İKİ TÜRKİSTAN’IN GURURU
Kutluğ Han Şakirov 
Alihan Törenin oğlu
Bismillahi’ir-Rahmani’r-Rahim
Ulun Tanrımız Allah’a sonsuz şükürler olsun ki;son bir buçuk asır içerisinde hürriyetin o hayat verici şerbetine susayan Türkistan halkının çoğunluğuna hürriyet nasip oldu.Bu sayede şanlı tarihimiz pörsümüş düzmecelerden temizlemeye başlamadık.Maneviyatımızı iyi niyetlerle incelemekte;gerçek insani değerleri büyüklerimizin mirasından,o doğrultuda yaşamak üzere araştırmaktayız.Bu gayretlerden ve çalışmalardan elde edilecek neticeler;manevi olgunluğu,şuurlu veya şuursuz olarak,maddi gelişmeden daha üstün kabul ede gelen ihlaslı halkımız için hava gibi,su gibi gereklidir bu devirde,şiir mirasından örneklerin verileceği yazar ve şair Alihan töre Sağun’nin faaliyetleri ve eserleriyle tanışmak ise,sözü edilen fikre en iyi destek olacaktır,inşallah!’’Her işe sonunda değer biçilir.Her türlü işin esası,sonundadır’’hadis-i şerifinin doğruluğunu tasdik edercesine halkımız,rahmetli babamız hakkında,öncelikle onun eserleri ve çalışmaları ile tanıştıkça bir şeyler düşünmeye başladı.Oysa,tercümesi derin bir ilim ve iğne ile kuyu kazmaya yetecek kadar sonsuz bir sabır isteyen Emir Temur Tarağay Bahadıroğlu’nun kaleminden çıkmış ‘’Temur Tüzükleri’,Ahmed Daniş’in ‘Necvadirül Vikaye’’,Dervişali Çengi’nin ‘’Musiki Risalesi’’gibi eserlerin Özbekçe ye çevrilmesi,Ana Türkistan’ın öz medeniyetinin korunması yolunda tarafsız bir şekilde gerçekleştirilecek büyük hizmetlerin başlangıcı idi.Bu eserlerden istifade etme şerefini yakalayabilenler,bu işi en mükemmel şekilde yerine getiren kişinin yalnızca güçlü bir bilge değil,aynı zamanda önemli bir tarihi kişilik olduğunu ve fark etmeye başladılar .
Bu tür müşahedeleri nasılsa sırlı bir havaya bürüyen sebeplerden biride,onun hakkında halk arasında bir taraftan Kamil bir din adamı’’,’’Mareşal Baba’’,’’Çinli General’’,’’Uygurların hapsedilen padişahı’’şeklinde,bir taraftan ise’’Sovyet düşmanı’’,’’Panislamist ve Pantürkist’’,’’Siyasi kaçak’’,’Stalin’in yakını’’,’’KGB işbirlikçisi’’,’’Özbek Sovyet casusu’’ gibi söylentilerin dolamasıydı.Hükümet yönetiminde yetkili olarak çalışanlar ise,Alihantöre hakkında genellikle susmayı yeğlemekteydiler.
Alihan töre’nin faaliyetleri hakkında ABD,Türkiye,Çin,Rusya gibi çeşitli ülkelerde basılan bilimsel ve tarihi eserlerde hayli malumat verilmiştir.Bunlar,bizim bildiğimiz kadarıyla,önemli eksiklerle doludur.Ciddi ve yansız makaleler,ancak son bir iki yıl içinde Orta Asya cumhuriyetleri,özellikle de Özbekistan süreli yayınları arasında neşredilmeye başlandı.Ne yazık ki,bunlarda bile benzeri yanlışlara yol verildi.’’Tarih konularında kalem oynatırken,bilim adabına göre,tek bir söz bile eklememek veya eksiltmemek farzdır’’diyen babamızın emirlerine riayet etmek,ayrıca şimdiye dek kaydedilen kusurları bertaraf eylemek amacıyla aşağıdakileri açıklama işine giriştim.Ümit ederim ki;bu çalışma,bizde babamız hakkında bugüne kadar yazılan biyografik makalelerin en kapsamlısı olacaktır.
Tarih bilgimize göre;Çar orduları 1881 yılında Türkmenistan’daki Kök Kala istihkamını kanlı savaşlardan sonra işgal ettiler ve bundan sonra çeyrek asır,belki ondan da fazla bir süre devam eden çarpışmalar ve istilaların ardından bütün Türkistan,sömürge haline getirildi.Vatanımızın hürriyetinden ayrıldığı,kulluk karanlığında boğulduğu şu devirde,bir Nevruz günü Kırgızistan’daki Tokmak şehrinde,bir Özbek ailesinin ikinci oğlu,yani benim babam Alihantöre dünyaya geliyordu.Annesinin ismi,Narbüvi olup;maalesef kendisi hakkında bildiklerim şimdilik pek azdır.
Babaları Şakirhantöre,aslen Andicanlı’dır.Kendileri,Nakşibendi tarikatına mensup bir din alimi olup,Şakirhoca İşan namıyla da bilinirdiler.Büyük dedemiz Muhammed hoca,onun babaları Miriiyazhoca ve bu silsileden yirmi küsürüncü dedemiz Kılıç Burhan imişler ki;bunların mezarları bugün hala Özgen şehrinde dimdik ayakta durmaktadır.
Tokmak şehri hakkında birkaç söz:
Bu kent kadim Türk yurtlarından biri olarak kabul edilen ve Karahanlılar devrinde başkentlik yapmış kutlu Balasagun şehri Kalmaklar’la yapılan benzersiz savaşta harap olunca,onun hemen yanı başında kuruldu.Sanki vakitsiz vefat eden anasının başucunda hüzne boğulan vefalı evlat gibi.Babam kendi şehirlerinin geçmişteki az rastlanır ve şanlı tarihini çok iyi bildiği için,ona karşı büyük bir saygı beslerlerdi.Ayrıca sonraları bu mübarek şehrin adını kendilerine mahlas isim olarak da almışlardır.Sovyet şarkiyatçıları ‘’Balasagun var mı,yok mu?’’diye tartışırlarken,babamız bizleri doğdukları bu şehrin harabelerine götürmüşlerdi.O yerleri gezmiştik.Burada 70 bin kişi şehit olmuş;onların mübarek kanlarını döktükleri yerlerde diz çöküp oturarak Kur’an okumuş,ruhlarına bağışlamıştık.Yeri gelmişken şunu da söylemek isterim ki;biz Özbek Türkleri;1924 yılında alınan kararla verilen’’-istan’’ların dar hudutları içinde yaşaya gelmiş değilizdir.Bütün Orta Asya bozkırlarında ve hatta daha dışarılarda gezip dolaşmış,büyük millet olmanın şan ve şerefinden nasibini almış bir halkız biz.Eğer saymaya başlayacak olsam göreceksiniz ki,bizim bugünkü Cumhuriyetimizin dışındaki şehirlerimiz,kentlerimiz;içeridekilerden çok daha fazladır.Bu şehirlerin şöhretleri de hiç azımsanamaz.Kendisinden bir nişan olarak geride Tokmak’ı bırakan Balasasagun da;Taraz (Evliya Ata),Türkistan,Farab,Hocend,Herat,Sayram (Saryam) gibi tam bir Türk yurduydu.
BABAMIZIN ÇOCUKLUK VE DELİKANLILIK YILLARI:
Bu bölüme lirik bir dil kullanarak başlama isteğindeyim;zira okuyucu için de bu makul olacaktır.Tasavvur edelim:geçen asrın sonlarında avlusu geniş,bahçeli bir Özbek evi.Yer tandırından ateş yakılmış;ninemiz ekmek yapma hazırlığında.beş yaşındaki oğulları Alihan töre, annesinin etrafında oynayarak dolaşıyor.Anne,bir anlık eve girip çıkıncaya kadar çocuk ortadan kaybolur.Birden bire,damardaki kanı donduracak bir feryat işitilir:’’-Eyvah,çocuğum mahvoldu yandı!’’.Yalınayak koşarak çıkan Şakirhantöre,yer tandırına doğru atılır.Gözüne adeta yarı düş gibi görünen tandırın içinde,korların üstünde debelenmekte olan evladını görür.Çekip çıkarırlar.İster inanın,ister inanmayın;çocuk sapasağlamdır ve yanmışlığın izi bile yoktur.Olaya şahit olan aksakallar şöyle demişlerdir:’’-Bir keramet hasıl olmuştur,inşallah!bu oğlan ateşte yanmaz,suda boğulmaz bir vatan evladı olacak,garip dinimize kuvvet verecektir!’’
Aradan bir yıl kadar geçtiğinde yaşanan başka bir olay şöyle cereyan etmiştir:Kurban bayramı günleri idi.Bir grup çocuk sevinç içinde,gürültü patırdı çıkararak mescidin yanından geçerler.Bu gruptan sade bir çocuk ayrılıp,caminin giriş kapısının önünde durur.İçeriden gelen ve’’hu Allah,hu’’makamında söylenmekte olan zikir sesi onun benliğini sarar;bütün vücuduyla birlikte titrer;gözlerinden oluk oluk yaş akar.Bu haldeyken zikir halkasına doğru yaklaşır.Dervişlerden en yaşlısı bunu görür ve çocuğu kucaklayarak zikir halkasının ortasına koyar.Çocuk ancak bundan sonra yavaş yavaş kendisine gelir ve oracıkta incecik sesiyle zikre katılır.
Çocukluk yılarında unutulmaz bir hatıra olarak kalan başka bir olay da dikkate değerdir.Şöyle ki:Babamız 10-11 yaşlarında dedemizden hediye olarak güzel bir kulun almışlar.Onun şefkatle besleyip,yıkayıp,tarayarak büyütüp de bir tay haline getirdiği günlerin birinde çocuklar koşarak gelirler ve şöyle derler:’’’-Alihan!Buradan geçen Rus Kazakları tayını götürüyorlar’’.Burada şunu hatırlatmak gerekir ki;Rus Çarlarının şımarttığı Kazakiler,o zamanlarda yerli halka ait arzu ettikleri eve girip,istedikleri şeyi çekip alır;halkın büyük ve küçükbaş hayvanlarının yanında atların da sürüp götürürlerdi.Bunların kılıç oklarından sağ kurtulan mağdurlar ise,dertlerini kime anlatırlarsa anlatsın,faydasız kalırdı.
Böyle bir zulme dayanamayan babamız,dedemizin ve ninemizin feryatlarına aldırmadan,başka bir ata binerek Kazakilerin arkasından yetişir ve can havliyle tayın boynundan sıkı sıkıya kucaklarlar.Yediği dayaktan başı gözü morarıp,kamçı darbelerinden kan revan içinde kalsa da onu tayından ayıramazlar.Sonunda Kazakiler,ahalinin toplanmakta olduğunu görüp,onca ganimetten vazgeçerek küfrede küfrede çekip giderler.
Babam rahmetliden geçmişe ait bundan başka ilginç olaylarda işitmiştim.Ancak,sözü edilen bu üç olay,acizane benim yorumuma göre,bir bütünlüğe sahiptir.Yani bu olaylar,yurdumuzun başına kara günlerin çöktüğü o yılarda,Ana Türkistan’ımızın bağrında ateşte yanmaz,suda boğulmaz,düşmana baş eğmez evlatlarından birinin aydınlık dünyaya gelmesini sağlamıştı.
İşte böyle bir ortamın hüküm sürdüğü bir devirde Şakirhantöre,evlatlarını esaretin iğrenç etkisinden kurtarmak,ayrıca iyi bir İslami terbiye almalarını sağlamak maksadıyla iki delikanlı oğlu Alimhan ve Alihan’ı Mekke şehrine götürerek okula yerleştirir;kendisi de belli bir süre orada kaldıktan sonra geri dönerler.Tahsil yılları oldukça verimli geçer.O zamanlarda Mekke ve Medine’deki eğitim yurtlarının müderrislerinin ekseriyetinin Türkistanlı olması sebebiyle,babamız gurbette fazla sıkıntı çekmemişler.Yeri gelmişken söylemek gerekir ki;vatanlarımızın asırlar boyu bütün Arap alemine bilim öğretmiş olup,bu mübarek gelenek bugün bile devam ede gelmektedir.İslam medeniyetini bu denli yüksek seviyede geliştirip,insanlık kültürüne de aralıksız şekilde katkı sağladığımıza göre,bundan haklı olarak gurur duymamız lazımdır.
Saygı değer babamız,yaradılışından ilim aşığı oldukları için Mekke ve Medine’deki talebelik yıllarında Arap,Fars dillerini fesahat ve belagat derecesinde öğrenebilmişlerdir.İlahi ilimlerden tefsir,hadis;ayrıca fıkıh(İslam Hukuku) ve mantık sahalarında eğitim almışlardır.Siyaset ve savaş ilmine duydukları ilgi de bu yıllarda doruğa ulaşmış olmalı ki;babamız boş zaman buldukça Osmanlı Türklerinin askeri bölüklerinin bulunduğu karargaha gider,bazen sabahtan akşama kadar askeri talimleri ,çalışmaları,topları ve silahları büyülenmişçesine seyredermiş.
Arabistan’daki tahsil belli bir seviyeye ulaşınca,dedemizin teşebbüsüyle bu iki oğlu eğitimlerini Buhara’daki Emir Alimhan Medresesinde devam ettirirler.Bilime bağlılığın derecesi o kadar yüksektir ki;uzun yıllar vatanlarını görmeyen bu iki oğul,eve sokulmaksızın,doğrudan Taşkent’ten Buhara-yı Şerif’e götürülür.
Babam burada yukarıda zikredilen ilimlerin yanı sıra şiir musiki, coğrafya, hendese, astronomi, tarih ve tıp ilimlerini de en iyi şekilde öğrendiler.Öğrencilik yıllarının bu kadar başarılı geçmesinin sebepleri üzerinde duracak olursak;buradaki birinci müsebbip elbete Allahu Teala ise;sonraki sebepler,o anne babanın evlatlarını Kur’an-ı Kerim’in ‘’İlim öğrenmek erkek ve kadın bütün Müslümanlar için farzdır’.buyruğuna uyarak hareket etmek suretiyle bilime ciddi bir şekilde özendirmeleri ve bunun semereli bir neticesi olarak da babamızın kendilerine has ders çalışma metotları ile gayretleridir.Öğrenilen bilgileri yalnızca seher vakitlerinde tekrar etmek;ders çalışırken karnı tok tutmamak;zor konuları çözümlenmesinde başarılı öğrencilerle görüş alışverişinde bulunmak suretiyle sonuca ulaşmak;müderrislere,onların manevi saflıklarına,ilimlerinin derinliğine ve öğretimdeki kalitelerine göre kıymet vermek;hocalara sadıklık;bir dersi tam anlamıyla anlamadan diğerine geçmemek gibi metotlar,babamın kendi söylemesine göre,sözü edilen üslubunun kaidelerinden idi.Oysa,yalnız Şakirhantöre’nin değil belki de bütün Türkistan ahalisinin bu devirde aydınlığından ümit beslediği Buhara-yı Şerif’teki eğitim öğretim seviyesi,kendi çağdaşlarına göre oldukça gerideydi.Bu konuda kendi hatıraları arasında şöyle sözler bulunmaktadır:
’’XX.asrın başında Buhara’da yönetim sistemi tamamen çürümüş olup,eğitim öğretim işleri ise Ortaçağdaki gibiydi.İki yüzden fazla medresede pozitif bilimlerle ilgili dersler verilmemekteydi.Bu sahaların uzmanı olan müderrisler,kendi evlerinde gizlice özel dersler verip,başka işler yaparak geçimlerini sağlamaya mecburdurlar.Emir’in Petersburg’daki patronları ancak böyle bir durumdan memnun olurlardı.Medreselerde oda satın alıp yalnızca namlarını yürütmek,hayatta zevk almanın bir başka türüne dönüşmüştü.Oysa liyakatlı vatan çocukları,değerli ömürlerini rutubetli ve karanlık odalarda,sıkıntı içinde Arap ve Fars dillerini öğrenmek için harcar,harap ederlerdi.Çünkü bütün ders kitaplarımız bu iki dilde yazılmıştı.Temel bilimler bırakılmış olup,öğrencilerin çoğunluğu fıkıh eğitimleri alırlardı ki;bu biçarelerin son amaçları kadı olmak ve bu şekilde geçinip gitmekti.Bizimle aynı sınıfta olan Sadriddin Ayni de bu ‘’edebi talebeler’’den olup,zengin molla çocuklarının hizmetçiliğini yapan bir odacıydı.Ağzında sigara düşmez,her boş kaldığında satrançtan ayrılmazdı.sağlığını da kaybetmişti.
Kendim de bunlar gibi bir yarım molla olmamak için,medrese derslerini en iyi şekilde öğrenmenin yanında,başka fenler konusunda da,uzman kabul edilen müderrisleri bulup,ücretlerini ödeyip,özel dersler aldım.Resmi ve gayri resmi olarak yasaklanan edebiyatlara ilgilendim;Türk ve Tatar gazetelerini ve dergilerini düzenli olarak okudum.Şunu bildim ve benimsedim ki;gerçek bilim adamı olabilmek için beşikten mezara kadar olan vakit içine dinlenmeden okumak,okumak ve altyapıyla çalışmak lazımdır.’’
Velhasıl,XX.asrın 10’lu yıllarının başında bu ağabey kardeş,Buhara daki eğitimlerini tamamlayıp,hocalarının hayır dualarını alırlar.Babamız,öğrendiklerini bilimler içinden birinde pratik uzmanlık seviyesine ulaşmışlardı.Bu da meşhur Doğu Tıbbı’ydı.
Anlattıklarımızın bu bölümü yukarıdaki sözlerle sınırlı tutmamız halinde,Alihantöre öğrencilik yıllarında etrafındaki olaylardan uzak durup sadece ilim öğrenmekle uğraşmışlardır,şeklindeki eksik bir sonuca ulaşabilecektir.Onun için ilave etmek isterim ki bahsedilen dönemde babam genç olsalar da aynı zamanda gayretli bir sosyal bilimci olarak yetişmişlerdir.Mesela,onun kendi örnek hayatı ve girişimleri sayesinde öğrencilerin hocalarıyla ilişkileri ciddi olarak düzelip,çoğu medrese arasındaki kopuk münasebetler de olumlu yönde değişmeye başlamıştır.Buna da bir olay vesile olmuştu.Bir gün,her zaman ki günlük derslerini bitiminde talebelerden birisi,o anda orada bulunmayan uzman müderrislerden biriyle kalabalığın içinde,kendisinin fiziksel noksanlığını ileri sürerek’’zenci’’diye alay eder ve ona hakaret etmeye başlar.Babamız bunu engellemek ister.Aralarında sert kavga başlar;bu ikisi kan revan içinde kalıp ölecek duruma gelmelerine rağmen dövüşmeye devam ederler.Sonunda diğerleri bunları ayırır.Gürültüyü işiten baş müderris geri döner ve dilini yutmuş gibi duran öğrencilerini azarlar.Bir talebe kavganın hangi sebepten çıktığını açıkladığında,müderriste büyük değişme olur.Durduğu yerde diz çöküp,herkesin önünde her tarafı mosmor olmuş şakirdin karşısına kadar diz üstünde yürüyerek gelir ve onun ellerinden öper.Gözlerinden oluk oluk yaş boşanırken boğuk bir sesle şöyle der:’Alihan,büyük bir alim olacaksın!’rengi kara da olsa benim sevgili üstadımdır’diyerek benim için kavga etmişsin.Ben artık senin üstadın değil,kara kulunum!’’Üstat ve talebe karşılıklı ağlaşırlar;bunlara orada toplananlar da katılır ve topluca duaya el açılır.Bu günden itibaren medrese ortamı iyice samimileşmeye başlar….
Bundan başka,babamız Buhara’daki Sünni mezhebine mensup talebeler tarafından kabullenilmiş yürekli önderlerden biriydi de.Bu devirde devlet dairelerinde Buhara halkına kadar her yerde yayılmakta olan Şiilik ile mücadelede talebe hareketleri etkili bir rol oynuyordu.Babam rahmetli bu hareketlerin en önünde,hayati tehlikesi en fazla olan saflarında olmuşlardır.Ancak,aradan çok geçmeden,mezhep çatışmalarının Müslümanları gerçek düşman karşısında zayıf düşürdüğünü anlayıp,bu konudaki zıtlıkların gündemdeki siyasi durum içinde üçüncü,dördüncü sıradaki meselelerden olduğunu kabul ettiler ve Müslümanlar arasındaki birliğe her şeyden fazla önem vermeye başladılar.Mevcut siyasi hareketlerin ve partilerin prensiplerini dikkatle öğrenmiş olsalar da,herhangi bir parti veya teşkilata üye olmaktan uzak durdular.Avrupa hayranlığının şuurlu karşıtı oldukları için Batı sosyal demokrasisinin ve onun Bolşevik Rus varyantının da ülkemiz için en zararlı,Türkistan için tamamen yabancı bir sistem olduğunu savundular.
Kendi şehirleri olan Tokmak’a geri geldiklerinde,büyük bir dini eğitim faaliyetiyle samimi olarak uğraştılar.geçimlerini ise helal baba mesleği olan çiftçilik ve hekimlikle sağladılar.
Bu arada Birinci dünya savaşının başlamasıyla Çar idaresi yerli ahaliyi cephe gerisinde (veya bizzat cephede)kullanmak için seferberlik ilan etti.İşte böyle bir siyasete kesin olarak ve açıkça karşı çıkan babamız,ahaliyi boyun eğmemeye ve evlatlarını vermemeye çağırır.Bunu bahane bilen Çarın gizli polisi,baskı faaliyetlerine başlamışsa da,halk tepkisinden korkarak babamıza bir zarar veremediler.
1916 yılında Türkistan’da çarlık Rusyasının zulmüne karşı seri halk ayaklanmaları oldu.Babam Kırgızların silahlı başkaldırı hareketlerine faal olarak katıldılar;ancak ayaklanma vicdansızca bastırılınca siyasi kaçak olarak Kaşgar’a gitmeye mecbur oldular.1917 yılındaki Ekim İhtilalinden sonra Bolşevikler,hürriyetler konusunda vaatlerde bulunup,bunu bütün dünyaya ilan edince,babamızda ümitlenerek vatana geri dönerler.Ancak çok geçmeden gerçeklerin tamamen farklı olduğu ortaya çıkar.Sınıf mücadelesinin gerçek hayattaki görüntüsü olan kızıl terörün saçtığı dehşet neticesinde,yerli halkın bütünüyle katledilmesi,dindar ve genel olarak bütün okumuş zümrenin sistemli olarak yok edilmesi,meydana getirilen yapay bir açlıkla ahalinin ekonomik açıdan yeni idarenin hiçbir hakka sahip olmayan kulları haline dönüştürülmesi gibi dehşet verici faaliyetleri gören ve en önemlisi halkın ekseriyetinden farklı olarak bunu en iyi şekilde fark eden babamız,Sovyetlerin tabii düşmanlarından biri haline gelir…
Devam edecek

  • 949 defa okundu.