İrfan Özfatura

Yaklaşık yüzbin yurttaşımız "Hacı olmanın" mutluluğunu yaşıyor. Cidde'nin bunaltıcı sıcağı, Medine'nin latif havası, Alemlerin Efendisi'ni kuşatan kutlu Ravda... Cennet-ül Baki, Küba, Mescid-i Cuma... Uhud, Kıbleteyn Camii ve Mescid-i Seba... Münevver Beldenin güler yüzlü esnafı, hurma pazarları, misvak tezgahları, kaldırım lokantaları... Zencisi, sarı benizlisi, esmeri, kumralı.. Bir renk ve ses cümbüşü... Mekke'ye akan kalabalıklar, beyazlara bürünen hacılar. Zülhuleyfa, mikat mahalli derken Mükerrem Mekke... Mescid-i Haram, etrafında halka halka dönülen muazzam Kabe, şerbetleri imrendiren zemzem, ılık mermerli say hattı, Safa ve Merve... Sonra Nur dağı, Sevr Dağı, Cin Mescidi, Cennet-ül Mualla... Arafat ovasına koşan milyonlar, kefen renkli ihramlar, Cebel-i Rahme eteklerinde yalvaran aşıklar ve tek tek çakıl toplanılan Müzdelifa... Taşlanan şeytan, kesilen kurbanlar çıkarılan ihramlar ve Mina...

Şimdi veda vakti. Şu sıralar hacılarımız son kez tavaf ediyor, mükerrem Beldelerle vedalaşıyorlar. Elbette bu diyarlardan ayrılacaklar ama kalplerini Hicaz'da bırakarak. Bundan böyle söz Haremeyn'den açıldığında bir tuhaf olacaklar. Ilık ılık içleri ürperecek ve gözleri dolacak. Burunlarının direği ve ciğerlerinin bir köşesi sızlayacak... Adına hasret denen şey bu mudur bilemiyoruz ama hayatları boyunca şu anı hatırlayacaklar.

PEKİ YA DİĞERLERİ?
Yeter ki paranız ve sıhhatiniz yerinde olsun. İnanın hacca gitmenin korkulacak bir yanı yok. Gerek Diyanet Vakfı, gerekse de firmalar vizenizi çıkarır, yerlerinizi ayırırlar. İhtiyaç duyacağınız herşeyi (arabaları, doktorları, ilaçları, tayınları) önceden ayarlarlar. Tayyare ile 3 saatlik... Evet, evet sadece 3 saatlik bir yolculuktan sonra Cidde'ye inersiniz ki mukaddes yolculuğunuz başlamış demektir. Dünyanın dört yanında yaşayan Harameyn aşıkları bu toprakları görebilmek için büyük fedakarlıklar yaparlar.

Mısır, Pakistan ve Bengaldeş gibi fakir ülkelerin çocukları Suudlara köle olur, şoförlüğe, ameleliğe, temizlik işçiliğine katlanırlar. Hintliler otobüs tepelerinde, Kırgızlar kamyon kasalarında bitmeyen kilometrelere ve bitiren güneşe meydan okurlar. Afrikalılar tüm servetlerini seyahat firmalarına bırakırlar. Ama Çin müslümanlarımn çilesi bunların çok ötesindedir.

İsmi bize mahfuz Doğu Türkistanlı bir sevdalı anlatıyor: Ömrüm boyunca hep Mükerrem Mekke ve Münevver Medine'nin hayaliyle yaşadım. Nurlu Kabe ve kutlu Ravdaya kavuşma aşkı
dayanılmaz olunca mukaddes yolculuğa niyet ettim. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti dine ve dini faaliyetlere karşıdır. Hac için izin istemek saflık olurdu. Öncelikle yurtdışına çıkmalıydım. Türkiye’deki dostlarımla yazıştık, güya beni İstanbul'a çağırdılar. Teklifnameyi (davet mektubunu) bağlı bulunduğum mahalli idareye götürdüm. Günlerce süren bir çabadan sonra turist pasaportu almak için izin çıktı. Müracaat formunu zor şer ele geçirebildim. Ama para dağıtmadığım memur kalmadı. Şimdi bu form Urumçi'ye gidecek, bilahare Pekin'e gönderilecekti.

Kızıl Çin'de resmi işlemler zor yürür. İşleri bizzat takip etmezseniz bir yerlerde takılır kalır ve tozlu mahzenlere atılır. Ben de evraklarımın peşine düştüm. Önce Urumçi macerası başladı ki bu en az 6 ay şehirde sürüneceksiniz demekti. Bu köhne şehirde oteller sayılıdır. Kaldı ki Türkistanlıların otelde yatmaya hakları yoktur. Bitmek bilmeyen gecelerde parklarda, sokaklarda süründüm. Zaman zaman halime acıyanlar evlerine konuk ettiler. Bir ömür gibi uzun geçen günlerin ardından Urumçi'deki işimi hallettim, bana Pekin'e gitmem söylendi. Pekim tam 4 bin kilometre ötedeydi ve trenle 5 gün çekerdi.
Bu süre zarfında ne trende ne de istasyonlarda Müslüman’ın yiyebileceği bir şey yoktu. Yanıma aldığım katıklar bozuldu, sadece kurumuş ekmek ve suyum kaldı.
 
URUMÇİ PEKİN HATTI
Pekin'de Türkler çok hakir görülür. Paranız olsa bile yatacak yer verilmez. Nitekim benim de korktuğum başıma geldi. Bir gecede tam 12 otelin kapısından döndürüldüm ki çoğu boştu. Benden sonra gelen Çinliler güle oynaşa odalarına yerleştiler. Bahçedeki koltuklara bile ilişmeme izin vermediler. Binbir mihnetten sonra bir ilkokul binasında kalmama izin verdiler ki, kuru sıraların üstü bana saray gibi geldi.

Ne altımızda bir döşek vardı, ne üstümüzde battaniye. Felaket üşütmüştüm, sabah kalktığımda her yerim tutulmuştu. Buna da razıydım ama "Sana bir gün katlanabiliriz" deyip kapıyı gösterdiler. Ertesi gün "Sincan Ben Si-çu" diye adlandırılan Doğu Türkistan Temsilciliğine gittim. Ama o kalabalıkta temsilci ile görüşmek mümkün değildi. Saatlerce uğraştım, didindim ve içeri girmeyi becerdim. Uygur Başkan beni dinlemeye bile tenezzül etmedi. Çinli yardımcısı daha merhametli çıktı. Ona o kadar çok yalvardım ki okulda yatmama yarayacak bir pusula imzaladı. Burada biletle kalmıyordu.

Ben tıkanan bürokrasiden bıkıp memleketine dönenlerin biletlerini de satın aldım. Ancak yiyecek büyük dertti. Çinliler yılan, çiyan bulduklarını yiyor ve temizliğe hiç dikkat etmiyorlardı. Koca şehir lağım gibi kokuyor, ağır hava iç kaldırıyordu. Kaldırım lokantalarında oturanların ayakları altında fareler dolanıyordu ve onlar bundan rahatsız olmuyorlardı. Pekin'de çok zor günler geçirdim, inanın saçlarım ağardı. Bazı arkadaşlarımız gece yarısından sonra hamamlarda yatıyor, ancak sabahın ayazında dışarı atılıyorlardı. Bir sıcak, bir soğuk derken sıhhatleri bozuldu. Kesik kesik öksürdüklerine bakılırsa bunların izi kalacaktı.

İŞ PASAPORTLA BİTSE
Eziyetle geçen aylardan sonra pasaportumu çıkarabildim. Ama asıl problem vize alabilmekti. Zira Kızıl Çin'de halk yabancı konsolosluklara gidemez. Bunun için "Seyahatçiler İdaresine müracaat eder. Bu kurum dolarınızın yeşilini görürse işinizi takip eder. Bazen de eder gibi yapar. Hele Hacca niyetlendiğinizi hissederlerse hepten zora sokar, bahane üstüne bahane bulurlar. Hasılı günleriniz Emniyet Sarayı ile Seyahatçiler îdaresi'nde akar. Türkiye'ye gidecek biri için tahsis edilen döviz miktarı sadece 40 dolardır. Bu para ile yurtdışında çekirdek bile alınmaz, ama itiraz ne mümkündür, hem kimin haddine.

Biz bütün bunları hür dünyaya çıkışımızı engellemek için yaptıklarını biliriz. Öyle ya, yurt dışına çıkanlar gördüklerini yaşadıklarıyla kıyas eder ve sistem için rahatsız edici olurlar. Hele idareciler sağda solda "Doğu Türkistan" lafı duymasınlar, beyinlerinden vurulmuşa döner ve tahmin edemeyeceğiniz kadar saldırganlaşırlar.

Uzatmayalım, evraklarımı tamamladım, bir aksilik çıkmaması için sınıra kadar dua etim. Allah yardımcım oldu, Kaşgar üzerinden Pakistan'a geçtik. Pakistanlılar bizi Gilgit ve Ravalpindi'deki misafirhanelerde ağırladılar ki sayımız kısa sürede 1352'ye vardı. Ama hiçbirimizin Arabistan'a gidecek gücü yoktu. Pakistanlı kardeşlerimiz bize müsamaha ettiler. Yanımızda getirdiğimiz malları gümrüksüz soktuk, dahası bunları satmamıza göz yumdular. Ama bu 1352 kişiden ancak 832'si hacca gidebildi. Para denkleştiremiyenler (ki aralarında ben de vardım) boyunlarını büktüler.

TİZ DÖNÜN GERİYE!
Tam o sırada Çin Komünist Partisi yöneticilerinden Kurban Mahmudov, Abdullah Can, Rah-metullah Ali ve Şöhret Beg, Ravalpindi'ye geldiler. Bizleri tehditle dönmeye zorladılar. Nitekim önemli bir kısmını icbar edip geri götürdüler. Baskı öylesine yıldırıcıydı ki arkadaşlarımızdan bazıları kaçarak Pakistan'da yaşayan akrabalarının yanına sığındı. Bir kısmımız İstanbul'a doğru yola çıktı, ancak Türkiye bize 15 günden fazla vize vermiyordu. Bu zaman zarfında hacca gidip gelebilmemiz mümkün değildi. Kaldı ki çok yorulmuş ve madden tükenmiştik.

Abdülhamit Avşar kardeşimizin yaptığı mülakatın muhatabı hacca gidebildi mi bilmiyoruz. Ama Kızıl Çin, Müslümanları sindirmeye devam ediyor.

18-24 Mart 2000 - Türkiye

  • 1130 defa okundu.