Celalettin Batur

Hür dünyadaki Doğu Türkistanlıların temel parolası; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu eşsiz komutan, Devlet Adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'ün "Milli Hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk Devleti kurabilme" kararlılığını savunmak olmalıdır.

Eğer bir memleketin kurtuluşunu "Nihai (son) Maksadı Doğu Türkistan'ın tam müstakillik ve erkinliğini kazanmaktır" gibi yuvarlak, esnek kelimelerle kurmuş oldukları resmi olmayan sözde kuruluşlarla maksadımız diyerek yola çıkarlar ise, kendi egolarını tatmin etmekten öteye gidemezler. Doğu Türkistan'ın gerçek sahibi olan yine oradaki Türkler'e sorulması gerekir, muhtariyet mi tam bağımsızlık mı? diye elbetteki bağımsızlık yanlısı oldukları için öldürülüyor, idam ediliyor, işkence yapılıyor. Zaten Kızıl Çin hükümeti demiyor mu Uygur Otonom Bölgesi diye. Burası özerktir muhtariyettir diyerek dünyanın gözünü boyamıyorlar mı?

Bu davada ilk ve son sözü söyleme hakkı: Beş yıldızlı otellerde değil sefalet içinde, uçaklarda
değil kutsal toprağına yalınayak basarak, demokratik bir ülkede değil komünizmle yönetilen kendi ülkesinde, içki masalarında değil dua ederek, ücret almadan canını ortaya koyarak, özerklik değil bağımsızlık isteyerek, ölümle burun buruna mücadele veren o mübarek insanlarındır.
Merhum Mehmet Emin BUĞRA, Merhum İsa Yusuf ALPTEKİN beylerde, "Doğu Türkistan Kızıl Muhtariyeti Red Eder" diye bu konuyu 1955 yıllarında bütün çıplaklığı ile ortaya koydu.

Son olarak da Doğu Türkistan'dan hür dünyaya gönderilen kitabın sonuç kısmında şöyle sesleniyor:
"Ey Allah tarafından aziz yaratılıp kafirler tarafından hor görülen insanlar! Hazırlanın. Kaybettiği bağımsızlığını tekrar elde edecek olan Doğu Türkistan'da bir millet başka bir millete zulüm yapmayacak, bir kişi diğer bir kişiye zulmetmeyecek. Hür ve Bağımsız Doğu Türkistan'ı karşılamak için hazırlanın." Şimdi Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan ikinci Kurultayı'nda 36.5 saat süren ve altı günde okunan tarihi hitabesinden alıntılar ile devam ediyoruz.

Atatürk'ün Nutuk'u geçmiş bir devrin gerçekleri'ni yansıtmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alman ibret dolu tecrübelerle, Doğu Türkistanlıların -özellikle hür dünyadaki bu gününe ve yarınlarına ışık olacak şekilde söylenen aşağıdaki bu veciz sözlerden ibret almamız gerekir.

"1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Durum ve genel görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, Harb-i Umumi'de yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve yurdu Harb-i Umumi'ye sürükleyenler, kendi hayatlarının tasasına düşerek yurttan kaçmışlar. (...)

Şimdi Efendiler, izin verirseniz size bir soru sorayım. Bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi? Açıkladığım bilgilere ve gözlemlere göre üç tür karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere'nin koruyuculuğunu istemek; ikincisi, Amerikan mandasını istemek. Bu iki tür karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bir bütün olarak bir devletin koruyucu kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örnekse; birtakım bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Birtakım bölgeler de, Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı ülkesinin paylaşılacağını oldu bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde doğruluk görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı ülkesi bütünüyle parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamını yitirmiş birtakım boş sözlerdi.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve nasıl yardım istemek düşünülüyordu?
O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milletin egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi:
Temel ilke, Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak TAM BAĞIMSIZLIĞA sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar toplumlar karşısında uşaklıktan yüksek bir değere layık olamaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve gözetimini istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir efendi getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türkün onuru ve kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.

ÖYLEYSE YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!
İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.

Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.
Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı? Şu farkla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her fedakârlığa başvurduğunu düşünerek avunur ve elbette, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir millete oranla, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka olur."

1933 ve 1944'de Doğu Türkistan'da kurulan Devletlerimizin bayrağı olan Gökbayrağının şekil ve rengini tavsiye eden Atatürk'ün Türkiye değil Türk Milliyetçisi olduğu ve Esir Türkler hususundaki sözleriyle de diğer bir önemli konu olan Türk Dünyasına nasıl sahip çıkılacağını örnek iki sözü ile açıklıyor;

Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarih içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli (Atatürk)

Göçmenler kaybedilmiş topraklarımızın hatıralarıdır. (Kemal Atatürk, Türkler Acaroğlundan)

-Kemal  Atatürk  Nutuk (1919-1927)
-Türk ve Türklük Atatürk ve Türk Dünyası
-Türk Dili 1992

  • 851 defa okundu.