Ataullah ŞAHYAR
Marmara Ün. İlahiyat
Fak. Öğrt. Üyesi

Ne hikmetse insan gördükleri, öğrendikleri ve yaşadıklarından ya olumlu ders alıp gayesi için mücadele eder ve sonuna kadar direnip arzusuna kavuşur ya da bekleye, bekleye isteklerine kavuşamayınca duygularına kapılıp aklını dünyevi heves ve meşgalelere kaptırır çektiği bütün zorlukları unutuverir. Kendisinin hangi dağların ötesinden, nasıl çilelere katlanarak çıkıp dünyanın akıl almaz köşelerine kadar niçin sürülmeye devam ettiğini, acı işkencelere terk ettiği akraba ve kardeşlerini, bir zamanlar uğruna canını bile feda etmeyi göze aldığı aziz vatanını... Ve zamanla, farkına varmadan, yaşadığı toplum içinde erir, yok olur gider.

Burada çölleri ve dağları aşıp bin bir çile içinde aziz vatanını terk edip hicret eden biz Doğu Türkistanlılardan söz ediyoruz elbette. Hz. Peygamber ile birlikte eş, dost ve ana vatanını terkedip Medine'ye hicret edenlerin ne çileler çektiğini, hangi zorluklara katlanıp neler başardığını hatırlamakta ve bunu bir birimize hatırlatmakta fayda olacağını düşünerek. Dünyevi meşgalelerin, davalarından alıkoyamadığı o muhterem insanların durumu ile bu günkü Doğu Türkistanlıların durumu arasında pek çok benzerlik bulunmaktadır. Bu sebeple biz Doğu Türkistanlıların kurtuluşa ermek için saha-bileri örnek alması kuşkusuz en doğru seçim olacaktır. Sahabenin Hz. Peygamber ile hicret edip sonra memleketlerine nasıl kavuştuklarını ve bunu başarmak için nasıl bir yol takip ettiklerini pek iyi bilmeyenler bu görüşü kabul etmeyebilir. İşte bu noktada Allah Resulü'nün ve ashabın hicret öykülerini, Medine'de sürdürdükleri yaşamı ve o muhteşem Mekke fethi hadiselerini yakından bilmek ve irdelemek icap etmektedir. Mekke'den Medine'ye hicret eden o kutlu nesil ile ilgili yalnızca şu muazzam hadiseyi bile hatırlamak yeterli olacaktır. Bilindiği üzere Hz. Peygamber Mekke'de iken Kudüs'e yönelerek namaz kılmakta idi. Diğer bir deyişle Müslümanların kıblesi İslam'ın ilk yıllarında Kudüs idi. Ancak Medine'ye hicretin akabinde Kudüs'e yönelerek namaz kılma durumunda Müslümanlar sırtlarını Mekke'ye dönmüş olacaklardı. İşte muhtelif hadis ve tarih kaynakları sırtını Mekke'ye dönerek namaz kılmanın Allah resulünü ne kadar incittiğinden bahseder dururlar. 

Evet, Mekke vatandır, ana vatandır Allah elçisi için. Sırtını asla dönemeyeceği bir yerdir orası. Hz. Peygamber'in sırtını Mekke'ye dönerek namaz kılmaktan duyduğu rahatsızlık ve sıkıntı bir ayet-i celilede şöyle dile getirilir: "Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid-i haram tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzlerinizi o yöne çevirin." (el-Bakara, 2/144)

Peygamberin Mekke'ye sırtını dönerek namaz kılmaktan hoşnut olmaması pek çok farklı biçimlerde açıklanabilir. Ama bizim konumuz gereği burada dikkatimizi çeken husus hicret eden şahsın ana yurdunu, ana yurduna duyduğu sevgi ve özlemi, ana yurdu için beslediği hayal ve umutları unutmaması, terk etmemesi ve bunların hiçbirine sırtını dönmemesidir.
"Unutmamak" peygamberin metodunda belki de en önemli yeri almıştır. "Hatırlat, kuşkusuz hatırlatmak mü'minlere fayda verir" buyrulmuştur bir başka ayet-i kerimede. Dünyevi meşgaleler, günü birlik hesaplar bizlere Bir zamanlar uğruna canımızı vermeyi göze aldığımız, yakınlarımızı terk edip bizleri buralara sürükleyen "Özgürlük" tutkusundan vazgeçirmemeli.

"De ki eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından koltuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fa-sıklar topluluğunu hidayete erdirmez". (Tevbe 9/24)

Kuşkusuz bizler vatanımızı ve onun özgürlüğünü Allah'ın omuzlarımıza yüklediği bir sorumluluk olarak görüyoruz. Bu sebeple vatanımız için gösterdiğimiz en ufak bir çaba, döktüğümüz gözyaşına kadar sorumluluk duygusunun ürünü olan her davranışımız Allah katında değer taşıyacak ve yukarıda mealine yer verdiğimiz ayette ifade edilen "cihad" ibadeti kapsamında yer alacaktır. O halde Allah resulünün metodundan bizlere örnek olacak üç prensip belirlemiş oluyoruz bu yazımızda: Unutmamak, birbirimize hatırlatmak ve bu amaçla göstereceğimiz çabaları tüm dünyevi meşgalelerin önüne geçirmek.
Peki ya bu çabalarımız sonuç almazsa? Ya elde edemezsek arzuladığımız, düşlediğimiz özgür Doğu Türkistan'ı? İslam'ın, Allah ve resulünün bu konuda bizlere gösterdiği hedef ve istikamet nedir? İşte bu sorunun cevabını şu ayet-i kerime ne kadar güzel veriyor:
"Sonra şüphesiz Rabbin eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır." (Nahl, 16/110).

Evet, istikamet sadece çabalamaktır. Sonuç ise bütünüyle Cenab-î Allah'a aittir. O'nun lütuf ve keremi, rahmet ve izzeti ne gerektiriyorsa sonuç o olacaktır. Biz sonucu değil, çalışmayı hedefleyeceğiz. Niyetler sahih ise elde edeceğimizden emin olduğumuz benzersiz bir karşılık var ki o da Allah'ın gufran ve rahmetidir. Daha güzel bir sonuç olabilir mi?

* (Amentü Şerhi) Sf.–256
Numan KURTULMUŞ

  • 713 defa okundu.