ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ VE TEMSİL EDİLMEYEN MİLLETLER
Erkin ALPTEKİN 
Doğu Türkistan Kongresi
Hazırlık Kom.Baş.UNPO Genel Sekreteri
10 Aralık 1948 tarihinde Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilmişti. O zamandan buyana yarım asırdan fazla bir zaman geçti, soğuk savaş ortadan kalktı ve yeni bir dünya düzeni tartışılmakta ancak yine de milyonlarca millet, halk, azınlıklar ve yerli halk hala siyasi baskı, kültürel assimilasyon, ekonomik sömürü , ekolojik kayıplar, Irk ayrımcılığı ve hatta soykırıma maruz bırakılmaktadır.
Tüm bu trajediler ; adalet, eşitsizlik ve insan onurunu koruması üzerine kurulan BM'in varlığına rağmen nasıl hala devam edebilmektedir? Bunun bir çok sebepleri mevcut, bunların içinden önemli olan bazılarını açıklamak istiyorum.
Dünyada şu an yaklaşık 6.500 millet, halk, azınlık ve yerli halk bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan sadece 200'den azı BM'de temsil edilmektedir. BM' milletlerin değil devletlerin birleştiği bir yerdir. Kalan kısmi mevcut devletlerin sınırları içerisinde , isteyerek yada istemeyerek yer almaktadırlar.
Temel insan haklarını elde etmeye çalışan BM'de temsil edilmeyen milletleri koruyan bir unsur yoktur, sıkıntılarını, isteklerini ve özlemlerini dile getirebilecekleri uluslararası bir platform mevcut değildir ve BM'de seslerini duyurabilecek imkanları yoktur.
Esas görevi kendi yönetimi altındaki bu millet, halk, azınlık ve yerli halklarını korumak, geliştirmek ve temsil etmek olan devletler, genellikle bu görevlerini yerine getirmemekte ve çoğu zaman onlara düşman muamelesi yapmaktadırlar. Bu nedenle , temsil edilmeyen milletlerin bir çoğu bu baskıcı devletleri kendilerinin tek meşru temsilcisi olarak tanımamaktadırlar.
Çoğu zaman devletler kendi yönetimi altındaki bu milletlere baskı uygulamak onları denetlemek icin ellerinde bulunan her imkanı vicdan azabı duymaksızın kullanmaktadırlar. Bu muhatapsızlık ve temsil edilmeyen milletlerin ihtiyaç ve isteklerini ciddiye almamak, aslında anında müdahaleyle önlenebilecek olan şiddet ve çatışmaların tırmanmasına yol açmaktadır. BM ve AGİT içerisinde çatışmalari önlemek için bulunan standart mekanizmalar, temsil edilmeyen milletler için genellikle mevcut değildir.
Üstelik, milli egemenlik ile ilgili meselelerde devlet için önleyici davranmasını sağlayacak olan siyasi iradenin yoksunlugu BM'in girişimlerde bulunmasını sınırlandırmaktadır. Milli egemenlik , dünyada insan haklarının korunmasında korkunç bir engeldir. Milli egemenliğin prensip ve uygulamaları uluslararası hukukun merkezi noktası olmaya devam ettiği müddetçe , hiç bir uluslararası organ , belli bir devletin sınırları içerisinde insan haklarını doğru bir biçimde izlenmesini sağlayamaz.
BM sözleşmesinin kendisi, milli egemenliğin vazgeçilmez önemini kapsamaktadır. Kendi insanlarının en temel insan haklarının büyük ihlalçısı olabilen bir devlet vatandaşlarının refahının kendi sorumluluğu olduğunu ve hiçbir uluslararası kurumun kendi içişlerine karışamayacağını iddia edebilir. Böylesine bir tutumu benimseyen bir devlet , çoğu kez yaptığı gibi, BM sözleşmesine sığınabilir. Son 50 küsür yıldan beri, küçük ve büyük, farklı idelojilere sahip bir çok devlet kendisini uluslararası örgütlerin insan haklarıkayıtlarıyle ilgili eleştirilerinden korumak maksadiyla milli egemenlik kalkanını kullanmıştır.
Hatta bir çok devlet , Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinin aslında Batıya ait bir belge olduğunu , köklerinin Doğuya yabancı olan değerlere uzandığını iddia etmek suretiyle insan haklarının evrenselliğini sorgulamaktadır.
Aslında Doğudaki insanların Batıdakilerle aynı haklara sahip olmaması gerektiğini ileri sürmek aşağılayıcı bir görüştür. Değişik kültürlerin farklı siyasi değerleri beslediği muhakkaktır, ancak yüzyıllar boyunca dünya evrensel isteklerini ifade eden uluslararası kodlar geliştirmiştir.
Çin'in insan hakları konusundaki görüşü mantığa en aykırı olanıdır. Marksist prensiplerin evrensel geçerliliğini telkin eden bir komünist ülke, hapishane kamplarında sömürülen işçileri koruyan, iç muhalliflerinin haklarını ve idaresi altındaki Doğu Türkistanlıların, Tibetlilerin ve İç Moğolların insanca yaşama isteklerini destekleyen prensipleri reddetmektedir. Bu durum çoğu zaman BM'i ikilemin içine sokmuştur.
Sözleşme içinde yer alan konulara müdahale etmeme sözünü vermişken , Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinde açıkca ifade edilen insan haklarına saygı göstermeyi nasıl başaracak? İlki, BM'in elde etmeye çalıştığı bir ideali yansıtıyor, ikincisi ise kabul etmesi gereken bir gercegi temsil ediyor. ABD'in Irak'daki rolü , milli egemenligin gösterilmek istenildiği gibi başa çıkılmaz bir engel olmadığını ortaya koyuyor. BM bünyesindeki karar verme sürecinde büyük etkisi olan ana güçler, belirli bir ülkede insan haklarını zaruri kılmak isterlerse, dünyadaki hiçbir kuvvet onları durduramıyor. Bazı durumlarda insan haklarını zaruri kılan ve diğer durumlarda da gözardı eden bu kararlılıktır ki bu da gerçek sorunu teşkil etmektedir.
Bu çifte standart milli egemenlik sorunuyla uğraşmaktan çok daha zor bir durumdur. Bu zor ortamda ve çevrelerde insan haklarının korunmasında uygulanan çifte standard, tüm dünyayı çelişkiler içine sokmaktadır.
İnsan haklarını çiğneyen ülkenin küçük bir ticari, ulusal ve stratejik önemi varsa büyük devletler üzerine akbabalar gibi üşüşürler. Fakat Çin gibi güçlü ülkeler eleştiriden uzak tutulurlar. Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu belirtildi. Ama şimdiye kadar bulunamadı. Uluslararası organlar bu silahları imha etmek için her türlü tedbiri almalıdırlar. Hey şeyden önce kitle imha silahları insan haklarının uygulanmasına aykırıdır ve bunun da ötesinde Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinde ifade edilen yaşama hakkına aykırıdır. Fakat Çin de dahil olmak üzere bir çok ülkenin aynı çesit kitle imha silahları var. Bu ülkelere kitle imha silahları bulundurmalarına neden izin veriliyor?
Bir Doğu Türkistan Türkü olarak her çesit nükleer denemelerin tamamıyla karşısındayım. Çin Doğu Türkistan'da 46 nükleer bomba denemesi yaptı. Sonuç olarak, etrafa yayılan radyoaktif maddeler yalnız içme suyu, temel gıda maddeleri ve hayvanları etkilemekle kalmayarak, şimdiye kadar 200,0000 insanin ölümüne neden olmuş, kanser hastalıkları ve sakat doğan çocukların sayılarının hızla artmasına yolaçmıştır.
Bu, uluslararası topluluğun davrandığı şekilden farklı davranması gerektiğini önermek değil, benim üzerinde durduğum konu , ahlakı uyum eşitsizliğidir. Eğer ahlakı uyum yoksa, siyasetin kendisi tamamıyla itibardan düşer.
Sonuç olarak dünyadaki pek çok temsil edilmeyen milletler, BM'in insan hakları standartlarını adil bir şekilde uyguladığı konusundaki inancını tedrici olarak yitirmiştir. İnsan haklarında evrensel bir uygulama ve yürütme olmadığı, BM'in seçici olduğu ve insan hakları ihlallerine yönelik taraflı bir tutum sergilediği, güvenirliği ve dürüstlüğünü yitirdiği sonucuna varmışlardır. Dünya çapında kendilerini aldatılmış, terkedilmiş ve ihanete uğramış gibi hissetmektedirler. Ümitsizlikleri, hayal kırılıkları ve umutsuzlukları içinde bir çok temsil edilmeyen milletler kendi temel haklarını elde edebilmek ve dünya kamuoyunun dikkatini çekebilmek için tedrici olarak şiddet yollarını seçmek zorunda bırakılmışlardır. Çünkü dünya kamuoyu ancak bir şiddet veya çatışma olayı patlak verdikten sonra harekete geçmektedir. Bu nedenle de su anda dünyanın 65 ülkesinde iç çatışmalar patlak vermiştir.
Son 50 küsür yıldanberi siyasi baskı, kültürel assimilasyon, ekonomik sömürü, ekolojik kayıplar ve Irki aşağılamaya maruz kalan Doğu Türkistan Türkleri de bir istisna değildir. Barışcı yollarla dünya kamuoyunun dikkatini çekemeyen Doğu Türkistan Türkleri özellikle 1990' lı yıllardan sonra tedrici olarak şiddet yollarına başvurmak zorunda kalmıştır. Çin yönetimi, 11 Eylül'den sonra, Dogu Türkistan Türklerini dünya kamuoyuna bir „terrörist" olarak lanse etmeye calismakla, onlara kötülük değil aslında iyilik etmiş olmaktadır. Çünkü şiddete basvuranların maksadı, şiddet yollarıyla dünya kamuoyunun dikkatini kendi problemi üzerine çekmekten ibaret idi. Ayrıca, Çin yönetiminin, tüm Doğu Türkistan Türklerini bir „terrörist" olarak ilan etmeye calismasina dünya kamuoyu asla inanmamistir.
šiddet yöntemlerinin diğer bir sebebi de sadece başvurabilecekleri aklı yolu kalmadığı için değil aynı zamanda işgalci devletlerin milletlere, halklara ve azınlıklara adil davranmamalarından kaynaklanmaktadır. Adaletin olmadığı yerde şiddet her zaman vardır. šiddetin sorumluluğu bu sebeple adaleti inkar edenlerin ve insanları baskı altında tutmak ve boyun eğdirmek için şiddet kullananların ayakları altındadır.
Eğer dünya kamuoyu gerçek anlamda barış istiyorsa o zaman kendi yönetimi altındaki milletler, halklar ve azınlıkların en temek insan haklarına riayet etmek mecburiyetindedir. En temel haklarını koruyabilmek ve elde edebilmek için mücadele vermekte olan milletler, halklar ve azınlıkları sindirmek, tuttuklamak , idam cezalarına çarptırmak ve onları „terörist" olarak ilan etmekle mevcut problemleri çözmek mümkün değildir.
İnsan haklarına saygı çatışmaları önlemenin ilk adımımını teşkil eder. Böylelikle, dünya çapında insan haklarını korumak için adil ve eşit uluslararası bir sistem geliştirilmesine acil ihtiyaç vardır. Ayrıca BM yapısının içinde temsil edilmeyen milletlerin kendi kaderiyle ilgili kararların alınacağı görüşmelerde kendilerini temsil edebilecekleri bir sistem oluşturulması hayati önem taşımaktadır.
Diyalog, daha iyi anlaşma, işbirligi ve barış içinde bir arada var oluşun temelidir. Karşılıklı güven, diyalogsuz gelişemez ve güven olmaksızın da barışcı bir değişim de olamaz. Bu sebeple BM, devletlerin içlerinde yaşayan temsil edilmeyen milletlerin isteklerini sindirmek için kuvvet kullanmaları yerine diyalog başlatmaları yolunda etkili, inandırıcı ve ikna edici bir rol üstlenmelidir.
Kısaca NGO olarak tanımlanan sivil toplum örgütleri ve hükümetler insan hakları ihlalerinin nedenlerini açıklayabilecekleri yeni bir siyasi irade geliştirmek zorundadırlar. Bugün NGO'lar tarafından ele alınan insan hakları meselesi kişisel insan haklarının ayak altı edilmesiyle ilgili şikayetlerle sınırlıdır. Grup hakları sorununun ele alınmasında bir isteksizlik vardır. Bir çok olayda kişisel insan hakları ihlalleri daha derin bir problemin belirtisidir. šu ana kadar bu probleme bir cevap bulunamamıştır. Güney Afrika'daki ırk ayrımı sistemine yapılan başarılı saldırı bir istisnadır. NGO'lar ve bir çok hükümetler Güney Afrika'da tutuklanan, işkence gören ve idam edilen kişilerin haklarının ihlalleriyle ilgili şikayetlerine bir sınır getirmediler.
Bu sebepten ötürü NGO'lar ve hükümetler dünya çapında insan haklarını korumak adına verilen savaşın ancak insan hak ihlalerinin nedenlerinin belirlenmesiyle ve de temsil edilmeyen milletlerin ayakta kalabilme ve kendi kaderini tayin edebilme haklarının ihlallerinin sebeplerinin bulunmasıyla, kazanabileceği gerçeğini kabul etmelidirler.

  • 772 defa okundu.