Mehmet ÇAYIRDAĞ
                                                                                          Eski Kayseri Vakıflar Bölge Müdürü
 
1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu Almanların yanında, İngiltere, Fransa ve Ruslara karşı I.Dünya harbine girmiş katıldığı tarafın galip gelmesiyle kayıplarını telafi edeceğini ve düşmanlarına büyük bir ders verip intikamını alacağını ve son dönem idarecilerinin ideali olan Dünya Türk Birliğini gerçekleştireceğini hayal etmiştim. Ancak bu ulus hayal gerçekleşmediği gibi elde kalan mevcut Osmanlı toprakları da kaybedilmiş. 1914-1918 yılları arasında tek başına dört yıl, dört cephede sürdürdüğü bu büyük kıyamette bir milyon civarında evladını karlara ve çöllere gömmüş veya sakat bırakmıştır. Sadece Çanakkale’de 250 Bin Mehmetçiği şehit vermiştir.
Bu büyük hengame esnasında İstanbul’daki Medrese Mektep Talebeleri de kısa eğitim neticesi yedek Subay olarak orduya alınıp cepheye sevk edilmişlerdir. Bunlardan Niğde’nin Bor ilçesinde olan Halil Ataman da bu şekilde 1915 yılında İstanbul Medrese öğrencisi iken orduya alınmış ve derhal Ruslara karşı Erzurum cephesine gönderilmiştir. Tabi bu gönderme o dönemde karlar üzerinde çok zaman yürüyerek yapılıyordu. Bu cephede yine karlar, soğuk, açlık ve hastalıklarla tam teçhizatlı Ruslara karşı koymaya çalışan Subay ve askerlerimiz neticede köyleri, şehirleri düşman çizmesi altına terk ederek geri çekilmek zorunda kalmışlar. Anadolu’nun fidan gibi evlatlarının şahadetleriyle binlerce kişilik ceset dağları oluşturmuşlardır. Bu felaket arasında yapılabilecek bir şey kalmayınca neticede Ruslara esir düşmüşlerdir. Yedek Subay Halil Efendide bu esirler arasında idi. Ruslar bu esirleri eksi 30-40’lar da seyreden soğukta, trenlerle Sibirya buzluğuna nakledip oraya hapsetmişlerdir. Burada binden fazla Türk Subayları ve çok daha fazla erler ve başka milletlerin subay ve erleri 5 yıl açlıkla tokluk arasında, ölmeyecek kadar gıda verilerek soğukta bekletilmişlerdir. Bu arada 1917’de Rusyada komünist ihtilali olmuş, fakat değişen bir şey olmamıştır. Nihayet 1920 yılında Ruslar esirleri tekrar trene bindirip kışta kıyamette bu defa ta Japon denizi yakınındaki Japon işgalindeki Vladivostok şehrine getirip İngilizlerin muhalefetine rağmen, Türkiye’ye teslim edilmek üzere Japonlara teslim etmişlerdir. Buradan da bir yıla yakın bir sürede demirden bir manzara gibi küçük bir gemi ile cehennem sıcağı içinde, Japonlar binden fazla esir Türk subayını Ege denizine kadar getirmişler buradan da Türkleri bu defa Yunanlılara kaptırmışlardır. Bu sırada Anadolu da Türklerin ölüm kalım savaşı olan Yunanlılara karşı Mustafa Kemal Paşa komutasında Kurtuluş mücadelesi veriyordu. Esirler Yunanistan’da bekletilmişler sonra Nalya’nın ıssız ve berbat bir adasına çıkarılmışlar, oradan da bin bir müşkülatla altı sene sonra Türkiye’ye dönebilmişlerdi.
Halil Ataman 1920 yılında Vladivosvok ‘a gelirler ve bu şehirde Çindeki Türklerle karşılaşmış ve onlar hakkında bilgiler vermiştir. Verdiği bilgiler şöyledir.
“25 Mart 1920 kuşluk vakti Mançurya şehir istasyonuna geldik bu yer çok eski bir Türk yurdu ve Türk şehri, kasabanın yarısı Türk imiş. Gördüğümüz insanlardan belli, yüzlerinde bir asalet var. Hayret edilecek bir yanları daha var, hem yüz görünüşleri hem de konuşmaları dilleri hemen hemen bizim tıpkımız. Burada ticaret hep Çinlilerin elinde ve pek gaddarlar. Dünya Yahudileri onlara çırak bile olamaz.”
“Mancurya kasabasından 550 km doğuda Cengiz Han adında bir kasabaya, buradan da Anda şehrine geldik. Bu şehirde hayli Müslüman varmış. Ömer adında bir Müslüman ile görüştüm. Müslüman bir Çin subayı vagonumuza geldi.Çin subayı şöyle anlattı. “ Çin’de Müslümanlar doğru dürüst iyi ahlaklı ve çok temiz oldukları için, Çinliler dahi Müslümanların şayan-ı itimat ve kendilerine mal ve can inanılır kimseler olduklarını kendi aralarında çekinmeden söylerler. Bende derim ki Müslüman demek şayan-ı itimat, her şey inanılır ve kendisine güvenilir insan demektir. Hükümette yüksek memuriyetlerin çoğu Türk asıllı memurların elinde” dedi. Daha sonrada müslümanların camilerinden, mekteplerinden ve cemaat teşkilatlarından uzun uzadıya gurur duyarak bahsetti. Bu tanışma ve konuşma bizi çok sevindirdi.”
Daha sonra Harbin şehrine geldik. Burada Türk-Tatar Cemaat-ı İslamiyesi bir hayli kabarık sürette bize yardım da bulundu. Bu gün akşama kadar Harbin’de dolaştık. Bazı Müslümanlarla konuştuk. Akşamleyin Türk-Tatar köylerinden Zakir Bey (maarif müdürü), Nurullah Bey(kırgızıstan reisi), isimlerini öğrenemediğim bir iki efendi daha ve İnayetullah Beyler bizleri ziyaret ettiler ve ertesi günü bizi evlerine yemeğe davet ettiler. Konuşmalarımız Türklük hakkında ve Türklerin yarınları ve bir çok değişik mevzular üzerinde devam etti. Çok samimi olarak ayrıldık, çok candan ve öpüşerek oldu ayrılmamız.”
Nihayet Halil Ataman ve arkadaşları Viladivostok’a gelip orada vatana dönmek üzere beklemeye başlıyorlar. Bu arada 18 Haziran 1920 tarihli günde ramazanı idrak ediyor ve o gün sabah camiye gidiyor. Hoca hutbeyi buradaki Müslümanların anlayacağı şekilde irad ediyor.
25 Haziran 1920 günü para kazanmak için bulduğu fırın işinde çalışırken bir adamla tanışıyor. Adamcağız Halil Atamana Rusça hangi milletten olduğunu soruyor. Türk olduğunu söylüyor. “Müslümansınız değil mi?” diyor. Halil
Atamanda “evet” deyince ellerini sıkıp, gözlerinden öpmek istiyor. “Bende Türk’üm ve Müslümanım, adım

  • 723 defa okundu.