Azimet

Aziz ve kadim vatanımız Doğu Türkistan, Çinlilerin esareti altında bulunduğu süre içerisinde hiçbir zaman neslinin tükenme tehlikesini bu kadar ciddi hissetmemişti. Uçsuz bucaksız çölde susuz kalmış bir insan suya nasıl özlem duyarsa, bugün Doğu Türkistan'da 7'den 70'ye bütün halk bağımsızlığa, özgürlüğe öyle özlem duymaktadır. Vatanı düşmana teslim ederek, özgür ve huzur içinde yaşamanın mümkün olmadığını Doğu Türkistan bozkırlarındaki çobanlar bile bilmektedir.

Pek çok aydın ve din adamlarımız: "Çin güçlü bir devlet, biz onlar ile çatışarak başa çıkamayız, az da olsa hakkımızı verse, kan dökmeden beraber yaşasak" düşüncesindeydi. Uzun yıllar bu düşüncenin etkisi altında kalmış iyi niyetli, saf büyüklerimiz, biz istesek de Cinlerin bizimle beraber yaşama niyetinin olmadığını, vatanımızda bizi yok edip, kendi hayat sahalarının genişletmek niyetinde olduklarını anlamışlardır.

Gençlerimiz çeşitli bahanelerle Çinliler tarafından öldürülmekte, hapse atılmakta ve Doğu Türkistan bir cehenneme dönüştürülmekte. Çin hükümeti "Hadi gücün yeterse ortaya çık " diyerek ağır silahlarla silahlanarak tetikte beklemektedir. Özellikle eski Sovyetler Birliği parçalanıp bizimle aynı dil, aynı din, aynı örf ve adeti paylaşan kardeş Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra, Çin hükümeti Doğu Türkistan'daki Türk topluluklarını yok edip, bu toprakları ebediyen kendi toprağı yapmanın telaşına düşmüştür. Dünya kamuoyu Çinlilerin bu kötü niyetini bildiği için Doğu Türkistan'da meydana gelen olayları yakından takip etmektedir.

Günümüzde Doğu Türkistan'da milyonlarca kişi namazlarında Doğu Türkistan'ın kurtuluşu için dua etmektedir. Çin zulmüne ağlamaktan gözü kör olan insanlar var. Biz Doğu Türkistan halkı Müslüman'ız, hepimiz Muhammed peygamberin ümmetiyiz. Peygamberimiz Müslümanların kurtuluşu için sadece dua etmekle kalmadı. Eline kılıç alıp, Müslümanların cihadına önderlik etti. Bir müslüman zulüm altında ise, bütün dünya Müslümanları için cihat farzdır. Sahabeler peygamberimize : "Cennet nerede ?" diye sorduklarında, Peygamberimiz kılıcını göstererek: "Cennet bu kılıcın gölgesi altında" diye cevap vermişlerdir.

Çinlilerin zulmünden dolayı ağlamaktan gözü kör olanlar, düşmanlarının gözünü kör etmeyi hiç düşünmediler mi ? Her zaman, namazında Allah'tan (C.C) Çin zulmünden kurtulmayı dileyenler, sevgili peygamberimizin eline kılıç alıp Müslümanlara özgürlük için savaşmaları gerektiğini gösterdiğini hiç düşünmediler mi? Bu soruları bazılarına yönelttiğimde, onlardan: "Benim elimden ne gelir ?" cevabını aldım. Eğer böyle insanlardan on kişi, yüz kişi, on bin belki yüz bin, bir milyon... kişi bir yere gelip örgütlense, kendilerinin nasıl bir güç oluşturacağının hiç düşündüler mi ? Bağımsızlığı hiçbir topluluk gözyaşıyla, duayla elde etmiş değildir. Doğu Türkistan'da akan kanı, gözyaşlarını ve zenginlerimizin sömürülmesini, ayaklar altına alınan namusumuzu, horlanan mübarek dinimiz ve milli gururumuzu muhafaza etmek için elimize silah alıp düşmanlarımıza karşı savaşmaktan başka çaremiz yok.
Eğer ölüm karşısında suskun kalırsak, bütün milletimiz yok olur. Mezarımıza gelip dua edecek evladımız kalmaz. Tarihimiz boyunca bu vatan topraklarında saltanat kuran, kanlarıyla kahramanlık destanı yazan şehitlerimizin ruhu bizi affetmez. Yaradan'ın önünde de cevap veremeyiz. Eğer neslimiz devam etsin istiyorsak elimize silah alıp savaşmaya, Allah'ın huzurunda ant içmeliyiz. Ölümü göze alanlar için düşmanın çok ve güçlü olmasının hiç önemi yok. Sessiz kalırsak hepimiz ölürüz. 

Eğer mücadele edersek evlatlarımız kendi vatanından özgürce yaşama olanağına kavuşurlar.
Biz gerçekten sayıca az ve güçsüzüz. Fakat Çinliler bize :"Bunların toprağı geniş ve yeraltı zenginliklerine sahip, az da olsa haklarım verelim" dediler mi ? Bizi insan olarak gördüler mi ? Biz onların önünde ne kadar çaresiz durursak, bizi o kadar ezerler. Biz sayıca az, güçsüz ve sahipsiz olsak da bu vatanın sahibiyiz. Biz gücü vatanımızdan alırız. Az olsak da birlik beraberlik içinde mücadele edebiliriz. Güçlü düşmanın üstesinden gelen atalarımızı unutmamalıyız. Biz Çin halkıyla savaşmayız. Biz planlı ve sistemli bir şekilde yok etmek isteyen Çin hükümeti güçleriyle savaşırız. Bizim ağır kayıplar vermemiz mümkün, bu bedel vatanımızın ve milletimizin sonsuza dek bedel ödememesinin garantisidir.

Bir gaye için birleşen ve o gaye için bütün varlığını adamış insanlardan oluşan bir güç, küçük ve güçsüz olsa da güçlü düşmana karşı galip gelir. Bu tip örneklere tarihte çok rastlarız. Müslümanlar tarafından iyi bilinen meşhur Bedir savaşı bunun en güzel örneğidir. Mekke ve Medine arasındaki Bedir Çölü'nde Muhammed (as) komutasındaki sahabeler 305 kişiydi. Çoğunun bineceği atı ve devesi yoktu. Silahları yetersizdi.

Ebu Cehil komutasındaki, Mekke'den gelen müşrikler 950 kişiydi, hepsi seçkin at ve develere binmiş idi. Ellerindeki silahlar güzeldi. Müslümanların ise güvendiği Allah'ı ve Peygamberi vardı. Ölürsek şehit oluruz ve cennete gireriz, hayatta kalırsak gazi olacağız inancı vardı. Hiçbir Müslüman'da ölüm korkusu yoktu. Müşrikler mağrur ve debdebeliydi. Müslümanları öldürmek, sağ kalanları esir alıp Mekke'ye götürmek istiyorlardı. Çatışma başladıktan sonra, başlangıçta Müslümanlar zor durumda kaldı. Müslümanlar sevgili peygamberimizin komutasında kahramanca çarpışıyorlardı. Peygamber efendimiz müslümanların galibiyeti için cenabı Hak'tan istekte bulundu : "Ya Rabbim, şu bir avuç müslüman mağlup olursa, yer yüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak" diye. Savaşan her iki tarafta birbirini iyi tanıyordu. Bazılarının babası müslüman tarafta savaşırken, kendileri küffar içindeydi.
Sahabelerin kahramanlıkları neticesinde askeri olarak kendilerinden üç misli güçlü olan müşrikleri yendiler. Sahabeler 14 şehit verirken, müşriklerden komutanları Ebu Cehil başta olmak üzere 70 düşman öldürüldü. Müslümanlar bu savaşta pek çok silah elde ettiler. Bedir savaşı'nın galibiyetle neticenmesi, İslamiyet'in Arap Yarımadasına yayılmasına vesile olmuştur. Bugün İslam'la şereflendiysek, bunu peygamberimizin arkasında savaşan 305 sahabeye borçluyuz.

Eğer Bedir Savaşında 305 sahabe içerisinde bir kaçının inancı zayıf olup, savaştan kaçsaydı durum ne olurdu? Bunun akıbetinin düşünmek bile korkunç. Demek, bir gaye için mücadele eden insanın o gayeye sonsuz inancı olmalı. Bu gaye için örgütlenen insanlar içinden kendi mefaatlerine düşkün insanlar çıkarsa, birlik bölünür. Bu bölünme pek çok iyi niyetli insanın gönlünü yaralar. Bölünme, yenilmenin belirtisidir.

Ortak gaye için bir araya gelen insanların içinde bölünmeler olduğunu hisseden düşman, doğal olarak imanı ve iradesi zayıf, çıkarcı insanları boş vaatlerle kendi tarafına çekmeye çalışır. Döneklik ve hainlik işte böyle başlar. Bundan dolayı mücadelede sürekli şekilde safımızın parçalanmasını önlemek lazım.
Birliği bozmak niyetinde olanların farkına varır varmaz, onları yok etmek gerekir. Bu kural, milli birliği korumak için galibiyete ulaşmada çok önemlidir. Doğu Türkistan'ın kurtulması için mücadele eden her vatansever mücahid milli birliği bozgunculardan korumak için her zaman uyanık olmalıdır.

  • 777 defa okundu.