TÜRKİYE'NİN ÇİN POLİTİKASININ DOĞU TÜRKİSTAN SORUNUNA ETKİSİ
Doç.Dr.Selçuk ÇOLAKOĞLU 
Adnan Menderes Üniv.Nazilli İİBF
Uluslarearası İlş.Böl.Öğrt.Üyesi
1990’lı yılların başı hem uluslararası ilişkiler hem de Türk dış politikası açısından bir dönüm noktası oluşturmuştur. Doğu (komünist) bloğu yıkılmış ve iki kutuplu yapıdan (ABD-Sovyetler Birliği) tek kutuplu (ABD) bir sisteme geçilmiştir. Soğuk Savaş döneminin en kudretli iki devletinden biri olan Sovyetler Birliği on beş parçaya bölünerek tarih sahnesinden çekilmiştir. Uluslararası sistemdeki bu köklü değişiklik beraberinde her ülkeyi yeni bir dış politika geliştirmek zorunda bırakmıştır. Hemen hemen dünyadaki tüm devletlerin dış politika ezberi bozulmuş ve yeni gelişmeleri doğru okuma gayreti ve telaşı başlamıştır.
Türkiye de bu değişimden nasibini almıştır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin yakın dostu ve NATO müttefiki olan Türkiye, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu karşısında Batı dünyasının güvenlik sistemine ciddi bir güvence olmuştur. Bunun karşılığında vazgeçilmez müttefik olmanın mükafatını da görmüştür. Bu durum Türk dış politikasının yapım ve uygulama sürecinde statükocu ve köklü değişimlere olmayan bir yapının oluşmasına yol açmıştır. 1991’de Doğu Bloğunun dağılmasına paralel olarak Sovyetler Birliği’nin de dağılması Ankara’yı büyük bir ikilemle karşı karşıya bırakmıştır. Bir taraftan en büyük düşman Doğu Bloğu ortadan kalktığı için Türkiye’nin stratejik öneminin pek bir anlamı kalmamış ve Batı dünyasının ilgisi bir anda Türkiye’den tüm dünyaya kapılarını açan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine kaymıştır. Diğer taraftan Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya’da akraba devletlerin ortaya çıkmasıyla bir anda kendisini her konuda anlayıp destekleyecek kardeş devletlere kavuşmanın heyecanına kapılmıştır.
Türkiye kamuoyunda ve devlet erkanında yıllarca ihmâl edilmiş ve doğru dürüst bilinmeyen bu Türk dünyası ile ilgili olarak duygusallıkla birleşen aşırı beklentiler oluşmuştur. “Adriyatikten Çin seddine Türk dünyası” ve “21. yüzyıl Türk asrı olacak” gibi sloganlar bu dönemde en üst düzey devlet yöneticilerinin ağzından sıklıkla duyulmaktaydı. Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı, Süleyman Demirel’in hem Başbakanlık hem de Cumhurbaşkanlığı döneminin ilk yılları ile Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde bu tür hamaset yüklü söylem ve uygulamalara rastlamak mümkündür. 1990’ların ilk yarısında Türk dünyası ile ilgili iddialı laflar söylemek adeta bir gelenek haline gelmiştir. Bu kapsamda Doğu Türkistan da Türkiye’de hatırı sayılır bir ilgiye mazhar olmuştur. Üst düzey devlet yetkililerinin bile ağzından Doğu Türkistan’ın tıpkı Sovyet cumhuriyetleri gibi eninde sonunda esaretten kurtulacağı sözleri dökülmeye başlamıştır. Bu durum Çin devletini oldukça rahatsız etmiştir Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Selçuk Çolakoğlu, “Doğu Türkistan Sorunu ve Türkiye”, Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, Yıl:7, Sayı:18, 1999, s.16-32..
Ancak Türkiye’nin genelde Türk dünyası özelde Doğu Türkistan politikası hiç bir zaman sistemli ve planlı bir politikaya dönüşememiştir. Bol keseden verilen vaatler tutulamamış ve birbirini yeterince tanımamanın verdiği olumsuzluklarla da birleşince de Türkiye’ye duyulan güven azalmaya başlamıştır. Bu durum hem bölgede Türkiye’nin itibarını zedelemiş hem de iç politikaya yönelik olarak söylenmiş hamaset yüklü söylem, diplomatik alanda Ankara’yı Moskova ve Pekin karşısında zor duruma düşürmüştür. Bu yüzden Rusya ve Çin 1990’ların ilk yarısında pan-Türkist bir politika izlediği şüphesiyle Türkiye’ye karşı soğuk ve mesafeli davranmışlardır.
1990’ların ortalarından itibaren ise Türkiye kamuoyundaki Türk dünyası heyecanı, yaratılan yüksek beklentilerin bir türlü gerçekleşmemesinden dolayı solmaya yüz tutmuştur. Bu yüzden Ankara daha gerçekçi bir politika benimseme ihtiyacı hissetmiştir. Doğu Türkistan konusunda ise Ankara daha temkinli davranmaya başlamış ve Çin ile ilişkileri düzeltme arayışına girmiştir. Bu konuda ilk hareket Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelmiştir. 1996 yılında kurulan 55. Yılmaz hükümetiyle birlikte Ankara, Doğu Türkistan’ı ihmâl eden ve tamamen Pekin ile iyi ilişkiler kurmaya dayalı bir politika benimsemiştir. Bu yeni Çin politikası ve bunun içinde Doğu Türkistan meselesine bakış aşağı yukarı şimdiki 59. Erdoğan Hükümeti’ne kadar pek bir değişikliğe uğramadan gelmiştir. Bu konudaki dönüm noktası ise šubat 1999’da Türkiye’deki Doğu Türkistan vakıf ve derneklerine ilişkin olarak yayınlanan başbakanlık genelgesidir. Hürriyet, “Başbakanlıktan Gizli Doğu Türkistan Genelgesi”, 4 šubat 1999. Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde çıkarılan ve tüm devlet birimlerine gönderilen bu genelgeyle, bu bölgenin Çin’in toprak bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilerek, Doğu Türkistan adına faaliyet gösteren vakıf ve derneklerin toplantılarına herhangi bir bakan veya devlet görevlisinin kesinlikle katılmaması istenmiştir. Bu genelge Türkiye’deki Doğu Türkistan kamuoyu için gerçekten olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından 3 Mart 2004 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Çin İktisadiyatı ve Türkiye” konulu çalışma toplantısında tarafımdan sunulan “šanghay İşbirliği Örgütü ve Türkiye-Çin İlişkileri” konulu tebliği takiben yapılan tartışmalarda, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Uzmanı Erkin Ekrem bu konuya temas etmiştir. Erkin Ekrem, Başbakanlık genelgesinden sonra Türkiye’deki pek çok Doğu Türkistan dernek ve vakfının faaliyetlerini daha rahat çalışma ortamı bulabilecekleri ABD ile Batı Avrupa ülkelerine taşıdıklarını ifade etmiştir. Böylece Doğu Türkistan muhalefetinin ağırlık merkezi Türkiye’den Batılı ülkelere kaymıştır.

Ankara Niçin Pekin’le İyi İlişkiler Kurmak İstiyor?
Uluslararası ilişkilerin objektif kuralları açısından bakıldığında Türkiye’nin Çin’le yakınlaşmak istemesi gayet doğal ve mantıklı bir durumdur. Dünya siyaset ve ekonomisinde giderek artan bir ağırlığı olan Çin ile hemen hemen bütün ülkeler iyi ilişkiler kurmak ve geliştirmek istemektedir. Türkiye açısından bakıldığında Çin’le yakınlaşmak istenmesinin siyasi, iktisadi ve askeri üç temel gerekçesi bulunmaktadır. Selçuk Çolakoğlu, “Türkiye’nin Çin Politikası ve Uygurlar (1991-2001)” konulu tebliğ, 23 Kasım 2001, Yedinci Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi, Türk Sosyal Bilimler Derneği, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara.
Türkiye askeri açıdan Çin’i ucuz ve Batı’ya alternatif bir silah satıcısı olarak görmektedir. İktisadi açıdan Ankara, hızla gelişen ve geniş bir pazar haline gelen Çin’deki büyük ekonomik pastadan pay almak istemektedir. Bu yüzden Türkiye, Çin’le olan ticari ilişkiler ile iktisadi işbirliğini hızla artırmak istemektedir. Siyasi olarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konsey’indeki beş daimi üyeden biri olan Çin ile kurulacak iyi ilişkiler sayesinde Ankara, ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ve Avrupa Birliği’nin Türkiye üzerinde varolan siyasi ağırlıklarını Pekin ile dengeleme fırsatına kavuşabilecektir.
Konuya Çin açısından bakıldığında da aynı şekilde Pekin’in niçin Ankara ile iyi ilişkiler kurmak istediği anlaşılacaktır. Gerçi Türkiye’nin dünya siyaset ve ekonomisinde Çin kadar ağırlığı olmasa da Güneybatı Asya, Güneydoğu Avrupa ve Kuzey Africa jeopolitiğinde Türkiye’nin hatırı sayılır bir nüfuzu bulunmaktadır. Dolayısıyla Çin’in Avrasya politikalarını yürütebilmesi için Türkiye’nin de desteğini alması gerekmektedir.

İkili İlişkilerde Doğu Türkistan’ın Gözardı Edilmesi
Ankara’nın Çin politikasında düştüğü temel yanlışlık, Pekin’le iyi geçinebilmek için Doğu Türkistan sorununu gözardı etmesidir. Pekin çok sayıda Uygur’un yaşadığı Kazakistan ve Kırgızistan’a yaptığı gibi, Türkiye’ye de bir takım ekonomik ve siyasi avantajlar sağlayarak, sorunu resmi düzeyde kendi lehine çözmüştür. Ancak dünyadaki en etkili Doğu Türkistan lobilerinden birisini bünyesinde barındıran ve etnik ve kültürel bağlardan dolayı bölgedeki gelişmelere duyarlı bir kamuoyuna sahip olan Türkiye’nin, kendisini bu sorunun dışında tutabilmesi oldukça zor gözükmektedir. Bu yüzden Çin bölgedeki temel insan hakları ihlâllerini ortadan kaldırmadığı sürece, Ankara-Pekin ilişkileri sık sık kesintiye uğrayabilecektir.
Halbuki bu konuda Ankara Pekin’le ilişkilerini bozmadan Doğu Türkistan sorununun da sağlıklı bir şekilde çözümüne yardımcı olabilir. Ankara’nın Doğu Türkistan’ı Çin’in toprak bütünlüğü içerisinde değerlendirmesi bu bölgedeki sorunların çözümü için Pekin’e telkinde bulunmasına engel değildir. Üstelik Çin ile iyi ilişkilere sahip bir Türkiye, bu konudaki adımları daha rahat atabilir. Karşılıklı güven ortamı tesis edildikten sonra, Çin pazarına Doğu Türkistan üzerinden açılmak da mümkündür. Tarihi İpekyolu ulaşım koridorunun canlandırılması projeleri, ikili ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi açısından önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Orta Asya’da tarihsel olarak daha büyük bir stratejik rekabet içinde bulunan Rusya ve Çin’in son dönemdeki siyasi yakınlaşması, mevcut sorunların uzlaşarak çözülebileceği konusunda önemli bir örnektir. Soğuk Savaş döneminde yaşanan Çin-Sovyet ihtilâfı için bkz. Selçuk Çolakoğlu, Çin-Sovyet İlişkilerinde Orta Asya Boyutu: Soğuk Savaş Dönemi (1950-1982), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara, 1997.
Hem Pekin’le iyi geçinip hem de Uygur ve diğer Türk kökenli halkların siyasi, sosyal ve ekonomik alandaki hayat standartlarının geliştirilebileceğine Çin içinden başka bir örnek daha vermek mümkündür. Çin’in kuzeydoğu kesiminde Kuzey Kore ile sınırı bulunan Mançurya’da yaklaşık 2 milyon Kore asıllı Çin vatandaşı yaşamaktadır. Hem Kuzey Kore hem de Güney Kore Çin ile ilişkilerini geliştirmede buradaki Koreli azınlığı bir köprü olarak kullanmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Selçuk Çolakoğlu, Kuzeydoğu Asya Bölge Sisteminde Kuzey ve Güney Kore: Soğuk Savaş Sonrası Dönem (1991-2001), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 2003. Soğuk Savaş döneminde Kuzey Kore Çin’in en iyi müttefiklerinden biriydi. Ayrıca 1990’ların başında Pekin ile Seul arasında diplomatik ilişki kurulduktan sonra iki ülke arasında büyük bir iktisadi işbirliği ortamı gelişmiş ve bu aşamada Kore asıllı Çinliler önemli bir rol oynamıştır. Bu azınlığın hem Çin vatandaşı olup Çin piyasası ve kültürünü iyi bilmeleri hem de Koreli olmaları dolayısıyla Güney Korelilerle rahat iletişim kurabilmeleri ortaya eşsiz bir fırsat çıkarmıştır. Bu yüzden Çin’de yatırım yapan Güney Kore şirketleri buradaki üst düzey yöneticilerini Koreli azınlık mensuplarından seçmişlerdir. Üstelik bu durumu Çin de büyük bir sorun haline getirmemiş ve hem Pekin’in hem Seul’un ve hem de Koreli azınlığın kârlı çıktığı bir çözüme ulaşılmıştır. Mevcut durum itibariyle Kore asıllı Çinlilerin hayat standartları Han Çinlilerinin üzerine çıkmış ve Çin toplumu içinde kendilerine saygın bir yer edinmişlerdir. Ayrıca sınır bölgesi olmasına rağmen ciddiye alınabilecek ne bir ayrılıkçı hareket ne de böyle bir düşünce zemini ortaya çıkmıştır.

Doğu Türkistan, Türkiye ve Çin Arasında Dostluk Köprüsü Olabilir
Koreli azınlığın Çin ve Güney Kore ikili ilişkilerini geliştirmekte oynadığı olumlu rol örnek alınarak, Doğu Türkistan’daki Türk kökenli halkların da Çin-Türkiye ilişkilerini geliştirmede üstlenebileceği görevler açısından bir takım projeler geliştirilebilir. Bu çerçevede Pekin tarafından Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli Müslüman halklara temel siyasi ve kültürel azınlık ve insan hakları eksiksiz olarak verildikten sonra, bölgenin Türkiye-Çin iktisadi ilişkilerinde bir üs olması sağlanabilir. Türkiyeli şirketlerin Orta Asya’da özellikle de Doğu Türkistan ile sınırı bulunan Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da büyük yatırımları bulunmaktadır. Bişkek ve Almatı gibi şehirlerde yaşayan Türkiye vatandaşlarının sayısı onbinlerle ifade edilmektedir. Dolayısıyla burada yatırımları bulunan Türkiye şirketleri faaliyet alanlarının bir kısmını çok rahat Doğu Türkistan’a kaydırabilirler. Türkiye, Urumçi veya Kaşgar’a konsolosluk açabilir ve THY de bu iki merkezden birine doğrudan uçuşlar başlatabilir. Ayrıca Çin’den Türkiye’ye kadar bir demiryolu bağlantısı da kurulabilir. Böylelikle Doğu Türkistan Orta Asya’da ciddi bir cazibe merkezi haline geleceği gibi, Pekin’in büyük bir siyasi ve iktisadi proje olarak üzerinde durduğu Çin’den Türkiye’ye oradan da Avrupa’ya kadar uzanan çağdaş ipekyolu düşüncesi hayata geçirilebilir. Bu projede Doğu Türkistan önemli bir paya sahip olacak ve burada yaşayan azınlıkların ise hem ekonomik açıdan refahları artacak hem de uluslararası toplumun saygın birer üyesi haline gelecekleri için siyasi açıdan tatmin düzeyleri yükselecektir. Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli halkların mutluluğu ise Türkiye-Çin ilişkilerine olumlu olarak yansıyacaktır. Bu konudaki ayrıntılı bilgi için Erkin Emet’in benimle yaptığı ve Radio Free Asia Uygurca Servisi’nde 2-3-4 Nisan 2004 tarihlerinde yayınlanan mülakata bakılabilir.
Tabii tüm bunların gerçekleşebilmesi için Pekin’in Doğu Türkistan’ı dünyaya açma konusunda istekli ve cesur adımlar atması gerekmektedir. Bu konuda en büyük görev ise Ankara’ya düşmektedir. Çin’le şu sıralar gayet iyi seyreden ikili siyasi ilişkilerden cesaret alarak Ankara, Doğu Türkistan’ın iki ülke arasında bir ekonomik ve kültürel köprü olması konusunda Pekin’i teşvik etmelidir. Yoksa 1996’dan beri yapıldığı gibi Çin’le ikili ilişkilerde sorun çıkmaması için Doğu Türkistan’ı görmezden gelmek bir çözüm olmadığı gibi, aksine mevcut sorunların giderek büyümesine ve zamanla içinden çıkılması güç bir hâl almasına yol açmaktadır. Ankara cesur, karalı ve yapıcı adımlarla hem Çin ile ilişkilerini geliştirebilir hem de Doğu Türkistan sorununun herkesin kazançlı çıkacağı halde çözülmesine katkı sağlayabilir.

  • 735 defa okundu.