ÇİN'İN ŞİNCAN-UYGUR ÖZERK BÖLGESİ'NE YÖNELİK RADİKAL İSLAMCI FAALİYETLER

Diplomatik Gözlem 

Tarihsel bağlamda, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)’nin Doğu Türkistan olarak adlandırılan Sincan-Uygur Özerk Bölgesi (SUÖB)’nde, 20.yüzyılın başlarından itibaren, kendini hissedilir ölçüde göstermeye başlayan milliyetçilik hareketi, 1980’lerin başına kadar olan süreç içerisinde, genel itibariyle İslami motiflerle bezenmiş milliyetçi bir kimlikle uluslararası arenadaki yerini almaya başladı.
Bununla beraber, Çin’de komünist rejimin kurulmasıyla başlayan dönemde, ÇHC Yönetimi’nin ülkedeki Müslüman nüfusa karşı uyguladığı tutarsız politikalar neticesinde, özellikle Uygur Türkleri arasında, geleneksel İslamın dışına çıkan ve nihai hedefine ulaşmada şiddet kullanımını savunan radikal görüşler de doğdu, ancak, söz konusu akımlar 20.yüzyılın son çeyreğine kadar etkinlik kazanamadı.
1949-1975 yıllarını kapsayan süreçte, ÇHC Yönetimi, kimi dönemlerde, Uygur Türklerine özerk bölge kurma imkanı verdi ve anayasa uyarınca tanınan siyasal haklar çerçevesinde mezkur kesime kendi içişlerinde hareket serbestliği tanıdı.
Buna karşın, bazı dönemlerde sözkonusu siyasal haklar tamamiyle geri alındı. Uygur Türklerinin Çinli topluma entegrasyonunu sağlamak amacıyla, İslam inancı çerçevesinde yerine getirilmesi farz olan ibadetler dahi yasaklandı. Aile içinde bile çocuklara dini eğitim verilmesi güvenlik güçlerinin baskısı ve uzun süreli hapis ya da idam cezaları ile engellenmeye çalışıldı.
Bu kapsamda uygulanan kısıtlamalar, Uygur Türklerinin ulusal ve kültürel kimliğinin asimile edilmesini hedef alan uygulamaların bir bileşeni oldu.
ÇHC Yönetimi, ülkedeki ulusal birliğin oluşturulması ve istikrarın korunması bahanesiyle bölgedeki otoritesi için en ciddi tehlike olarak algıladığı Uygur Türkleri’nin mahalli seviyede yaşadığı dini ibadetlerini baskı altına aldı. Bölgede, ÇHC rejimi aleyhtarlığının kaynağı addedilen, camiler, Kur’an Kursları ve hatta aile içi dini eğitim, zaman zaman aşırı derecede baskı altına alındı. Camiler ve kurslar süresiz olarak kapatıldı. Söz konusu kurumlarda çalışan resmi görevliler tutuklandı ya da işten çıkartılmak suretiyle taciz edildi.
Bir dönem serbest bırakılan, başka bir dönem yasaklanan dini faaliyetlerle kendini ortaya koyan tutarsız politikaların, yaklaşık 30-35 yıllık süreç içerisinde Uygur halkında yarattığı güvensizlik, ibadet de dahil olmak üzere bölgedeki dini faaliyetlerin zaman içerisinde yer altına inmesine sebep oldu.
Böylelikle, etnik ve dini kimliğini korumaya çalışan Uygur Türkleri arasında, Orta Asya’da yüzyıllardır hakim olan, zorlama ve şiddeti reddeden ılımlı İslam inancından farklı görüşlere sahip, radikal görüşlü şahısların kurduğu tarikat benzeri yapılanmalar ortaya çıktı. Sincan- Uygur Özerk Bölgesi’nde radikal İslamcı görüşün ilk tohumları atılmaya başlanıldı. Ancak bu oluşumlar, etkinliklerini artırabilecek sayıda taraftar toplayamadı.
Bu baskılar 1960’ların sonuna kadar devam etti. 1970’li yılların başında ise Sovyetler Birliği karşısında daha güçlü bir konum kazanmak ve uluslararası alanda daha etkin hale gelmek amacıyla yeni arayışlara giren ÇHC, uluslararası açılım yapma kararı aldı. Bu kapsamda, önceliğini Afrika ve Ortadoğu ülkelerine verdi. Ortadoğu bölgesi ile yakınlaşmanın gündeme gelmesiyle, 1975 yılından itibaren, Sincan Bölgesi’nde yaşayan Uygur Türkleri’nin dini vecibelerin yerine getirilmesi üzerindeki baskılar bir nebze de olsa azalmaya başladı.
Bu gelişmenin arkasındaki temel neden, Ortadoğu ülkelerinin, ÇHC’nin Müslüman nüfusa uyguladığı baskıcı politikalardan duydukları rahatsızlığı açıkça dile getirmeleri oldu. Özellikle Suudi Arabistan, İran ve Pakistan, konuya ilişkin hassasiyetlerini en çok gündeme getiren ülkelerin başında yer aldılar.
Böylelikle, 1966-1972 yılları arasında “Kültürel Devrim” adı altında Müslüman Uygurlar ve Huilere yönelik, özgürlüğü ciddi anlamda kısıtlayıcı uygulamaların yerini tedrici bir iyileşme sürecine bıraktığı görüldü.
Yeni dönemle birlikte ÇHC Yönetimi, kısıtlı sayıdaki Uygur Türkü ve Hui kökenli hacının Suudi Arabistan’a gitmesine izin vermeye başladı. Ayrıca, Suudi Arabistan ve Mısır’a eğitim almaları amacıyla din adamı gönderdi. Bölgede, silahlı Cihad kavramının temelleri, Uygur kökenli din adamlarının Ortadoğu ülkelerindeki eğitimleri ile atıldı.
Buna karşın, Müslüman olmayan Çinlilerinin Sincan Bölgesi’ne nakledilmeleri ve Uygur kökenli nüfusa karşılık bölgede Çin kökenli nüfusun artış kaydetmesi için yapılan uygulamalar sürdürüldü. 1977 yılında Deng Xiaoping'in iş başına gelmesiyle ÇHC’nin ekonomik ve siyasi anlamda dünyaya açılma projesi hız kazandı ve geçmiş senelerdeki tecrit politikaları terk edilmeye başlandı. Ancak Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nin, ÇHC’nin petrol ihtiyacını karşılayan ve diğer doğal kaynaklar açısından zengin bir konuma sahip olması nedeniyle, etnik kökene dayalı ayırımcı politika uygulanmalarına da devam edildi.
1982 yılında ÇHC Anayasası’nda, azınlıklara çeşitli siyasi haklar tanınması yönünde gerçekleştirilen değişikliklere rağmen Uygur Türkleri lehine ciddi bir gelişme olmadı.
Doğu Türkistan’daki İslamcı kesime esin kaynağı olan bir diğer önemli gelişme, Afganistan’ın 1979 yılında Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesi oldu. Ülkedeki savaşın devam ettiği 1979-1989 yılları arasında, ÇHC Yönetimi tarafından Afgan mücahitlere silah, lojistik ve insan yardımı yapıldı. Savaşın bitmesinin ardından, sayıları fazla olmamakla beraber, gerilla harbi tecrübesine sahip mücahitlerin bir kısmı Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ne döndü. Bir kısmı da Afganistan ve Pakistan’da kaldı.
Söz konusu gruplar, 1990 sonrasında Pekin Yönetimi tarafından, Uygur Türkleri’ne karşı tekrar uygulamaya konulan ve insan hakları örgütleri ile bazı NGO’larca “devlet terörü” olduğu vurgulanan uygulamalar neticesinde, bölgede taraftar buldular.
Bu bağlamda, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde radikal İslamcı faaliyetlerin ve bu çerçevede gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin başlıca kaynağını, Afganistan ve Pakistan bağlantılı gruplar teşkil ettiler. Zaman içerisinde anılan oluşumların, İran, Suudi Arabistan, Kazakistan, Kırgızistan ve ABD gibi ülkelerdeki İslamcı çevrelerden de destek aldıkları söyleniyor.
Gerek Batı ülkeleri gerekse Asya ülkelerindeki dernek, vakıf ve basın-yayın organlarının yanısıra, 1989 yılından itibaren İslamcı tandansa sahip oluşumlar da Uygur Türkleri’nin milli mücadelesinde etkin rol almaya başladılar. 1989 yılında Pekin’de yaşanan özgürlük ve demokrasi taleplerinin açıkça dile getirildiği “Tiananmen Meydanı”daki öğrenci olaylarına, sayıları fazla olmamakla beraber Uygur Türkü şahıslar da katıldılar.
Olayların akabinde Pekin’de okuyan bir çok Uygur asıllı üniversite öğrencisi Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’e geri gönderildi. Böylece Tiananmen Meydanı’nın temsil ettiği özgürlükçü düşüncenin etkilerinin Bölge’ye taşınması engellenmeye çalışıldı.
Diğer taraftan 1989 senesi, İngiltere’de yaşanan Salman Rüşdi olayının bir benzerinin ÇHC’de yaşandığı bir yıl oldu. Çinli bir yazarın yazdığı “Cinsel Gelenekler” adlı kitapta, İslam dinine yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanılması neticesinde, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nin çeşitli kentlerinde gösteriler düzenlendi.
2000 yılında, Doğu Türkistan’a yönelik İslamcı faaliyetlerde yabancı unsurların etkinliğini, bilhassa Arap etkisini, ortaya koyması açısından önemli bir gelişme yaşandı. 20 Mart 2000 tarihinde Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde bir toplantı yapıldı. Toplantıya ABD, Almanya, İran, Afganistan, Orta Asya Cumhuriyetleri ile Türkiye ve Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nden 30 civarında Uygur Türkü katıldı. Katılımcılar arasında Suudi Arabistan, Pakistan, Sudan, Cezayir, Lübnan ve Suriye’den de radikal İslamcı kanada mensup şahıslar da yer aldı. Toplantı sonunda, özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri’ne dağılmış olan Uygur Türklerini kullanılmak suretiyle ve Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde uygulamaya konulmak üzere bir hareket tarzı belirlend,.
Toplantıda, Pakistan kökenli Lashkar-e Taiba Örgütü’nün lideri Prof. Hafez Mohammed Saeed, Bölge’de güvenlik güçlerine karşı, daha etkili bir silahlı mücadele yürütülebilmesi için, Uygurlar’dan oluşan düzenli bir organizasyon teşekkül edilmesini önerdi.
Buna karşılık, toplantıya Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nden katılan Abdul Rasool , Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’nden emekli olan ve halen mezkur ülkede bulunan Uygur kökenli şahısların, kurulması planlanan oluşum içerisinde görevlendirilebileceğini ifade etti. Lashkar-e Taiba lideri H.M.Saeed; “Örgütünün, Pakistan’ın Lahor ve Muzafferabad kentlerinde bulunan eğitim kamplarında Uygur Türklerinin eğitilmesini üstlendiğini” ifade etti.
Diğer taraftan, Suudi Arabistan Diyanet Bakanlığı temsilcisi askeri eğitim için kendi topraklarının kullanılmasına izin veremeyeceklerini ancak, para yardımı yapabileceklerini vurguladı. Sudan, Cezayir, Lübnan ve Suriye’den konferansa katılan temsilciler de, Suudi Arabistan temsilcisi gibi Uygurlara nakdi yardımda bulunacaklarını açıkladılar.
2001 yılı itibariyle çok sayıda Doğu Türkistanlı genç, Pakistan ve İran’da dini eğitime tabi tutuldular. Özellikle Pakistan’daki medrese eğitimi sonrasında, bölge ülkelerinde faaliyet gösteren etkili terör örgütlerinin kamplarına giderek silah ve bomba eğitimi alan Uygur Türkü şahıslar mevcut.
Söz konusu faaliyet çerçevesinde; Harekat-ül Mücahidin ve Lashkar-e Taiba Örgütleri’nin Pakistan ve Afganistan’daki kamplarında toplam 250-300 civarında Uygur Türkü’nün eğitim aldığı, söz konusu şahısların bir kısmının bilahare Afganistan’da kalarak Taliban saflarında gerilla savaşı tecrübesi kazandıkları, diğer bir kısmının ise Hindistan kontrolündeki Keşmir’de Pakistanlı örgütlerin içinde görev aldıklarına dair güvenilir kaynaklardan intikal etmiş bilgiler bulunuyor.
ÇHC’nin Uygur Türkü kimliğine yönelik asimilasyon politikalarına ulusal bir direnç görünümünde olan Doğu Türkistan hareketi, süreç içerisinde, giderek daha ağır basan İslamcı bir kimliğe kayma eğiliminde oldu.
Özellikle 1975 yılından sonra ÇHC’nin izlediği politika değişikliği neticesinde, Ortadoğu ülkeleri ile etkileşimin başladığı dönem, Bölge’de yaşanan geleneksel İslam kimliğindeki değişimin başlangıcı olarak önem taşıyor.
Hemen her Müslüman toplumda yaşandığı üzere, milli kimliğin tespitinde muhtelif ölçülerde dinin de katkısı olduğu ön görüldüğünde, benzeri katkının ÇHC’deki Müslüman Türkler için de geçerli olduğunu belirtmek mümkün.
Ancak komünist rejimlerin hüküm sürdüğü dönemde, Orta Asya ve ÇHC’deki Müslüman toplulukların dinlerini ve geleneklerini yaşamada karşılaştıkları baskılar, zaman içerisinde İslam’ı, felsefi boyutu göz ardı edilmiş bir mensubiyet duygusuna dönüştürdü. Radikal unsurlar tarafından kullanılabilecek bir boşluğun doğmasına sebebiyet verdi.
ÇHC’de 1975 yılında benimsenen açılma politikası ile Selefi/Vahhabi İslam anlayışına kaynaklık eden Müslüman ülkelere yönelik, din adamı yetiştirmek ve dini özgürlükleri genişletmek adına yapılan açılımlar, Uygur Türkü toplumundaki bazı kesimlerin din anlayışını radikalleştird. Buna bağlı olarak mevcut ulusal direniş nosyonu da söz konusu radikal akımdan etkilendi.
Günümüz itibariyle, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ne yönelik radikal İslamcı faaliyetlerin oluşmasında ÇHC Yönetiminin izlediği politikalar kadar, Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan, ABD ve Almanya gibi ülkelerin etkilerinin göz ardı edilemeyecek boyutta olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Bölge’de yaşayan 30 milyonu aşkın Uygur Türkü’nün geleneksel İslam’a bağlı, radikal İslam’dan uzak olarak yaşamlarını sürdürdükleri de bilinen bir gerçektir.

  • 753 defa okundu.