Prof.Dr Timur Kocaoğlu 
Koç Üniversitesi Stratejik
Araştırmalar Merkezi Müdürü
Çin’in ekonomi ve askeri yönlerden hızla büyümekte oluşu karşısında dünyada biri olumlu, ikincisi olumsuz olmak üzere birbirine karşıt iki ayrı yaygın düşünce görülüyor. Bunlardan birincisine göre, Çin’in özellikle hem ekonomi hem de askeri bakımlardan yükselişi, yakın bir gelecekte dünyayı tek kutupluluktan kurtararak ABD’nin tek başına süper güç egemenliğine son vereceğinden hayırlı bir gelişmedir. İkinci görüşe göre ise, Çin’in büyümesi başta Asya olmak üzere bütün dünyayı tehdit edecek boyutta bir tehlikedir. Çünkü, Çin ekonomik ve askeri üstünlüğünden yararlanarak önce Asya’da sonra dünyanın başka yörelerinde yayılmacı bir politika izleyecektir.
Asya’da nüfus bakımından Çin’den hemen sonra ikinci büyük devlet olan Hindistan ile Avrasya’nın Asya hem de Avrupa sahanlığının büyük bir bölümünü elinde tutmayı sürdürmekte olan Rusya’daki devlete yakın bazı çevreler, ancak Rusya-Hindistan üçlü ittifakı ile ABD’nin Asya’daki ekonomik çıkarları ve askeri varlığının zayıflatılabileceğine samimi olarak inanmaktalar. Onlara göre, ABD’nin uzun eli Asya’dan uzaklaştırıldıktan sonra, yine bu üçlü ittifak sayesinde ABD’nin dünya üzerindeki tek süper güç konumu sona erdirilebilecektir. Halbuki, başka kimselere göre, bugün Çin gerek iç durumu, gerekse dış ilişkileri bakımından dünyanın en önemli tehditlerinden birini oluşturmaktadır.
A- Çin’in İç Durumundaki Politik Sorunlar:
1. Sömürgeler Sorunu:
Çin’in üç sömürge bölgesi var: Toplam olarak 4 milyon kilometre karelik büyük bir alanı kaplayan bu üç sömürge bölgesi şunlardır: Ülkenin batısında Doğu Türkistan (1 milyon 647 bin kilometre kare), güneyinde Tibet (1 milyon 222 bin kilometre kare) ve kuzeyinde İç Moğolistan (1 milyon 178 bin kilometre kare).
1933 ve 1944 yıllarında iki kez bağımsızlığını ilan ederek kurulan 1. ve 2. Doğu Türkistan Cumhuriyetleri girişimlerini silah gücüyle kanlı bir şekilde bastırarak Doğu Türkistan’a hakim olan Çin, özellikle 1949’da komünist rejimine geçtik ten sonra bu bölgeyi tarihte başka örneği az bulunur bir yöntemle Doğu Türkistan Türk halkına karşı hem fiziksel, hem de kültürel soykırım sürdürüyor. Doğu Türkistan’da 1949 öncesi Çinli nüfusu ancak toplam nüfusun %1.5’luk bir oranına sahipken, bugün bu oran %45-50 oranlarına yükselmiştir. Çeşitli kaynakların verdiği bilgiye göre, bu bölgeye her yıl 400 bin yeni muhacir getirttirilerek yerleştirilmektedir. Çin’in hedefi Doğu Türkistan’daki Çinli nüfusu 2020 yılına kadar 40-50 milyona yükseltmektir (Bu bölgede Çin ordusu dışında bugün 12 milyon’a yakın Çinli bulunuyor). Doğu Türkistan’daki Türk nüfusu da Çin istatistikleri az göstermeye çalışıyorlar. Çin resmi kayıtlarına göre ancak 9 milyon gösterilen Türk nüfusunun en az 15 milyon olması gerekiyor (Bölgeden gelen Türk muhacirleri ise, Doğu Türkistan’daki Türk nüfusunun 30 milyon olduğunu ileri sürüyorlar).
Çin hükümeti buradaki Doğu Türkistanlıların kendilerine karşı sürdürülen fiziki ve kültürel soykırıma karşı gösterdikleri direnç, miting ve ayaklanmalarını dünya platformlarında özellikle 11 Eylül 2001’den sonra “Radikal İslam terörü” olarak nitelemeye çalışıyorlar. Ancak, başta ABD olmak üzere Doğu Türkistan konusunda son zamanlarda önemli gelişmeler var. Soğuk Savaş yılları sırasında SSCB’yi çökertmek için “Hür Avrupa / Hürriyet Radyosu” (Radio Free Europe / Radio Liberty)’yi kurmuş olan ve hala onu Prague şehrinde sürdürmekte olan ABD, Çin’e karşı da “Hür Asya Radyosu” (Free Asia Radio)’nu açmış, başta Çince olmak üzere Tibetçe, Moğolca ve Uygurca radio yayınlarını Waşington’dan Çin’e yapmaktadır. ABD Çin ile yaptığı ticari görüşmelerinde sürekli olarak Doğu Türkistan ve Tibet’teki insan hakları ihlallerini gündeme getirmektedir. Yine, Waşington’un siyasi baskıları sonucunda uzun süredir tutuklu tutulan Uygur işkadını Rabiya Kadir’in ABD’ye gitmesine Çin yetkilileri tarafından izin vermek zorunda kaldılar.
Dalay Lama’ların dünya kamu oyu üzerindeki saygınlığı yüzünden Tibet meselesi dünya platformunda önemle ele alınmakta ve Çinli yetkililer çeşitli platformlarda sürekli uyarılmaktadır. Bu yüzden Tibet sorunu, Doğu Türkistan ve İç Moğolistan sorunundan daha geniş olarak dünya kamu oyu tarafından bilinmekte ve izlenmektedir.
2. Siyasi Rejim Sorunu:
Çin’in bugün sömürgeler konusu kadar önemli başka bir sorunu rejimidir. 1949’dan beri katı bir komünist dikta rejimini sürdüren Çin, ekonomi hayatında liberal yenileşmeler getirdiyse de, insanların en temel siyasi hakları konusundaki eski katı tutumunu sürdürmektedir. Çin devletindeki dikta rejiminin korkunç boyutlarını aşağıdaki küçük bir olay çok açık bir şekilde göz önüne sermektedir: Mart 2001’de Çin televizyonu Jiangşi vilayetinin Ganglin köyündeki bir ilkokulda 10 gün önce olan bir patlamada öğrenciler ve öğretmenlerinin öldüklerini duyurdu ve yerel yöneticilerin akıl hastası bir adamın bayram fişekleriyle bu patlamanın sorumlusu olarak gösterdiklerini duyurdu. Halbuki, köylülerle görüşen başka kimseler, bu patlamanın korkunç gerçeğini sonradan öğrendiler: Çin hükümetinin “bedava işçi gücünden yararlanma” politikası dolayısıyla, o ilkokul çocukları bayram fişekleri yapmak zorundaydılar ve bayram fişekleri yapma sırasında okul havaya uçmuştu! (Chang 2001, s. 283-284). Dünyadaki ve bu arada Türkiye’deki bazı ekonomi uzmanları, Çin’in ekonomi alanında nasıl büyük bir mucize yarattığından söz ederler, ama Çin’in çok sayıda ürünü insan haklarını çiğneyerek ilkokul sıralarından başlayarak öğrencilere ve hapishanedeki mahkumlara hiç bir iş ücreti ödemeden bedavaya mal ettiklerinden söz etmezler! Demokrasinin hiç bir kurumunun çalışmadığı, insan haklarının sürekli bozulduğu bir dikta rejimi yalnız Çin’in değil, aynı zamanda dünyanın en önemli konusudur. Demokrasiye geçmemiş bir Çin bir yandan kendi halkı için bir cehennem, ancak dünya içinse büyük bir tehdittir.
B- Çin’in Dış Sorunları:
Çin ile başka dünya devletleri arasındaki güç dengelerini önem sırasına göre, aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:
Çin-Tayvan:
Çin ayrı bir devlet olan Tayvan’ı tanımıyor ve onu kendisinin bir parçası olarak sayıyor. Çin’in dış politikasında “Tayvan” en öncelikli mesele olarak yer almakta ve en yakın gelecekte onu ana Çin’e katma hedeflenmektedir. Çin politikası Tayvan’ı dış politikada yalnızlığa iterek orayı başka ülkelerden soyutlama ve sonunda orayı askeri olarak işgal etme basamaklarından oluşuyor. Eğer ABD ve başka ülkeler güçlü bir ekonomi ve teknolojik silahlara sahip Tayvan’ı yalnız bırakırlarsa, o zaman bir Çin-Tayvan savaşı sonucunda Tayvan’ın büyük kayıplarla Çin tarafından işgali kaçınılmaz olur.
Çin-ABD:
21. yüzyılda ekonomi, politika ve askeri alanlardaki en büyük çekişme ve çatışma ABD ve Çin arasında olacaktır. Çin’in ekonomik ve askeri açılardan hızla büyümesindeki en büyük katkıyı özellikle 1970’inci yıllardan başlayarak ABD yapmıştır. Waşington “Soğuk Savaş” yıllarından başlayarak Hür Dünya Bloğu (Batı Avrupa ve ABD) ile Komünist Bloğu (SSCB ve Doğu Avrupa) arasındaki çekişmede Çin’in Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önleme ve ona ekonomik destek vererek Asya kıtasında SSCB’e rakip bir güç yaratma girişiminde başarılı olmuş, ancak bunun sonucunda Çin’in süper güç olmasını sağlamıştır. SSCB ve ABD arasındaki ikili süper güç çekişmesi sırasında ne Moskova ve ne de Waşington yanında yer almış olan Çin’in bu tutumu, gerçekte SSCB aleyhine, ABD lehine olmuş ve Waşington’un SSCB’yi batı ve güney-batıdan NATO ülkeleri, güneyden İslam ülkelerinin oluşturduğu “Yeşil Kuşak” ve doğudan da Çin ve Japonya ile kıskaca almasını sağlamıştır.
SSCB’nin yıkılmasından sonra ise, ABD’nin karşısında en etkin güç potansiyeline sahip ülke olarak Çin ortaya çıkmış oldu. Çin’in Asya kıtasındaki yayılmacı emelleri onu ABD ile giderek çekişme ve sonunda çatışmaya götürecektir (Brzezinski1997).
Çin-Rusya:
Çin ve Rusya ilişkileri 19 ve 20. yüzyıllarda bazen dostluk, bazen çekişme ile inişli-çıkışlı geçmiştir. Doğu Türkistan üzerinde Çin ile çıkarları çatıştığından bazen bölgeye dolaylı müdahalelerde bulunan Moskova, her seferinde sonunda Çin ile anlaşarak Doğu Türkistan’da desteklediklerini hep yalnız bırakmıştır. Çin’de 1949’da komünist rejim kurulmasına rağmen Mao ve sonrakiler SSCB’den bağımsız yol tutmuş ve uzak doğudan Orta Asya’ya kadar çok geniş alanda SSCB ile Çin’in karşılıklı toprak talepleri bugüne kadar süregelmiştir. SSCB’nin dağılmasından sonra Çin, Rusya’yı ABD ekseninden kendi yanına çekmeye çalışmaktadır. SSCB dönemindeki eski gücünü kaybetmiş bugünkü Rusya’da bazı “Avrasyacı” aydınlar ve çevreler Rusya’nın eski gücünü ancak Çin ile kuracağı bir ittifak ile yeniden kazanabileceğine inanmaktalar (Dugin 2005). Başkaları bu ittifakın Rusya-Çin-Hindistan olarak üçlü olması gerektiğini vurguluyorlar. SSCB yerine kurduğu BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) beklenenleri sağlayamayınca, Rusya bu kez Şanghay Birliği’nde Çin’in gölgesinde ikinci adam olmaya razı oldu.
Rusya’nın Çin’e yakınlaşması ancak Rutin gibi sert ve tek adam yöntemini kullanan yöneticiler döneminde sürebilir, ancak demokratikleşerek özgürleşen bir Rusya Batıyla daha fazla bütünleşebilir ve özellikle kendisinin uzak doğudaki topraklarında yayılmaya yeltenen bir Çin ile ciddi çekişme ve çatışmalara girmek zorunda kalabilir. Çin artan nüfusu için Rusya’nın uzak doğudaki toprakları ve Sibirya’ya büyük gereksinim duymaktadır.
Çin-Hindistan:
Çin ile bir kaç kez savaşmış olan Hindistan’daki bazı hükümete yakın çevreler ve aydınlar Rusya-Çin-Hindistan üçlü ittifakına son zamanlarda fazla sarılmış görüyorlar. Hindistan’ın bu projesi, gerçekte yine Pakistan-Hindistan çekişmesi ve gizli savaşının bir sonucu gibi görünüyor. Soğuk Savaş yıllarında Çin-Pakistan işbirliğine karşılık SSCB-Hindistan işbirliğini yürüten Yeni Delhi, şimdi ABD’ye daha yakınlaşmış olan Pakistan karşısında Rusya-Çin-Hindistan işbirliğine sarılıyorlar (Singh 2005). Dünyanın en kalabalık demokrasi olan Hindistan, bir yandan teknoloji alanındaki başarısı, öbür yandan sefalet halindeki çok sayıda insanı ile tam bir tezatlar ülkesidir. Kendi iç sorunlarını çözememiş bir Hindistan’ın Rusya ve Çin ile nasıl bir işbirliği kuracağı, Hindistan’daki çalışabilen demokratik düzen ile Çin’in dikta düzeninin nasıl bağdaşabileğine kuşkuyla bakılmaktadır.
Bir başka açıdan ise, Hindistan ilerdeki olası bir Çin yayılmacılığı karşısındaki en büyük engeldir. Hindistan’ın bu özelliği onu ister istemez, Çin’e karşı Batı (ABD ve AB) kampında yakın durmaya itecektir.
Çin-Japonya:
Japonya son zamanlarda Çin ile ilişkilerini geliştirme yönünde önemli adımlar atmış olsa da, Çin kendi yayılmacı politikası önünde ekonomik ve teknolojik büyük bir güç olan Japonya’yı her zaman karşısında bulacağını bilmektedir. Japonya’nın ilerde ABD’ye karşılık Çin ile aynı bir ittifakta yer alması olasılığı çok zayıftır. Japonya ilerde de, Çin’i dört bir yandan kuşatma politikası güden ABD’nin yanında yer alacaktır.
Çin-Kuzey ve Güney Koreler:
Hem Kuzey Kore hem de Güney Kore’nin en önemli hedefleri gerçekte aynıdır: O da, iki Kore’nin birleşmesi. Kuzey Kore yöneticileri kendi iktidarlarını elbette Çin’e borçlu olduklarını çok iyi bildikleri gibi, Güney Koreliler de, bu konuda ABD’ye şükranlar. Çin için ise, Kuzey Kore bir rahat soluk alma bölgesi, Güney Kore ise yok edilmesi gerekli bir düşmandır. Çin ilerde Kuzey Kore’yi elinden kaçırırsa, ABD eksenindeki devletler tarafından kuzey cephesinde önemli bir kaleyi kaybedeceğini iyi biliyor. Bu yüzden, iki Kore’nin demokratik bir devlet olarak birleşmesi Çin için büyük yenilgi, ancak başta Asya ve sonra dünya için çok olumlu bir gelişme olacaktır. İki Kore’nin birleşmesi önündeki asıl engel ise, Çin’dir.
Çin-Güney Doğu Asya:
Vietnam, Laos, Tayland, Kamboçya, Malezya, Endonezya ülkeleri kendi geleceklerinin büyüyen bir Çin devi karşısında ne kadar tehdit altında olabileceğini iyi biliyorlar. Bu yüzden onlar bir yandan ekonomi alanında büyürken, başka yandan ise, Çin yayılmacılığına karşı kendi aralarında bölgesel, ama geniş eksende ise, Avustralya, ABD, Tayvan, Japonya ile yakın askeri ittifakta bulunarak geleceklerini güvence altına alabilirler.
Çin-İran:
Çin Asya ülkeleri arasında ilişkilerinde en olumlu durumu İran ile yaşamaktadır. ABD tarafından soyutlanılmaya çalışılan İran için Çin oldukça önemli bir ticaret ortağı ve nükleer teknoloji sağlayan bir müttefiktir. İran için bir Çin tehdidi söz konusu olmadığı için, Çin’in güneydoğu Asya veya Orta Asya’da yayılması projesine kendi çıkarları açısından olumlu bakmaktadır. İran için asıl sorun ABD’dir.
Çin-Türkiye:
Çin yayılmacılığı en çok Türkiye’yi düşündürmesi gerekli bir konudur. Türkiye kendi gözleri önünde Doğu Türkistan’ındaki fiziksel ve kültürel soykırımının boyutlarını bilmektedir, ancak Türkiye’deki bazı etkin çevreler “ucuz tüccar kafası”yla Çin’i Türkiye için en büyük pazar olarak algılamaktadırlar. Halbuki, Türkiye hayal ettiği gibi Türk ürünlerini Çin’e satamazken, Çin’in ticaretteki haksız rekabeti dolayısıyla, ucuz Çin malları Türk mahalle pazarlarını bile istila etmiş ve başta tekstil ve küçük çaplı eşyalar olmak üzere Türk oyuncak sektörünü bir daha bellini doğrultamayacak şekilde öldürmüştür. Çin’in Orta Asya’daki yayılmacılığı eninde sonunda Türkiye’ye de yönelik bir tehdit teşkil edecektir. Geçmiş bazı iktidarların Çin tazyiki karşısında Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlıların bazı faaliyetlerini ve özellikle Türkiye üniversitelerindeki Doğu Türkistan konusunda akademik konferanslar düzenleme girişimlerini bile durdurabilmiştir.
Ancak, Türkiye’nin Çin ile gerçek anlamda “dostane” ilişkiler kurması mümkün değil, yayılmacı Çin politikası Türkiye’yi Batı kampında yer almaya itecektir.
Çin-AB:
AB’nin geleceği son zamanlarda oldukça kuşku yaratmış ise de, AB askeri güç olarak değil, ancak ekonomik bir güç olarak ilerde de ABD’nin yanında yer almak zorunda kalacaktır. Dünya için en kötü oluşum, AB, Rusya, Çin, Hindistan kampı olsa da, böyle bir siyasi oluşumun olasılığı çok zayıftır. Türkiye’yi de içine alarak büyümüş bir AB Asya’da daha fazla söz sahibi olacak ve Çin’in bu kıtada yayılmacılığı en fazla böyle bir Avrupa Birliği’ni tehdit edecektir.
Çin-Orta Asya:
Orta Asya’daki 5 devletin bugünkü zayıf durumu ve oradaki dikta rejimleri Pekin’e rahat soluk aldırmaktadır. Batı Türkistan’daki 5 devletin bağımsız olması en çok Çin’i rahatsız etmişti ve kendi içindeki Doğu Türkistan meselesi dolayısıyla Çin için Orta Asya cumhuriyetlerinin bugünkü zayıf konumda kalmaları en iyi durumdur. Kırgızistan’dan sonra başka Orta Asya cumhuriyetlerinde de dikta rejimlerinin değişerek, bu devletlerin kısa zamanda Türkiye modeli demokrasiye geçmeleri Çin’in gelecekteki yayılmacılığını durdurabilecek en hayırlı gelişme sayılır. ABD’nin şu anda Afganistan ve Orta Asya’daki askeri varlığı bu devletler için Rusya’dan çok Çin’e karşı büyük bir güvencedir.
Prof.Dr.Timur Kocaoğlu*

  • 1419 defa okundu.