehası ve elde edilen zaferi sağlamlaştırmadaki askeri yetenekleri herkes tarafından kabul edilen babamız,Cumhuriyet silahlı kuvvetlerinin dayandığı bir dağ gibi olup,milli ordunun savaşçılık kabiliyetini,özellikle de manevi ruhunu yükseltmek için büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardır.Bizzat katılımlarıyla hazırlanan askeri operasyon planları,her zaman başarıyla uygulanırdı.Burada babamızın başka bir eşiz özelliğinden söz etmek gerekirse söylemek isteriz ki;o devrinin benzersiz hatiplerindendi.Arap,Fars ve Türk dillerinin her lehçesi ve her şivesinde bülbül gibi şakıyabilir ve bu dillerde arslan gibi nara atabilirdi.Bilhassa ana dillerinin,bizim henüz ulaşamadığımız sınırsız imkanlardan faydalanıp öyle düzgün bir üslupta konuşurlarmış ki;kendi milletinin dışında,Türkçe’den biraz olsun haberi olan dinleyiciler,onu rahatlıkla anlarlarmış.Bu çalkantılı devrin bir çok şahidinden biri olan Uygur yazar Abdulkadir Zünnun şöyle demişti:’’Töremin konuşmalarını dinlemek için binlerce insan toplanırdı.Söze başlayacağı zaman,etrafa sinek uçsa sesi duyulacak kadar büyük bir sessizlik çökerdi.Konuyu dinleyicilere hemen beyan eder;ayrıntıları kendi bildiklerine veya hükümet emirlerine göre değil;Kur’an-ı Kerim’deki ayetler ve peygamberimizin Hadis-i Şeriflerine göre açıklardı.Ayrıca söylediklerini eski ve yakın tarihimizden reddedilmeyecek deliller göstererek destekler ve elbette konuyu günlük olayların önemli meselelerine,konuşmanın genel çerçevesine uygun olarak bağlardı.Yapılması gereken kati vazifelerden bahseder,bunları başarıyla yerine getirme yollarını gösterir ve dinleyicilere coşkun bir ruh vererek buna inandırırlardı.Konuşma sırasında bağımsızlık yolunda fedakarlıkta bulununlar ve bulunmakta olanların şerefli adları mutlaka zikredilir ve dinleyiciler bundan öyle çok etkilenirdi ki;yüksek binalara,ağaçlara çıkmış olanlar duygu yoğunluğundan dolayı kendilerini aşağı atarlardı’’.
Yirmi bir Sovyet askeri nişanı sahibi olan ve o devirde Doğu Türkistan’a askeri uzman olarak giden Taşkentli Talibcan eke Abidov şöyle diyor: ‘’Alihan Töre cenapları,cengin başlamasından önce askerlere konuşma yaptıkları zaman,yiğitlerin gözlerinden ateşler fışkırır,konuşma çabucak bitse de bir an önce savaşa başlasak diye düşünürlerdi.Hücum emrine kadar onları zor durdururduk.Savaşçılık ruhu olan inanç doruklara ulaşırdı.Töre babam,savaşlar görmüş gerçek bir kumandandılar ve benim gıpta ettiğim yönü odur ki; liderler arasında en talihlisi idiler.Çünkü her asker onu sınırsız bir sevgiyle sever,ona saygı duyar ve hatta ilahi bir güce sahip olduğuna inanarak itibar ederdi.’’
Neticede milli ordu müthiş savaşlarda ardı ardına zaferlere ulaşıp şan ve şeref kazandı.Bunlardan birinde ,1945 yılında bu ordu asker sayısı itibarıyla üç kat daha az olmasına rağmen,merkezi Çin hükümeti tarafından gönderilen tam teçhizatlı seksen bin kişilik Çin ordusunu tarumar etti.Halka ve orduya yaptığı hizmetlerden dolayı Doğu Türkistan Hükümetinin aldığı karar uyarınca babamıza mareşal unvanı verildi.Kısa süre içinde onu bütün ülke halkı ‘’Mareşal Baba’’olarak adlandırmaya başladı.
Doğu Türkistan olaylarına ait destan oldukça uzun olduğundan,anlattıklarımızı özetleyecek olursak,’Üç vilayet inkılabı’’diye ünlenen,rahmetli babamızın önderliğindeki milli bağımsızlık hareketinin Doğu Türkistan’ın geri kalan kısmında kısa sürede başarıya ulaşacağından korkan Can Kay-şek hükümeti barış görüşmelerine oturmaya mecbur oldu.Ancak,olayların bu boyuta ulaşması,yani bağımsız bir Türkistan devletinin kurulması,yeniden iktidara gelmekte olan Mao Ze Dung komünist hükümetinin ve bunları besleyip ortaya salan,ileriyi göremeyen Sovyetler birliğindeki hocalarının hoşuna gitmedi.Neticesinde,haince düzenlenen uğursuz bir planla babamızı 1949 yılı Haziranda önce aldatarak,sonra ise silahlı zorlamayla Gulca’dan çıkarıp götürdüler.Asıl planları onu gizlice yok etmek olduğu halde,bundan Allah korudu ve iki yıl boyu babamızı ev hapsinde tuttular.Sonradan öğrendiğimize göre milli ordu birliklerimiz babamızın geri verilmesini istemişler.Bilhassa Kazaklardan oluşan ordularımızın bunda inat ettiklerini,Osman Batur önderliğinde uzun süre silahlı çatışmalarda bulunduklarını biz sonradan öğrendik.Babamızın ruhları ve soyundan gelenler adına,bu benzersiz mücadeleye girişen ve bu yolda kurban olan kahraman Kazak kardeşlerimize geç de olsa,sonsuz minnettarlığımızı bildirip,aziz hatıraları önünde ebediyete kadar baş eğiyoruz.
Babamızın son otuz yılık ömürleri Taşkent’te geçti.Siyasi faaliyetlerden mecburi olarak uzaklaştırılsalar da;bilimsel sanatsal ve toplumsal faaliyetlerini kararlılıkla devam ettirdiler.Makalemizin başında kaydettiklerimizden dışında,meşhur Macar şarkiyatçı herman Wanbery’nin eseri olan ‘’Buhara yahut Maveraünnehir Tarihi’’ni Osmanlı Türkçe’sinden Özbekçe’ye aktardılar.’’Tarih-i Muhammediye’,’’Türkistan Kaygusı’’gibi önemli eserler yazdılar.Sözü edilen eserleri,gelecek nesillerin maneviyatını çöküntüden koruma;fazilet medeniyetimizdeki ezeli değerleri İslam kültürü ve yakın tarih dersleri vasıtasıyla muhafaza etme yolunda girişilen büyük cihat olarak görmemiz gerekmektedir.Diğer bir eseri olan ‘’Şifaü’l-İlal’’(hastalıkların çaresi),Doğu tıbbının yüzlerce yıllık tecrübesi ile 1937 yılında yazılmış olup,defalarca el konulmuş eşyaları arasından sağ salim kuryulmuş ve bizler için gerçekten önemli bir kitapçıktır.Diğer bilimsel ve sanatsal mirasları gibi bu kitapçığı da bastırıp,halkımıza ulaştıracağız.Bu konu da vatandaşlarımızın hayır dualarını bekliyoruz.

  • 1355 defa okundu.