DUK Başkanı Erkin Alptekin'in ATO Konuşması
Erkin Alptekin 
Dünya Uygur
Kurultay Başkanı
30 Nisan 2005 ATO 
Bildiğiniz gibi, 10 Aralık 1948 yılında uluslar arası insan hakları evrensel beyannamesi ilan edildi. O zamandan bu yana, yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Soğuk savaş sona erdi ve yeni bir dünya düzeni kuracağız diye uğraşılıyor. Ama hala milyonlarca halk, millet ve azınlıklar büyük işkenceler altında, asimilasyonla karşı karşıya, ekonomik sömürü ile karşı karşıya, ekolojik kayıplarla karşı karşıya, ırki aşağılanmayla karşı karşıya ve hatta soykırıma maruz bırakılmakta, tüm bu trajediler. Adalet, eşitsizlik ve insan onurunun korunması üzerine kurulan Birleşmiş Milletlerin (BM) varlığına rağmen devam edebilmektedir. Bunun pek çok sebepleri vardır.
Bugün dünyada altı bin dört yüz millet, halk ve azınlık olduğu tahmin ediliyor. Bunların sadece iki yüzden azı BM’de temsil edilmektedir. BM milletlerin değil, devletlerin birleştiği bir yerdir. Kalan kısım ise mevcut devletlerin sınırları içerisinde, isteyerek yada istemeyerek yer almaktadır. Temel insan haklarını elde etmeye çalışan bu BM’de Temsil edilmeyen milletleri koruyan bir unsur yoktur. Sıkıntılarını, isteklerini ve özlemlerini dile getirebilecekleri bir platformda yoktur ve BM’den seslerini, duyurabilecekleri imkan çok kısıtlıdır. Esas görevi kendi yönetimi altındaki bu millet, halk ve azınlıkların çıkarlarını korumak, geliştirmek, temsil etmek olan devletler genel olarak, bu görevlerini yerine getirmemekte ve çoğu zaman onlara düşman muamelesi yapmaktadırlar. Bu nedenle temsil edilmeyen milletlerin bir çoğu bu baskıcı devletlerin kendilerinin, tek meşru temsilcisi olarak tanımamaktadır. Çoğu zaman, bu devletler kendi yönetimleri altındaki bu milletlere baskı uygulamak, onları denetlemek ellerinden gelen her türlü imkanı vicdan azabı duymaksızın kullanmaktadırlar.
Bu muhatapsızlık ve temsil edilmeyen milletlerin ihtiyaç ve isteklerini ciddiye almama aslında, anında müdahale ile önlenebilecek şiddet ve çatışmaların tırmanmasına yol açmaktadır. BM ve AGİT içerisinde çatışmaları önlemek için, bulunan standart mekanizmalar temsil edilmeyen milletler için geçerli değildir. Üstelik milli egemenlik ile milli meselelerde, devlet için devlet için önleyici davranmasını sağlayacak olan siyasi iradenin yoksunluğu BM’nin girişimlerini sınırlandırmaktadır. Milli egemenlik, dünya da insan haklarının korunmasının önünde büyük bir engeldir. Millet ve milli egemenliğin temsil ve uygulamalarını uluslar arası hukukun merkezi olmaya devam ettikçe, hiçbir uluslar arası organ derin bir devletin, sınırları içinde insan haklarının doğru bir biçimde, izlenmesini sağlayamıyor. BM sözleşmesinin kendisi, milli egemenliğin önemini vurgulamaktadır. Kendi insanlarının en temel haklarının ihlalcisi olan bir devlet vatandaşlarının refahını, kendi sorumluluğu olduğunu ve hiçbir uluslar arası kurumun kendi iç işlerine karışamayacağını iddaa ediyor. Böylesine bir tutumu benimseyen bir devlet, çoğu kez yaptığı gibi BM sözleşmesinin sığınabiliyor.
Son elli küsür yıldan beri Çin’de kendisi gibi küçük ve büyük farklı ideolojilere sahip, pek çok devlet. Kendisini uluslar arası örgütlerin insan hakları kayıtlarıyla ilgili, eleştirilerden korumak maksadıyla, milli egemenlik kalkanını kullanmışlardır. Fakat pek çok devlet uluslar arası insan hakları beyannamesinin, aslında batıya ait bir belge olduğunu köklerinin doğuya uzak ideallere uzandığını iddaa etmek suretiyle, insan haklarının evrenselliğini sorgulamaktadırlar. Aslında doğudaki insanların, batıdaki insanlarla aynı haklara sahip olmaması gerektiğini ileri sürmek aşağılayıcı bir görüştür. Değişik kültürlerin farklı siyasi değerler beslediği muhakkaktır. Yüzyıllar boyunca, dünya evrensel isteklerini ifade eden uluslar arası kodlar geliştirmiştir. Çin’in insan hakları koruması görüşü akla en aykırı olan görüştür. Marksist prensiplerin evrensel geçerliliğini kabul eden. Komünist ülke, hapishane kamplarında sömürülen işçileri koruyan, iç muhaliflerin haklarını ve idaresi altındaki, Doğu Türkistanlıların, Tibetlilerin ve İç Moğolların insanca yaşama prensiplerini ret etmektedir. Bu durum çoğu zaman BM’yi ikilem içine sokmuştur. Sözleşme içinde yer alan kurumlara müdahale etmeme sözünü vermişken, uluslar arası insan hakları beyannamesinde, açıkça ifade edilen. İnsan haklarına saygı göstermeyi nasıl başaracaklar.?
Bu prensiplerden ilki BM’nin elde etmeye çalıştığı bir ideali yansıtıyor. İkincisi ise kabul etmesi gereken bir gerçeği temsil ediyor. ABD’nin Irak’taki rolü milli egemenliğin göstermek istenildiği gibi başa çıkılmaz bir engel olmadığını ortaya koyuyor. BM bünyesinde ki bir karar verme sürecinde, büyük etkisi olan ana güçler. Belirli bir bölgede insan haklarını savunmak isterse, dünyada hiçbir kuvvet onları durduramıyor. Bazı durumlarda insan haklarını zaruri kılan. Bazı durumlarda göz ardı eden bu kararlıktır ki, bu da gerçek gerçek sorunu temsil ediyor.
Sayın bakanımın da; belirttiği gibi, bu çifte standart milli egemenlik sorunu ile uğraşmaktan daha zor bir durumdur. Bu zor ortamda ve çevrelerinde insan halklarının korunmasında, uygulanan çifte standart tüm dünyayı çelişkiler içine sokmaktadır. İnsan haklarını çiğneyen bir ülke eğer diğer küçük bir ticari, ekonomik ve stratejik önem taşıyorsa, büyük devletler tarafından akbaba, çullanıyorlar. Fakat Çin gibi güçlü ülkeler eleştirilerden uzak duruyorlar. Kitle imha silahlarına sahip olduğu iddaa edilen Irak işgal edildi. Ama bu yalanın doğru olmadığı ortaya çıktı, elbette uluslar arası organların kitle imha etmek için ellerinden gelen gayreti sarf etmesi gerekir. Çünkü kitle imha silahları, her şeyden önce insan haklarının uygulanmasına aykırı ve bununda ötesinde insan hakları evrensel beyannamesinde, ifade edilen yaşama hakkına aykırıdır.
Fakat Çin buna dahil olmak üzere, pek çok devlet elinde kitle imha silahları vardır. Bu ülkelerin neden bu silahları elinde bulundurulmasına neden müsaade ediliyor. Bir Doğu Türkistan Türk’ü olarak, bendeniz. Her türlü nükleer denemenin karşısındayım. Çin Doğu Türkistan’da 46 atom denemesi yaptı, sonuç olarak etrafa yayılan radyoaktif maddeler. Yalnız içme suyu, temel gıda maddeleri ve hayvanları etkilemekle kalmıyor. Şimdiye kadar iki yüz bin Doğu Türkistanlının ölümüne neden olmuş, kanser hastalıklarının ve sakat doğan çocuklarının olmasına hızla yol açmıştır. Sonuç olarak, dünyadaki pek çok temsil edilmeyen milletler. BM’nin insan hakları standartlarını, adil bir şekilde uyguladığı inancını feci bir şekilde yitirmiştir. İnsan haklarında evrensel bir uygulama veya yürütme olmadığı, BM’nin seçici olduğu ve İnsan hakları, kararlarına yönelik taraflı bir tutum sergilediği ve dürüstlüğünü yitirdiği sonuçuna varmıştır. Dünya çapında, kendilerini aldatılmış, terk edilmiş ve ihanete uğramış gibi hissetmektedirler. Ümitsizlikleri, hayal kırıklıkları ve umutsuzlukları içinde birçok temsil edilmeyen milletler kendi temel haklarını elde edebilmek ve dünya kamuoyunun dikkatini çekebilmek için, tedrici olarak şiddet yollarını seçmek durumunda bırakılmışlardır. Çünkü dünya kamuoyu ancak bir şiddet ve çatışma olayı patlak verdikten sonra harekete geçmektedir.
O nedenle şu anda, dünyanın 65 ülkesinde, iç çatışmalar devam etmektedir. Son 50 küsür yıldan beri siyasi baskı, kültürel asimilasyon, ekonomik sömürü, ekolojik kayıplar ve ırki aşağılamalara maruz kalan Doğu Türkistan Türkleri de, bir istisna değildirler. Bir barışçı yolla dünya kamuoyunun çekemeyen, Doğu Türkistan Türkleri özellikle 1990 yıllardan sonra tedrici olarak şiddet yollarına başvurmak zorunda kalmıştır.
Çin yönetimi 11 eylülden sonra Doğu Türkistan Türklerini, dünya kamuoyuna terörist olarak lanse etmeye çalışmakla, aslında onlara kötülük değil iyilik etmiş durumdadır. Çünkü şiddet başvurularının maksadı şiddet olayları ile dünya kamuoyunun dikkatini çekmektir. Ayrıca Çin; tüm Doğu Türkistan Türklerini terörist ilan etme çalışmalarına, dünya hiçbir zaman hiçbir yerde inanmamıştır. Çin dünya kamuoyunu inandıramamıştır. Şiddet yöntemlerinin diğer bir nedeni de, sadece başvurabilecekleri başka bir yol olmadığı için değil. Aynı zamanda işgal devletlerin milletlere, halklara ve azınlıklara adil davranmamalarından kaynaklanmaktadır. Adaletin olmadığı yerde şiddet her zaman vardır. Şiddetin sorumluluğu bu sebeple adaleti inkar edenleri ve insanları baskı altında tutma ve boyun eğdirmek için şiddet kullananların etrafındadır. Eğer dünya kamuoyu gerçek anlamda, barış istiyorsa o zaman kendi yönetimi altındaki millet, halk ve azınlıkların en temek haklarına riayet etmek durumundadır. En temel hakları koruyabilmek ve elde edebilmek için mücadele vermekte olan milletler, halklar ve azınlıkları sindirmek, tutuklamak, idam cezalarına çarptırmak ve onları terörist olarak ilan etmekle mevcut problemleri çözmek asla mümkün değildir. İnsan haklarına saygı çatışmaları önlemenin ilk adımını teşkil eder. Böylelikle dünya çapında insan haklarını korumak için, adil ve eşit uluslar arası bir sistem geliştirilmesine acil ihtiyaç vardır. Ayrıca BM yapısının içinde temsil edilmeyen milletlerin kendi kaderleri ile ilgili kararlar alınacağı görüşmelerde, kendilerini temsil edebilecekleri bir sistem oluşturulması hayati önem taşımaktadır. Diyalog, anlayış, işbirliği, barış içinde bir arada var oluşun temel nedeni karşılıklı güven diyalogsuz gelişmez ve güven olmaksızın da barışçı bir değişim olamaz. Bu sebeple BM devletlerin içlerinde yaşayan temsil edilmeyen milletlerin isteklerini sindirmek için kuvvet kullanmak yerine diyalog başlatmak yolunda, etkili ve inandırıcı bir rol üstlenmelidir.
Kısaca NCO (National Civil Organizations) olarak tanımlanan sivil toplum örgütleri ve hükümetler, insan hakları ihlallerinin nedenlerini açıklayabilecekleri yeni bir siyasi irade geliştirmek zorundadır. Bugün NCO’lar tarafından ele alınan insan hakları meselesi, kişisel insan hakları ihlallerinin ayak altı edilmesiyle ilgili şikayetlerle sınırlı kalıyor. Grup hakları sorunun ele alınmasında, bir isteksizlik var. Bir çok olayda kişisel insan hakları ihlalleri daha derin bir problemin belirtisidir. Şu ana kadar bu probleme cevap bulamamıştır. Güney Afrika’da ırki ayrımın sistemine aparkart diye tanımlanan yapılan başarılı, saldırı bir istisnadır. NCO ve hükümetler Güney Afrika’da tutuklanan, işkence gören ve idam edilen kişilerin haklarının ihlalleri ile ilgili şikayetlerine bir sınırlama getirmektedirler. NCO’lar ve hükümetler dünya çapında insan haklarını korumak, insan hak ihlallerinin nedenlerini belirlemesi ve de temsil edilmeyen milletlerin ayakta kalabilme ve kendi kaderini tayin edebilme, haklarının ihlallerinin sebeplerinin bulunmasıyla kazanabileceğini kabul etmek zorundadır.

  • 854 defa okundu.