Enver Özçağlayan

Toplumların büyük (maddi-manevi) ihtiyaçlarının oluşturduğu birikimlerin tabii bir sonucu olarak meydana gelen kitle bunalımları ve sosyal patlamalar; bu ihtiyaçları gidermeye talip dava adamlarını tarih sahnesine çıkardığı gibi, milli hasletlerini yitirerek, vasıflı insanlar yetiştiremeyen toplumları da tarih sahnesinden siler süpürür.

Ayrıca; toplumların büyük ihtiyaçlarının oluşmasını takip eden aşamalarda meydana gelmesi mukadder her tür çile ve ıstıraptan nasibini almak, dava adamlarının sorumluluğunun gereği olan değişmez bir kaderdir... Bu bakımdan, belirli bir idealizmin ender temsilcileri olan dava adamları, ancak bu kadere katlanabilecek vasıflı insanlar arasından çıkabilir. Bir cüceden alim yetişmesi nasıl mümkün değilse, basit ve vasıfsız insanların da büyük davalar üstlenmesi mümkün olmaz...

Tarihe şöyle bir baktığımız da; bütün çağların en muhteşem davası olan İslam davasının, yaratılmışların en vasıflısı ve mükemmeline, Hz. Muhammed'e havale buyrulduğunu görürüz. O, yaratılmışların ve yaratılacakların ekmeli, kainat sırlarının bilgi sahibi insan, kendini yolundan döndürmek isteyenlere: "Bir elime ay'ı, öbür elime güneşi verseniz, yine davamdan dönmem." muhteşem cevabıyla, davasına sahipliliğin derece ve bağlılığını haykırdıktan sonra, ne acılara duçar oluyor... Yılların şeridini günümüze doğru biraz daha çekersek, bir muhteşem tabloyla yine karşılaşıyoruz. Günümüzden 2400 yıl kadar (İslamiyetinin doğmasından da 1000 yıl) önce meydana gelen bu olayın kahramanı meşhur Atinalı filozof Sokrates; tek Tanrının yaratıcılığına, ruhların varlığına ve ölümden sonra yeni bir dirilişin gerçekliğine dair inancını çeşitli yerlerde anlatmasının sonunda, şu iddalı ile suçlanıyordu: "Atina vatandaşı Pithiya'nın oğlu Methios and içerek bildirmiştir, Sokrates fenalık yapıyor. Atina'nın inandığı ilahlara iman etmiyor. Aksine; ortaya iman edilecek yeni bir ilah çıkarıyor. Gençliğini fesada veriyor. Eski Yunan'ın 501 üyeli Halk Mahkemesi O'nu bu iddia ile yargılamaya başladı. Dostları, kurtulması için bu iddiaları yalanlamasını, buna inanılacağını söylemesine rağmen O, bu istekleri reddederek, muhteşem bir savunma ortaya koydu ve bu haliyle dünya durdukça hatırlanacak bir dava adamlığı örneği gösterdi. Şöyle diyordu Sokrates: "Besbelli bir şey ki, harplerde çok kere insan silahını atıp, düşmandan merhamet dilemekle ölümden kaçabilir. Eğer insan, ruhunu alçaltmaya göz yumarsa, türlü türlü tehlikede, ölümden kaçmak güç bir iş değil, kötülükten kaçmak çok zor...

Zira kötülük ölümden daha tez koşar. Nitekim ben ihtiyar ve yavaş yürür olduğum için ölüme tutuldum, düşmanlarımsa çevik ve körü körüne hızlı oldukları için kötülüğe tutuldular. Ancak ben, başka türlü bir müdafaadan sonra yaşamaktansa, böyle bir müdafaa uğruna ölmeyi tercih ederim. Oysa ölüm, akıl yönünden iki şeyden biridir: Ya bir hiçlik, büsbütün şuursuz hali, yahut insanların umduğu ve özlediği gibi, ruhun bu dünyadan başka bir dünyaya göç etmesi keyfiyeti... Birincisi ne büyük kurtuluş, ikincisi ne büyük kazanç..." Ve kendisine getirilen baldıran zehriyle hayatına son veriyordu.
Uzak-yakın Türk tarihi de büyük dava adamlarıyla doludur. Çünkü çağlar boyu gösterdiği yüksek vasıfları ve üstün meziyetleriyle, dünya milletleri arasında temayüz eden Türk Milleti, büyük adamların yetiştiği elverişli bir kaynak olarak yaratılmış bir "ırk" olmanın ilahi imtiyazını taşımaktadır. Bizans'ın fethinde, olağan mucizeye ulaştıran bir gayretin ve beyin gücünün gerçekleştiği, karadan gemilerin yürütülmesi olayında genç Fatih: "Sırrımı sakallarımın tek teli dahi öğrenmiş olsaydı, onların hepsini ellerimle yolardım." diyecek kadar, davasına bağlılık örneği veriyordu...
Yakın tarihimizde ise; Mustafa Kemal Paşa'nın azim, cesaret ve imanın sonucu olarak verilen: "Ya istiklal, ya ölüm!.." emri değil miydi Türkiye'yi kurtaran. Dava, dava adamının yurdunun gerçekleriyle birlikte olmadan dava adamlığı taslamak, dava adamlığını hafife almak olur. Bu büyük duygu ve disiplini hafife alanlar ise, önce mizah ve şaka konusu olurlar, sonunda da ihanete bulaşmaları kaçınılmaz olur.

Oysa dava adamı, belirlenen ölçüler içinde, davasına ölümü pahasına sahip çıkan ve asla davadan dönmeyen kişidir. Zira millet hayatının geleceğe doğru devamlılık kazanmasında; bütün fikrî ve bedeni varlığı ortaya koymaktan çekinmeyen, yapılması ve söylenmesi gerekenden asla taviz vermeyen bu dava adamlarıdır ki; her zaman toplumların ibret aldığı ve ululadığı ender insanlar olarak tarih içindeki yerlerini alırlar.

  • 1217 defa okundu.