Azimet

En Önemli Mesele Milleti Selamete Kavuşturmak
Bir milleti tek vücut olarak düşünürsek; vücudumuzun herhangi bir yerinde yara veya ağrı peydah olsa, bütün bedenimiz rahatsız olur. Bu yara veya ağrılar düşüncelerimizden tutun da, her türlü ufak tefek hareketlerimize kadar etkisini gösterir. Bu yüzde hasta insanların tedavi olmak için acele etmeleri, sağlıklarını eski haline getirmek, ağrılardan kurtulmak içindir.

Doğu Türkistan'ın 1878 yılında "Zuzungtang" tarafından işgal edilmesinden bu yana ve 1883 yılında Mençing hanedanlığı tarafından vatanımızın ismi -bizim için büyük bir hakaret olan- "Sincian" adıyla değiştirilip, uçsuz bucaksız ana vatanımızın Çin sınırları içine alınmasından bu yana 100 yıldan fazla zaman geçti. Gerçi halkımız köle olmaya bir gün bile razı olmadı ve milli mücadeleyi aksatmadı. Bunun sonucu olarak 20. Yüzyılın ilk yarısında iki defa Bağımsız Doğu Türkistan Devleti kuruldu. Fakat düşman halkımızı bastırdı ve bastırmakla kalmayıp bir taraftan da aramızda hain yerleştirip kullanmakta hiçbir sömürgeci milletin yapmadığı hilelere başvurdu, özellikle 50 yıldan beri Komünist Çinliler, hainlerin eliyle halkımıza kıyım ve zulüm yaptılar ve bütün bu zulümleri, gelecekteki insanlara ibret olması için tarih müzelerinde sergileyecek kadar rezil bir siyaset izlediler.

Bizim, kendimizden bin misli büyük olan düşman güçleri ile mücadele edip başarıya ulaşmamız için vücudumuzun hastalıklı kısımları olan; vatan hainlerini, milli münafıkları mutlaka bertaraf etmemiz gerekir. Bu hainler,  milli  ruhumuzdaki kir, milli ahlakımızdaki noksanlıklardır. Bizim milli ahlakımıza ve ruhumuza, vatan ve millet münafıkları aracılığıyla yerleştirilen en kötü hastalık, kölelik ruhudur. Kölelik ruhundan gelen; -köleliğe boyun eğmek ya da umursamamak- milli birliğin bozulmasıyla ortaya çıkan başı bozukluk, dağınıklık; kardeşler arasında sebepsiz kıskançlıklardan kaynaklanan karşılıklı kin duygusu gibi yanlışlıkların içerisinde bulunan insanların mevcudiyeti malumdur. Kısacası kimliğimiz ve kaderimizin tehlike içinde olduğunu, milletin şerefini korumak için ölenleri ve zindanlarda azap çekenleri gördükleri halde; anavatanın üzerine yüklediği tarihi vazifeyi yerine getirmediğinden dolayı sürekli vicdan azabı altında kalsa bile "Yeter ki ben sabredeyim, ölmeyeyim, rahat bir şekilde yaşayayım, belki bir gün yurdumuz hiç beklenmedik bir anda bağımsızlığına kavuşur" türündeki boş hayal ve düşüncelerle kendilerini kandıran pek çok insan var. Bunların birçoğu da çevresinde itibarı olan, milletinin geleceği için yol gösterici olarak kabul edilen adamlardır. Ama onlar, vatanına aktif olarak hizmet etmemekten, çalışmamaktan doğan vicdan muhasebesinden kendilerini kaçırmak içn milli kısmetsizliğimizi Allah'a havale ederler. Vatanımızın başına gelen tarihi şanssızlıkların sorumluluğunu ecdadımıza yüklerler. Kendi ellerinden hiçbir şey gelmemesini de düşmanın güçlü ve merhametsiz olmasına bağlarlar. Bu sebeplerin arkasında kabul etmek istemedikleri ölüm korkusu yatmakta ve bu korkunun gerisinde kendilerinin de bilmediği başka hakimiyet sahiplerinin, uzun yıllardan beri sihirli bir güçle ruhlarına işlediği kölelik ruhu bulunmaktadır. Milyonlarca insan sessizlik içerisinde bulunmakta ve teslimiyet duygusuyla beklemektedirler. Bunu fırsat bilen vatan hainleri, vatan ve milletin aleyhinde çalışmakta dünya rekoru kırmışlardır.

Vatanı işgal edildiği zaman, yabancı hakimiyete hizmet den insanlar bir çok ülkede mevcuttur. Örneğin; İkinci Dünya Savaşında Almanlar Fransa'yı işgal ettiğinde Avrupa'nın en medeni, en gururlu milleti olarak bilinen Fransızların içinden Almanlara yardım ve hizmet edenler olmuştu. Aynı zamanda Japonlar Çin'i işgal ettiğinde Japonlara hizmet eden bir çok Çinli olmuştur. Bunların bir kısmı ailesine ve kendine bakabilmek için, bir kısmı devleti ve milleti, düşmanın daha ağır zarara uğratmasından korumak düşüncesiyle, bir kısmı da düşmana hizmet etmek için çalışmışlar ve vatana - millete ağır zararlar vermişlerdir. Dolayısıyla tarihte vatan haini olarak lanetlenmişlerdir. Ama milletimizin içinden çıkan vatan hainlerinin bir başka benzerini bulmak mümkün değildir. Öz milletinin ruhiyatının nasıl olduğunu, nasıl edip de bu milletin milli gurur ve iradesinin tarumar edilebileceğini, ne yapıp da bu insanların zayıflatılabileceğini, yok edilebileceğini düşmana aktaran, düşmana akıl ve cesaret veren, hatta öz milletine olan kızgınlığı teşvik etmek, ekonomik yağmayı hızlandırmak için Pekin'e mektup yollayarak talepte bulunan, misallerinin dünyanın hiçbir yerinde bulunması mümkün olmayan hainler çıkmıştır. Ancak onlar, öz milletinin nesli tükendiğinde Çinlilerin hainlere ihtiyaçlarının kalmayacağını akıllarına bile getirmezler. 

Biz Uygurlar vatanı her zaman anaya benzetiriz. Şairlerimiz şiirlerinde "anavatan" diye yazar, şarkıcılarımız şarkılarında "anavatan" diye seslenir. Hepimiz "anavatanımız" diye hitap ederiz. Demek ki vatan bizi doğuran ana kadar aziz ve kutsaldır. Demek ki, biz Uygurlar için anamızın şerefini korumak, canımızdan da önemli bir meseledir. Bu zorunluluk sözde (teoride) değil örf ve adetlerimizle birlikte bizimle yaşamaktadır. Vatanımızı milletimizin anası kabul edersek, düşman bizim anamıza küfür ile kalmayıp, anamızı ayaklar altına almakta, ezmekte, aşağılayıp hor görmekte, iffet ve namusumuzu çiğnemektedirler. Biz milyonlarca vatan evladı, acımızı ve gözyaşlarımızı içimize akıtıp, gözümüzün önünde yüreğimizi parçalayan bu faciayı seyrederek, elimizden hiçbir şey gelmediğini görerek her gün çaresizlik içinde bin defa ölüp bin defa dirilmekteyiz. Bu da yetmiyormuş gibi aramızdan bazıları çıkıp öz anasının (vatanının) elini kolunu bağlayıp düşmana teslim ediyorlar. Gerçekte akılsız olan kendileri iken, yalnızca düşmanın gönlü hoş olsun, isteği yerine gelsin diye öz annelerinin nasıl ayaklar altında çiğnenebileceğiyle ilgili düşmanlarına akıl vermeye çalışıyorlar. Ey mazlum millet (!) belki düşmana gücünüz yetmiyor ama sizin gibi bu vatanda doğmuş, geçmişten bugüne kadar bu vatana affedilemez ihanetlerde bulunmuş ve hakaretleri (kötülükleri) kabullenmiş olan aramızdaki, şu bir avuç satılmış haine de mi gücünüz yetmiyor?! Aranızda ölümden korktuğu için bin yaşına kadar yaşamış olan insan var mı? Patronunun önünde kuduz köpek gibi havlayıp, size saldıran bu asileri durdurmak için evinizde kullandığınız bir bıçak da mı yok?! Hainler; yüreksiz, korkak, fırsatçı, bencil ve şöhret düşkünü melunların arasından çıkar. Siz onlara hakaret etseniz de, toplum önünde itibarını düşürseniz de hiç aldırmazlar. Çünkü siz onları sevmediğiniz için patronları tarafından daha fazla mükâfatlandırılırlar. Rahat ve huzurlu bir hayat sürmeleri için daha fazla milletin kanına ihtiyaçları vardır. 

Bu hainlere, vatanın ve milletin; bir arabaya, bir kaç yıllık şahsi rahata değiştirilemeyeceğini anlatmak lazımdır. Bunu anlatmanın en iyi yolu hainleri vatandan ve milletten, hatta bu hayattan da sürgün etmektir! Onlar mezara girince vatana da millete de bir zarar veremezler. Vatan haininin yeri topraktır, mezardır. Böylece yaşayanlar, ölü olanlardan ibret alırlar. "Hain her zaman haindir." "Yılan kabuğunu değiştirse de, huyunu değiştirmez" bunu unutmamak lazım. Bugün topraklarımızdaki vatanperver, imanlı mücahidler şehit olmaktadır. Günahsız gençlerimizi öldürüyor veya hapislere atıyorlar. Vatanını, milletini seven aydınlarımız, din alimlerimiz, genç vatanlarımız köy ve şehirlerdeki işsizlik ve günden güne artan yoksulluk sebebiyle kaygılanmaktadırlar. Topraklarımızda bulunan tabii zenginliklerin işletilmesinde vasıfsız işçi olarak çalışmak isteyen insanlarımız, bu en basit taleplerinin bile gerçekleşmemesinden üzüntü duymaktadırlar. Fakirlik ve sefillik içindeki bir çok kızımız İç Çin'e götürülerek, iffet ve namusunu satarak hayatını sürdürmeye zorlanmaktadır. Milyonlarca Çinli'nin Doğu Türkistan'da rahatça yaşamasına rağmen, İç Çin'e para kazanmak için giden gençlerimizin elinden paraları zorla alınmaktadır. Çinli polisler tarafından hayvan muamelesi görmekte olan ve hayatlarından ümit kesilen bu gençlerimiz eroine, hırsızlığa ve başka içtimai sorunların batağına saplanmaktadır. Bu yollarla milli ruhumuz zayıflatılarak insanlar çaresizlik içerisine itilmektedir. Vaziyet böyleyken "Koyun can derdinde, kasap et derdinde" misali vatan hainleri: "örgüt kurmuş insanlar bulup onların yanındaki derecemi yükseltirim." diye düşünerek bu tür teşkilatları aramaktadırlar. Bazı hainler ise geçmişimizi, bugünümüzü, yürütülmekte olan zulmü çok iyi biliyorlar. Bilgisi olan, herşeye aklı yeten fakat; "Bu büyük güce karşı gelmek mümkün değil, bu yüzden şu üç günlük ömrümüzü rahat geçirelim" diye düşünerek bilinçli bir şekilde satıcılık ve hainlik yolunu tercih edenler yüksek tabakalarda bulunup, milletin karşısına çıkarak: "Ben, halkım için çalışıyorum ve sizleri çok seviyorum" deyip geceleri de patronların huzuruna çıkarak -kimlerin başının kesileceği, kimlerin hücrelere tıkılacağı, kimlerin önemli işlerden uzaklaşacağı- hakkında malumat verirler. Bu tür hainlerin bir gün bile fazladan yaşaması vatan ve milletin vücudundan bir gün daha, fazla kanın akması demektir. Milletimizi sağlam bir bünyeye kavuşturmamız için, bu vücutdaki cerahatleri temizlememiz lazımdır. Hainleri cezalandırmamız milleti selamete kavuşturmamız için, bu vücutdaki cerahatleri temizlememiz lazımdır. Hainleri cezalandırmamız milleti selamete kavuşturmamız demektir. Aynı zamanda ahlakımızı, ruhumuzu, irademizi aslına döndürmemiz demektir.

Hainleri,   cezalandırmamız demek; milli beraberliği sağlamamız demektir. Birbirimize olan kin ve nefretten vazgeçmemiz, "Vatanını seven bütün Doğu Türkistanlılar kardeştir" düşüncesini yediden yetmişe herkesin kalbine yerleştirmek demektir. Hainleri cezalandırma devri, tarihteki tecrübe ve derslerle de sabittir ki- yurdumuzu kurtarmak için hazırlık yapma devridir. Vatanımız başka milletin egemenliği altına girdikten sonra hainler açık seçik kibirlenmeye başladı. Onlar sadece burnu iyi koku alan, koklatılan nesneyi çabucak bulan köpekler gibi kullanıldı. Komünist Çinlilerin Doğu Türkistan'ı ele geçirmelerinden sonra hainlere, buldukları ganimetleri korumaları için bazı yetkiler verildi. Yani hainlere devletin belli bölümlerinde "sözde" bazı salahiyetler verildi. Onlar bu yetkilerini, kanun uygulayıcı konumlarını kullanarak yurt içinde etkisi olan önderlerimizi, din alimlerimizi, aydınlarımızı, gençlerimizi tutuklamakta, yok etmekte kullandılar. Bu işlerle meşgul olarak halkımızın bütün dikkatini buralara çekip uygun ortamı yarattıktan sonra Çin Hükümeti, Doğu Türkistan'ın bütün zenginliklerini talan etti ve sömürdü. İstediği yerde şehir kurdu. Fabrika açıp yoksul ve mazlum Doğu Türkistan'ın içinde, refah içinde yaşama koşullarına sahip milyonlarca göçmen Han milleti (Asıl Çin ırkı) mensuplarını yerleştirdi. Yurdumuzun iktisadî Dizginlerini onların eline verdi. 

Bugün Hoten ve Kaşgar'daki bir çiftçinin yıllık geliri 50-60 dolar civarında iken, Şihenzi'deki veya Karamay'daki bir Çinli'nin yıllık geliri 500-600 dolar civarındadır. Birbirinden hiç farkı olmayan, suçsuz, ama devlet tarafından planlı ir şekilde düzenlenen yaşama koşullarının oluşturduğu bu iki millet arasındaki karşılıklı güvensizlik, düşmanlık, nefret gibi duygular her geçen gün artmaktadır. Gökle yer arasındaki mesafeye sahip bu büyük farkı meydana getirmek de, Çin Hükümetinin maksadı bellidir: Doğu Türkistan'da Çinlilerin sadece siyasî taraftan değil, iktisadî taraftan da hakim millet konumunda olduklarını Çin halk Cumhuriyeti'ndeki Çinlilere ispatlayarak Doğu Türkistan'a daha fazla gelmelerini teşvik etmektir. Yerli halkı ise, yaşamını zorlaştırarak, yoksul ve mahkum bir hayata razı etmek politikasını gütmekte ve eğer dayanamayıp da isyan edenler olursa öldürmek, neslini kurutmak, onların yerine yeni Çin ahalisini yerleştirmek türünden planlar yapmaktadırlar. Ülkeler başka milletlerin toprağını işgal ettiklerinde onları mutluluğa eriştirmek için değil; o milleti köle kılmak veya yok etmek, yeni topraklar kazanarak kendi milletini saadete kavuşturmak emelini güderler. Ama içimizden çıkan satılmış hainler milletimizin hakkını düşmanın eline verirken insanımızın tarihini, medeniyetini, gururunu, cesaretini unutup kulluk, kölelik ruhuna alıştırmak için köprü vazifesi görürler.

Hainler milli mücadele devrinde veya bağımsızlık zamanında temizlenmiş, arınmış gibi görünseler de esaret altında yaşadığımız zamanlarda (onca ihanetlerine rağmen) kendi insanından hiçbir ihanet görmediler. Onlar daima millet için tehdit unsuru oldular. Hainler millet için halledilmesi gereken en önemli mesele idi. Millet bu meseleyi halledemediği için, esas meseleyi yoluna koyamadı. Düşman gözünde kendilerini; "dahi" olarak göstermek için kahramanlarımızı yok etti, "bilim adamı" olarak göstermek için alimlerimiz yok etti, "din bilgini" olarak göstermek için din adamlarımızı yok etti. Halkımız-daki vatan hainlerine olan nefreti değiştirip onlara hürmet etmeye alıştırmak için çalıştı. Vatanperverlere, önderimize, vatan kahramanlarına büyük muhabbet ve hürmet gösterme düşüncesine sahip halkımızı, onlardan nefret ettirmeye çalıştı. Yani milleti şuursuzlaştırarak, halkın nefret ettiği şeyere muhabbet duymalarına, sevgiyle baktığı şeylere de nefretle yaklaşmalarına zorladı. Bu tür ihanetler milli dayanışmamıza fevkalade büyük zararlar verdi.

Bazı tarihi hadiselerin de bize derin manalar çağrıştırdığını görürüz; bunların üzerinde biraz durmak gerekir: 30'lu yıllarda bağımsızlık hareketi bütün Doğu Türkistan'da güç kazandı. Vaziyet, bahar mevsiminde bütün ağaçlarda açan çiçekler sert bir fırtınayla dökülüp gitse de, ertesi gün daha fazla çiçeğin açılıp her tarafı kaplamasına benziyordu. Bahar mevsiminde bütün çiçekleri koparıp atmak nasıl mümkün değilse vatanımızdaki milli mücadele hareketini bastırmak ve durdurmak da o derece imkansız idi. 
Mançurya'yı Japonya'ya teslim etmiş, bununla birlikte iç savaş bataklığına saplanmış Çin'in, Doğu Türkistan'a asker çıkarma imkanı yoktu. Doğu Türkistan'ın içinde bulunduğu durum milli birlik esasındaki bir devletin kurulmasına tamamen müsaitti. Çünkü Hoca Niyaz Hacı, Kumul ve etrafına hakimdi. Bu ayaklanmadan ilham alan Turfan cemaati Mahmut Muhiti önderliğinde Turfan'da isyan başlattı ve Hoca Niyaz Hacı'yı destekledi. Kuçar'da Tömür Bey'in liderliğinde ayaklanan halk Kuçar, Aksu ve Kaşgar'a kadar hakim idi. Pamir dağları da isyana kalkan Kırgız Bahadırlar da Kaşgar ayaklanmasına destek vermişlerdi. Aynı zamanda Rus istilasından kaçıp Batı Türkistan'dan, Doğu Türkistan'a sığman, savaşçı Özbek kardeşlerimiz de Kaşgar'daki haklı mücadeleye oldukça mühim katkılarda bulunuyorlardı. Cercen Çakılık'tan (Tanrı Dağları'nın güneyi) Hoten Yarkent'e kadar olan hat boyunca Muhammed Emin Buğra ve Sabit Damollam'ın önderliğindeki Hoten mücahidlerinin hakimiyeti altına girmişlerdi. Altay, Canimkan liderliğindeki Kazak ayaklanması elinde idi, Gulca'da savaşın (ayaklanmanın) patlak vermesi her an bekleniyordu. Ama Doğu Türkistan'da bağımsız bir devletin kurulması halinde Rusların işgali altındaki Kazak, Kırgız, Özbek halklarının Doğu Türkistan halkı ile aynı din, dil, örf-adet, ve aynı medeniyete sahip olmaları dolayısıyla milli duyguların canlanma ihtimali vardı. Bunun için Stalin, Sovyetler Birliği sınırında, Orta Asya'nın geleceğine ışık tutacak bir devletin kurulmasını uygun görmüyordu. Stalin'in Doğu Türkistan'da savaşmakta olan tarafların içinde varlığını sürdüren ve eski Çin sömürgecilerinin varisi olan Şin Şi Sey'i koruması ve askeri yardımda bulunması Doğu Türkistan Bağımsızlık hareketinin tehlike altında kalmasına sebep oluyordu. Böyle bir durumda var olan milli güçleri birleştirmek, iç ve dış durumu kontrol altına almak için bir devlet teşkilatına ihtiyaç vardı. Yani bir hükümetin kurulması lazımdı. Bu işin gerekliliğini hisseden ilk Sabit Damollam oldu. Bu zat Hoten'deki ayaklanma başlamadan birkaç ay önce yurtdışından dönmüştü. Sovyetler Birliği, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Hindistan gibi devletlere yaptığı ziyaretler esnasında bazı incelemelerde bulunan Sabit Damollam; Hoten'deki ayaklanmanın patlak vermesinden evvel, genel durumla ilgili Muhammed Emin Buğra'ya verdiği bilgide; dünya üzerindeki hiçbir devletin Doğu Türkistan mücadelesine yardım edemeyeceğini, bu sebeple özellikle ayaklanmalar patlak verdikten sonra komşu devletlerin desteğini kazanmanın lüzumunu vurgulamıştır.

Sabit Damollam, Muhammed Emin Buğra ile istişare ettikten sonra Yarket'teki Hoten askerlerinden 2000 kişiyi komutası altına alıp Kaşgar'a gelir. Kaşgar'da kumandan Tömür ile yardımlaşarak yeni şehir kalesine sığman Döngenleri (Çinli Müslüman) bertaraf edip milli mücadeleyi başlatmak için yola çıkar. Fakat Kaşgar'daki ayaklanmada, iki yüzlü, hain olduğu sonradan anlaşılan bazı nifakçılar mücahitlerin arasına sızmıştı. İşte bunlar kumandan Tö-mür'ün aklına bölücü fikirler yerleştirirler. Yani, Sabit Damollam'ın cemaat içinde büyük itibarının olduğunu ve Kaşgarlı olması sebebiyle hakimiyeti Tömür'den alıp ele geçirebileceği ihtimaline inandırdılar. Sabit Damollam'a karşı komutan Tömür'ün nefretini uyandırdılar. Tömür'e Kolordu Komutanı unvanını veren Çinliler ile Müslümanların arası bozulur. Düşman henüz yok edilmemişti. Bir gece, 1933 yılının 8. ayı 2. gününün gecesinde komutan Tömür hiç beklenmedik bir anda Sabit Damollam, Muhammed Emin Buğra'nm kardeşi olan askeri kumandan Emin Abdullah (Şah Mansur)'ı yakalatıp hapse attırır. Hoten'den gelen 2000 askerin de silahlarını alıp, dağıtır.

Komutan Tömür'ün askerleri Yeni şehirdeki Çinli Müslümanlarla değil de Hoten mücahitleri ile savaşmaya başlarlar. Komutan Tömür'ün subayı Ha-piz komutasındaki askerler Karakaş'a kadar ilerlerler. Hoten askerleri onları püskürterek Yarkent'e geriletirler. Binlerce Doğu Türkistanlı mücahit bu çarpışmalarda ölür. 28-9-1933 tarihinde komutan Tömür bir gezintiden dönüşü sırasında Kaşkar'da Döngenler tarafından şehid edilir. Sabit Damollam hapisten çıkıp derhal hükümet kurma çalışmalarına başlar.

12-11-1933 tarihinde Kaşkar'da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edilir. Devlet kurma bildirisi Hindistan radyosu vasıtasıyla bütün dünyaya duyurulur. Ay yıldızlı gök renkli bayrak Kaşgar semalarında dalgalanır. Ama Sabit Damollam'ın hapiste yattığı sıralarda Hoten, Kaşgar mücahitlerinin birbirlerini kırmaya devam ettiği günlerde Urumçi'deki durum da Doğu Türkistan ayaklanmasının aleyhine gelişmekte idi.

Sabit Damollam'ın düşündüğü gibi Hoca Niyaz Hacı ile Macung Ying'in aralarını yapıp Şing Şi Şey'in emrindeki komünizme karşı Beyaz Rusları mücahitlerin tarafına çekmek ve böylece askeri üstünlüğü sağlamak mümkündü. İngiliz, Rus ve Çin'den oluşan üç büyük güç arasındaki birbirini çekemezliğin mevcudiyeti ve bu yöndeki çalışmalar bir hazır lokma gibi görülen Doğu Türkistan'ın üç büyük devin askeri güçlerinden arındırıp tampon bölge oluşturması böylece de ay-yıldızlı bayrağın bu toprakların üstündeki varlığını muhafaza etmek için uygun bir zemin oluşturuyordu. Ancak planın gerçekleştirilmesinde bazı engeller başta Urumçi'de olmak üzere ortaya çıkıyordu. Şing Şi Şey Hoca Niyaz Hacı ile anlaşmıştı. Vali yardımcılığına razı edilen Hoca Niyaz Hacı güneye gönderilir. Macung Ymg'in gönlünü Nencing (Eski Çin başkenti) hükümeti almıştı. Güneye doğru yola çıkan Hoca Niyaz Hacı'nın kuvvetleriyle Çinli Müslümanların güçleri Davançing yakınlarında çetin bir savaşa tutuştular. Hoca Niyaz Hacim daha da ağır kayıplar vererek güneye doğru çekildi, arkasından Macung Ying kovaladı. Şin Şi Sey ise Urumçi'de kendi işlerini yoluna koymakla meşguldü. Aksu'da Sovyet K.G.B.'nin ajanı Yusufcan, Hoca Niyaz Hacim ile görüştü ve Doğu Türkistan hükümetini dağıtmak, Sabit Damallom ve Muhammed Emin Buğraları öldürmek veya tutuklamak karşılığında silah yardımı yapmak gibi vaatlerde bulundu. Vali yardımcılığına da garanti verdi. Sabit Damallom millî güçleri birleştirmek için mücadele gruplarının en güçlüsü olan Kumul Turfan kuvvetlerinin başında olan Hoca Niyaz Hacimi Doğu Türkistan devlet reisi olarak ilan etmişti. Bu yolla Hoca Niyaz Hacimi Şing Şi Sey'in ve Rusların kontrolünden çıkarak güney bölgede Doğu Türkistan'ın iktisadî, siyasî ve askerî gücünü toparladıktan sonra kuzeydeki mücahitlerin de katılmasını sağlayarak devletin bütünlüğünden ibaret olan bir stratejiyi hayata geçirmek mümkün olmadı. Çünkü Hoca Niyaz Hacim henüz Kumul'da iken Rus casusları yani milletinin içinden çıkan mücahid görünümündeki vatan hainleri onun en yakınma yerleşmişlerdi. Casusların etkisi ile Hoca Niyaz Hacı'nın ümidi Ruslar'a, Ruslar'ın ümidi ise Şing Şi Sey'e bağlanmıştı. Bütün milli güçler birleştiğinde, askeri güç üstünlüğü sağlandığında iç ve dış düşman kuvvetleri ile uzlaşmaya oturulabileceğini ancak bundan sonra Rusların desteğinin kabul edilebileceğini Hoca Niyaz Hacı hissetmiş olsa bile bütün dikkatini celp eden esas nokta Macung Ying'den kurtulmak için Rusların vereceği silahlara ihtiyacı olduğu idi. 

Doğu Türkistan'da savaşmakta olan Şing Şi Sey Japonya'da askerî eğitim almış, sahte komünistliği ile Rusların himayesini kazanmış, onların yardımı ile de en modern silahlara sahip olmuş bir askerî gücün kumandanı idi. Doğu Türkistan'ı gerçek sahiplerine sormadan Ruslara satan bu şahıs Doğu Türkistanlıların kellesini uçurmaktan oldukça hoşlanan bir haleti ruhiyeye sahipti. Macunyin Çin'de askeri okul bitirmiş, genç olmasına rağmen çok savaş görmüş, ordusunu çok katı bir disiplin altında tutan bu kişi milli mücadelemizin ikinci büyük düşmanıydı. 36. Çin tümeni olarak adlandırılan her yerde silahsız - savunmasız halkın malını yağma ve talan eden bu haydutlar güruhunun arkasında Nenem hükümeti vardı.
Doğu Türkistan pasaportu ile Hindistan'a giden Doğu Türkistan Hükümeti Dış işleri Bakanı Kasım Can oradaki İngiliz hükümetinin bağımsız Doğu Türkistan devletini tanımasını istemişti, ingiliz hükümeti: "Meselenizi Nencin hükümetiyle görüşüp halledin! Biz sizi değil Nencin hükümetini tanıyoruz" şeklinde cevap vermişti. Anlaşılıyor ki İngiliz hükümeti egemenliği altından çıkma tehlikesi doğabileceğini düşündüğü için Hindistan'ın yanında müstakil bir devletin kurulmasından rahatsızdı. Kısacası iç ve dış vaziyet ağırdı.

Doğu Türkistan Cumhuriyetini komşumuz Afganistan'dan başka hiçbir devlet tanımamıştı. Hatta Türkiye'deki bütün gazete, dergi ve radyolar aylarca Doğu Türkistan'ı tebrik edip haber vermiş olmalarına rağmen, Türk halkının kutlama mahiyetinde gösteriler yapmış olmasına rağmen Türkiye hükümeti veya Dışişleri Bakanlığı hiçbir ses çıkarmadı. Çünkü Rusların aleyhinde bir şey söylemekten kaçınıyorlardı. İç ve dış düşmanlar yeni doğan Doğu Türkistan Cumhuriyetini henüz beşikteyken boğup, yok etmeyi planlıyorlardı. Bu planların uygulanmak istenmesinden dolayı Doğu Türkistan mücahit grupların birbiriyle daha da fazla ittifak halinde bulunmaları zorunluluğu doğuyordu. Hoca Niyaz Hacim Aksu'dan çekilip Kaşgar'a geldiğinde Sabit Damollam Atuş'a kadar gelip bütün yurt cemaatini toplayarak devlet merasimi ile Hoca Niyaz Hacim'i karşıladı ve Kaşgar'daki devlet sarayını boşaltıp Hoca Niyaz Hacim'e verdi. Kaşgar'da bir ay kadar kalan Hoca Niyaz daha sonra Yar-kent'e çekildi ve diğerleri de Yarkent'e geçmeye mecbur kaldı. 11-4-1934 tarihinde Hoca Niyaz Hacim'in emriyle Mahmut Mahmuti, Sabit Damallom'ı tutuklayarak huzuruna getirdi.

Damallom'ı Ruslara teslim etmek için Aksu'ya gönderen Hoca Niyaz bu teslim etme karşılığında Rusların vereceği silahları almak maksadıyla Örkeş Tam (Rus sınıırı)'a gitti. Ruslar Aksu'da Sabit Damallom'ı alıp Urumçi'ye götürerek Şin Şi Sey'e teslim etti. Örkeş Tam'da Rusların vaadinin yalan olduğu anlaşıldı. Ruslardan bir tek tüfek dahi alamayan Hoca Niyaz tekrar Rusların görevlendirilmesi ile Aksu'ya geldi. Daha sonra Vali muavini olabilmek için Urumçi'ye gitti.

  • 1249 defa okundu.