MİLLİ MÜCADELE YÖNTEMLERİ VE İSA YUSUF ALPTEKİN
Alimcan İnayet 
Doç.Dr.Alimcan İnayet
Ege Üniversitesi

Milli mücadelenin çeşitli yolları ve yöntemleri vardır. Silahlı mücadele, siyasi mücadele, diplomatik mücadele, edebi mücadele en çok bilinen belli başlı yöntemlerdir. Bunların yanı sıra ekonomi, eğitim, sanat ve spor da önemli mücadele alanlarıdır. Milletimizin yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerinden Mesut Sabrı Baykuzu, Muhammet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin(Aşağıda bu zatlardan “üç efendi” diye bahsedilecektir) söz konusu yolların bir çoğunu kullanmışlardır. Bunlardan Muhammed Buğra önce silahlı mücadele yöntemini kullanmış, iç ve dış dinamiklerin baskısı yüzünden bu işte başarılı olamayınca, siyasi mücadele yolunu tutmuş, bu mücadelesini edebi mücadele yöntemiyle desteklemiştir. Mesut Sabrı Baykuzu, başlangıçta eğitim mücadelesini tercih etmiş, sonra siyasi mücadeleye yönelmiştir. İsa Yusuf Alptekin ise başından beri siyasi mücadele yöntemini kullanmış, bu mücadelesini sanat ve yayın faaliyetleriyle desteklemiştir. Bu yöntemlerden siyasi mücadele, insanın zeki, uyanık, soğukkanlı, sabırlı, basiretli, demokrat ve mütevazi olmasını talep eder. İsa Bey bu meziyetlerin pek çoğuna sahip biriydi. O son derece demokrat bir zattı. Fikir ve düşünce yapısı bakımından tamamen zıt olan kimselerle aynı ortamda yan yana çalışabilmiş ve rakiplerinin dahi takdirini kazanmıştır. Bilindiği 1946 yılında Urumçi’de Birleşme hükümet kurulmuştu. Yönetim kurulu listesindeki Türk kökenli kadrolardan şu isimler vardı: Ahmetcan Kasımı, Abdukerim Abbasov, Seyfettin Azizi, Burhan Şehidi, Muhammed Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin. Bu insanlar fikir yapısı ve temsil ettiği ideoloji bakımından birbirinden çok farklı özelliklere sahipti. Bunlardan Ahmetcan Kasımı, Abdukerim Abbasov, Seyfettin Azizi başından beri komünist ideolojisini benimsemiş ve bu ideolojinin milleti ve vatanı kurtarabileceğine samimi olarak inanmış kimselerdi. Dolayısıyla İslami faaliyetlere ve Türkçülüğe şiddetli karşı idiler. Seyfettin Ezizi kendi anılarında şöyle yazar: “ABD emperyalizmi yine yeni bir suikast planladı, onlar kendi asiliğinden korkup yurt dışına kaçmış olan Mesut, Muhammed Emin Buğra ve İsa gibi sadık uşaklarını, pantürkist, burjua milliyetçilerini 1946 yılında Şincang’a saldılar”. “Bu üçünün ortak özelliği, milliyetçi olmalardır. Temel düşüncesi Sovyetlere ve komünizme karşı olmaktır”. “Onların arzusu pantürkizmi yaymak, “Türkler devleti”ni kurmaktı. Pantürkizmin programı Doğu ve Batı Türkistandaki bütün Türkçe konuşan halkları(Türkiye Türkleri de bunun içinde) bir bayrak altına toplayarak bir bütün Türk imparatorluğunu kurmaktır” . Seyfettin anılarında “üç efendi”yle olan fikir ayrılığını şöyle anlatıyor: “Onlar bize Sovyetler Birliği taraftarları diye telin ederlerdi. Biz öyle olduğumuzu inkar etmiyorduk” . “Biz gerçekten Sovyet yanlısı idik. Sovyet hükümeti ve Sovyet komünist partisi sadece Sovyet halkı için değil, dünya halkına gerçek kurtuluşun yolunu göstermiş tek Sosyalist ülke idi” . “Onlar bize devlete karşı gelenler derlerdi. Biz devlete karşı değil, devletin müstebit hükümranlar grubuna ve onların milli zulmüne karşıyız derdik” . “Onlar milliyetçi Çin(Guomindang) anti devrimcilerine, Çangkaişek’e diz çöküp secde ederek onların “himmetiyle” “elde etmek istediği, az sayıdaki milli hükümran sınıfın zulmünü güçlendiren sözde “Türkistan” kurmayı düşlüyorlardı . “Biz isek onlara doğrudan karşı çıkarak Şincang meselesi, Şincangdaki milletlerin kurtuluş meselesi sadece komünist partinin yönetiminde tamamen çözülür diye bakıyorduk” . “Mesutlar halkın özgürlüğünü “medeniyet akartış”(kültür aydınlanması) aracılığyla elde etme şeklindeki burjua ideolojisinin propagandasını yapardı” . “Nenjingde Uygurca dergi çıkarırken bu maksatla çıkarmıştır. Onlar ezenleri adil olmaya çağırırdı, halkı uslu olup bilim almaya çağırırdı” . Seyfettin Azizi her ne kadar biz devlete karşı değildik dese de, Ahmetcan Kasımı başkanlığındaki Üç Vilayet hükümeti temsilcileri Milliyetçi Çin’in Nenjingde düzenlediği “Milli kurultay”a katılıp “Zhonghua Minguo içinde Şincang’ın adını “Şarkiy Türkistan Cumhuriyeti” olarak değiştirip yüksek derecede kendini kendi idare etme hakkı vermesini talep ederiz” diye teklif sunması Üç Vilayet temsilcilerinin gönlündeki bağımsızlık arzusunu yansıtmaktadır Çin kaynakları “üç efendi”nin işlediği suçlar olarak şunlar sıralar: “Bir, onlar Muhammed Emin’in “Şarkiy Türkistan Tarihi”ne sarılıp, bazı bölücüleri toplayıp antidevrimci kitap yazarak tarihi saptırıp vatanı parçalamak istediler. İki, Altay neşriyatını kurup pan-islamizm, pan-türkizmi kuvvetle teşvik ettiler. Üç, Uygurca “Erk”(Özgürlük) Gazetesi”, “Meş’el Gazetesi”ni çıkarıp her günkü sayısının başına “Millitimiz Türk, dinimiz islam, yurdumuz şarki Türkistan şeklindeki sözleri bastılar. Dört, Muhammed Emin ile İsa bir kütüphane açıp Türkiye’den pan-islamizm, pan-türkizmi teşvik eden pek çok kitabı getirttiler. Beş, Pan-islamizm, pan-türkizm teşkilatlarını organize ettiler. Altı, sözde “Alfabe Birliği hareketi”ni kuvvetle teşvik ettiler, gerçekte Uygur dilini Türkleştirdiler. Bunun için onlar, Türk dilinin birliğini sağlayan araştırma sınıfları organize ederek Uygur dilini Türkleştirme tasarısını düzenlediler” . Çin kaynaklarının sıraladığı bu maddeler, gerçekte, “üç efendi”nin kullandıkları mücadele yöntemleriydi. Bunların dışında, İsa Bey ve Muhammed Emin o dönemde bir sanat ekibi kurarak Çin’e Doğu Türkistan kültürünü tanıtmak ve Uygur kültürüyle Çin kültürünün farklı olduğunu ortaya koymak için göndermişlerdir. Burhan Şehidi’nin anılarına göre, İsa Yusuf Alptekin ve Muhammed Eminlerin planlamasıyla kurulan Şincang Medeniyet Sanat Ekibi İsa Bey’in eşi Fatma Hanım başkanlığında Nenjing’de sahna almış ve gösteriye Çangkaişek de katılmıştır. Sonra bu ekip Şanhai, Tayvan gibi pek çok Güney Asya bölgelerini dolaşmıştır. Bu ekibe refakat eden Burhan Şehidi’nin ifadesiyle bu seferki sanat ekibi şan şöhretle dönmüştü. Ekibin gösterisi büyük alkış toplamıştır. Burhan Şehidi bunun böyle olacağını “Muhammed Emin, İsalar da tahmin etmemişti” diyor . Yani “üç efendi” milli mücadelede sanattan da büyük ölçüde yararlanmışlardır. Milli eğitim de en önemli mücadele yöntemlerinden biridir. “Üç efendi” başından beri bunun farkındaydılar. Muhammede Emin, Mesut hükümeti döneminde Şincang Enstitüsünde tarih öğretmenliği yapmıştır. Burhan Şehidi ise bu Enstitünün müdürü olmuştu. Onun verdiği bilgiye göre, Muhammed Emin derste şunları anlatıyordu:“ Şarkiy Türkistan 10 bin seneden beri Uygur milletini yurdudur. Onun için, Şarkiy Türkistan’a sadece Uygurların sahip olma hakkı vardır. Diğer milletler dışarıdan gelip yerleşmiş milletlerdir. Onların sahip olma hakları yoktur...”. Bunun üzerine, Burhan Şehidi şöyle diyordu:“ Şincang iki bin yıldan beri Çin’in bir parçasıdır. Çin sadece bir milletin değil, bütün milletlerin Çin’i olduğu gibi, Şincang da sadece bir milletin değil, bütün milletlerin Şincangidir” . Görüldüğü gibi, Burhan Şehidi tamamen Çin yanlısı bir düşünce yapısına sahipti. Mesela, o 1933 yılında Hoca Niyaz Hacı’nın temsilcisi olarak Urumçi’ye gelen Kerimhan’a yazdığı mektupta şöyle demiştir: “Şincang bağımsızlık denen yanlış yola girmemelidir, bağımsızlık gerçekte emperyalistlerin suikastıdır... Eğer emperyalistlere dayanarak bağımsız olacağız derseniz, Şincang halkı emperyalistlerin demir pençesi altında kalacaktır” . Burhan Şehidi’nin bu görüşü 1930’lu yıllardaki Hoca Niyaz Hacı’nın görüşünü hatırlatmaktadır. Hoca Niyaz Hacı “Yengi Şincang” adlı haftalık gazetenin 11 Ekim 1935 tarihli 25.sayısında yayınlanan “Hoca Niyaz Hacı’nın Hitapnamesi” başlıklı yazısında şöyle diyor: “...ben halkımı zulümden kurtarmak için zalimler ile acımasızca savaştım, adaletperver, hakkaniyatçı büyük liderimiz Şeng Doben cenapları da zalim kan içicilere karşı benimle dost oldu. Neticede zalimlerin tozu havaya savruldu... Şimdi halkımız sakinleşti, tefrikalar son buldu. Halk iktisadi hayatını iyileştirip bütün gücüyle zengin olmaya girişti. Şincangdaki 13 millet siyasi, iktisadi, medeni ve dini cihetlerde eşit haklara sahip oldu. İşte bu durumu görmek istemeyen, gerçeklere gözünü kapatan bazı insanlar kendilerini lider sanan bazı kişiler dışarıda ve belki de gizlice kendi içimizde çeşitli fitne fesatları yaymaktadır. Son zamanlarda bazı alınan haberlere göre, yurt içinde çeşitli dedikodular yayılmış gibi. ‘Hoca Niyaz Hacı Çinlilere satıldı, Uygurlar bağımsız olmaları gerekti. Sovyetler hükumeti Şincang’ı ele geçirmek istiyor, inkılap sonuçsuz kaldı, bizi Çinliler ezmekte’ gibi töhmet iftiraları yayanlar da var gibi. Bu hayalperest, fitneci, hainler düşünmüyorlar mı? Şincang’daki 13 millet 13 parça olursa, hangi maksada ulaşmak istiyorlar? Parça parça olmak demek bir taraftan içerideki düşmanlığı artırmak, diğer taraftan emperyalistlerin kapanına düşmek demek değil mi? Bu hainler görmüyorlar mı? Çin’den ayrılıp bağımsız olun diye, Japonya Mançurya’yı mustemleke etti. Böyle deliller çok”. “Hepiniz ve bütün halkımız şunu iyi bilsinler ki, ben savaşırken Uygurlar’ı hükumet yapayım, kendim onlara padişah olayım, başka milletlere karşı geleyim diye savaşmış değilim. Ben halkın hayvan gibi ayaklar altına alındığını görünce zalimleri yok edip başkaları ile birlikte bütün milletlerin haklarını koruyan adaletli hükumet kurulsun diye savaşmıştım. Ben şimdi bu maksadıma yettim”.“Ey aziz Uygur milletim, geliniz, Şincangdaki 13 millet birlikte bir safa geçip hepimiz bir insanmış gibi emperiyalistlere karşı koyup, Hakan(Çin) memleketinin birliği ve bölünmezliği için, Şincang’ı büyük Hakan(Çin) cumhuriyetinin bölünmez bir eyaleti yapmak için çalışalım. Halkımızın iktisadi ve medeni hayatını geliştirelim, halkımızı ilimli, hünerli ve her işe becerikli yaparak medeni milletlere yetişelim. Dostlarımızı güldürüp düşmanlarımızı inim inim ağlatalım” . Gerçekten de, o dönemde, batıda Sovyetler Birliği, Güneyde İngiltere, Uzakdoğu’da Japonya Doğu Türkistan’la yakından ilgileniyorlardı. Bu durum Hoca Niyaz Hacı’yı ve Burhan Şehidi’yi ürkütmüş olmalıdırlar. Ya da bunlar taktik icabı böyle diyorlardı. Bu mesele daha kapsamlı tartışılabilir.
Seyfettin Ezizi anılarında zaman zaman “üç efendi” için “milli münafik”, “milli hain”, “anti devrimci” gibi ithamlarda bulunmuştur. Görüldüğü gibi, birbirine neredeyse taban tabana zıt görüşü savunan bu insanlar aynı ortamda bir arada çalışabilmişlerdir. Bunların tuttukları yol farklı ise de hepsinin niyeti Doğu Türkistan Türklerinin özgürlüğü ve eşitliğiydi. Ama tarih Ahmetcan Kasımı, Abdukerim Abbasov, Seyfettin Ezizi gibi zatların tercih ettiği yolun yanlış olduğunu, Mesut Sabrı Baykuzu, Muhammed Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin’in tuttuğu yolun doğru olduğunu fazla geçmeden göstermiştir. Milletimizin yetiştirdiği bu politikacı ve devlet adamları görüşleri ne olursa olsun, politik hayatta ne kadar kavgalı olurlarsa olsunlar, gündelik hayatta son derece samimi, insani idiler. Seyfettin Azizi anılarında İsa Bey’i çok şakacı bir insan olduğunu belirtmiştir. Bir keresinde Seyfettin Milliyetçi Çin gençlik komisyon toplantısında İsa Bey’den konuşmasını tercüme etmesini isterken, İsa Bey fazla itiraz etmeden onun isteğini yerine getirmiş ve “Kendi eliyle kendisini tokatlamak diye buna derler” diye şaka yapar . İsa Bey Seyfettin Ezizi Kaşgar ve Hoten’e seçimleri denetleme göreviyle gittiği zaman, Yenisar’da İsa Yusuf Alptekin’in evinde kalmış ve İsa Bey’in kardeşi Abdukerin Bey tarafından ağırlanmıştır . Seyfettin Azizi Hoten’de Muhammed Emin Buğra’nın çalışmalarına yardım etmiştir. O Birleşme hükümetin düzenlediği Boğda Gölü gezisi sırasında yaşadılarını şöyle anlatıyor: “Öğlenden sonra Abdukerim Abbasov ile ikimiz gölün kenarında oturuyorduk, İsa Bey geldi. O gelip oturur oturmaz bize şaka yaptı. Biz Mesut, Muhammed Emin ve İsa Beyler ile aynı görüşü paylaşmadığımız için, gerçek meselerde sürekli sürtüşüyorduk, bazen oldukça sert tartışmalara, hatta kavgaya da girerdik. Ama, normal zamanlarda davranışlarımız fena değildi. Özellikle, İsa Bey şakacı insan olduğu için, onunla Abdukerim Abbasov ikimiz çok şakalaşırdık. O gelir gelmez: “İki arkadaş bir olmuş, kulakları dik olmuş” diye güldü. Gelip yanımıza oturur oturmaz, Abdukerim Abbasov ona bakıp: “Adımınızı yavaş atın, deve dansa kalkarsa, yedi tepsi havucu mahvedermiş” dedi. Üçümüz güldük.(Biz İsa Bey’e boyu ve yürüyüşüne göre deve diye şaka yapardık). Güldükten sonta İsa Bey hapşırdı. Sonra ben ona bakıp: “ Hanım özlemiş mi ne?” dedim. Sonra İsa Bey mendiliyle ağzını silerken, Abdukerim Abbasov gülerek: “Mendilde biber olmasın yine?” diye şaka yaptı”. İsa Bey bu lafı anlamadı. Bunun üzerine Abdukerim Abbasov onun anlamını açıkladı: “İki adam sefere çıkmış. Yolculuk sırasında birisi hapşırmış. Arkadaşı ‘Niye bunca hapşırıyor sunuz’ diye sorunca, o adam ‘Hanımım özlemişe benziyor’ demiş. Bunun ne demek olduğunu sorunca, o adam “Hanımı özlediğinde insan çok hapşırır” demiş. Sonra o adam evine dönünce hanımına ‘Sen beni özlemiyormuşsun” diye kızmış. Hanımı ne olduğunu sorunca, arkadaşının hanımı onu özlediği için yolculuk sırasında çok hapşırdığını anlatmış. Hanımı gülerek bunu içinde saklamış. Kocası tekrar sefere çıktığında, o bir mendile biber sürüp kocasının cebine koymuş. Kocası arkadaşıyla birlikte yine sefere çıkmış. Onlar yolda bir yokuştan aşarken, atları yorulduğu için atlarını yedeğe alarak yaya yürümek zorunda kalmışlar. Yürüye yürüye çok terlemişler, terledikten sonra o adam mendilini alıp yüzünü silmiş ve hapşırmaya başlamış, hapşırdıkça terlemiş, terledikçe yüzünü silmiş, sildikçe hapşırmış, hapşırdıkça terlemiş. Böylece bu zavallı yorulup terleyip zar zor yokuşun üstüne çıkmış. Arkadaşı ‘Vay arkadaş, bugün hanımın çok özlemiş her halde” demiş, o adam sinirlenerek ‘Böyle özlemektense küfretseydi daha iyiydi’ demiş. O seferden dönüp evine girdiğinde hanımı ‘Nasılsınız’ der demez o adam bağırmaya başlamış. ‘Ne oluyor, nedir bu?” diye sorunca ‘Yeter, bundan sonra sefere çıkarken özlemeyi bırak, özlenmekten bıktım’ demiş” .
Mesut Sabri Baykuzu, Muhammed Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin uzun yıllar boyunca Nenjingde, Chongqing’de Milliyetçi çin yönetiminde görev almış insanlardı. Bu nedenle bazı kişiler tarafından Çincilikle itham edilerek şiddetli saldırılara maruz kalmışlardır. Bu “üç efendi”nin Çin’e gitmesini şöyle yorumlamak mümkün. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Batıda Sovyetler Birliği, Doğuda Milliyetçi Çin, Güney’de İngiltere vardı. “Üç efendi” komünizme, komünistlere karşı olduklarından dolayı Abdukerim Abbasov gibi zorda kaldığı zaman Sovyetler Birliği’ne gidemezlerdi. Hindistan üzerinden Türkiye’ye gitselerdi, etkili mücadele yapamamış olurlardı. Dolayısıyla mücadelesini Milliyetçi Çin yönetimi içinde sürdürmeyi tercih ettiler. Arslanın inine tabiiki elllerini sallaya sallaya giremezlerdi, kemikten sopayla girmek icap ederdi. Bu davranışı bugünkü şartları göz önünde bulundurarak kökten Çinciydiler demek yanlıştır. “Üç efendi”nin Nenjing’de yapmış olduğu faaliyetler bellidir. Önce Türkiye Büyükelçiliğiyle sıkı temas halindeydiler. Buna Burhan Şehidi de tanık olmuştur . Milliyetçi Çin yönetimininden sürekli Doğu Türkistan’ın adının “Şarkiy Türkistan” olmasını, kendi kendini yöneten yüksek muhtariyet verilmesini talep etmişlerdir. Yani makama erişip boş oturmamışlardı. Ahmetcan Kasımı ekibinin son talebi de yüksek muhtariyet olmuştu. Bu noktada üç vilayet yöneticileriyle “üç efendi” arasında amaç bakımından önemli bir fark gözükmüyor. Ancak şunu da hemen belirtmeliyiz ki, yüksek muhtariyet bağımsızlığın ilk aşamasıydı. Ahmetcan Kasımı “şimdilik fedarasyon modelini benimseyeceğini söylediği zaman, Çin komünsit partisi temsilcisi Deng Liqun “şimdilik” ifadesine çok kızmıştı. Kısacası, 1930 ve 1940’lı yıllardaki siyasi tabloya bakacak olursak, o yıllarda siyasi sahnede rol alan insanlar içerisinde Çinci ya da Rusçu olmayan Ali Han Töre dışında hemen hemen kimse olmadığını göreceğiz. Hem Çinlilere hem Ruslara karşı olan sadece Ali Han Töre’yi görüyoruz. Bundan dolayı o da fazla geçmeden Ruslar tarafından yok edilmiştir. Osman Batur, Canım Han, Kalibek(Bunlar başlangıçta Sheng Shicai’ye karşı savaşmış idiyseler de, daha sonra Milliyetçi Çin ile işbirliği yaparak Üç vilayet ordusuna karşı savaşmışlardır), Yolvas, Burhan Şehidiler Çinci, Ahmetcan Kasımı, Abdukerim Rahman, Seyfettin Azizi gibi kişiler başlangıçta Rusçu, daha sonra Çinci olmuş kimselerdir. Bunlardan Ahmetcan Kasımı, Abdukerim Abbasov, İshan Bek Mononov Komünist Çin’e bağlılığını hayatları pahasına gösterdiler. Burada bunların hangilerinin Milliyetçi Çinci, hangilerinin Komünist Çinci olmaları fark etmez. Dolaysıyla günümüzde bunlar üzerinde konuşurken, hepsinin milletin menfaati için samimi, iyi niyetle fedakarane çalışmış kimseler olarak, yaptıklarını da dönemim şartlarında taktik icabı yapılmış şeyler olarak değerlendirmekte yarar vardır. Çünkü, o dönemdeki iç ve dış dinamikler bu kişileri böyle yapmaya mecbur etmişlerdir. İsteyerek değil, zorunlu olarak böyle davranmışlardır. Bazıları Çin’e bağlılığında samimi iseler de, bazıları taktik bakımından Çin’e bağlı görünmüşlerdir. Bugün atıp tutan bizler o dönemde yaşamış olsaydık, onların yerinde görev almış olsaydık, onlardan daha farklı davranamazdık. O dönemde “ya istiklal ya ölüm” diyebilen Atatürk gibi bir liderin olmayışı milletimiz için büyük bir talihsizlik olmuştu. Bahsettiğimiz kişiler milletin, Doğu Türkistan’ın iyiliğini isteyen samimi insanlardı. Seçtiği yol ve yöntemlerin yanlış olduğunu deneme şansları yoktu. Bugün bu insanlardan sadece Mesut Sabrı Baykuzu, Muhammed Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin’lerin tuttuğu yolun doğru olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu ““üç efendi””nin düşüncelerine, ruhuna sahip çıkmak, onların yolunda gitmek her Uygur gencinin bir görevidir. Onlara karşı saygımızı ancak bu şekilde gösterebiliriz.
Tarihte değişik görüş ve fikir yapısındaki kişilerin, sonucu ne olursa olsun, millet ve vatan için bir araya gelebilmiş olmaları, yan yana, omuz omuza çalışabilmiş olmaları, bizim için güzel bir demokrası dersidir. Bugün özellikle yurt dışında faaliye gösteren arkadaşlarımızın şahsi hırslarını bir kenara bırakıp özgürlük, eşitlik ve insan hakları temelindeki ortak hedefe kenetlenmeleri şarttır. Yurt dışındaki arkadaşlarımız tek bir yola saplanıp kalmadan değişik yol ve yöntemlere başvurmaları gerekir. Kimileri yurt dışındaki Çin demokratik örgütleri içerisinde faaliyet gösterebilmeli, kimileri yurt dışındaki siyasi partiler yelpazesi altında lobi faaliyeleriyle uğraşmalı, kimileri yeşil barış, çevre koruma, insan hakları çerçevesinde örgütlenmiş uluslararası kurum ve kuruluşlarda görev almalı, kimileri bulunduğu ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarına katılmalıdırlar. Yol ve yöntem ne olursa olsun, temel hedef özgürlük olmalıdır.

  • 901 defa okundu.