Bekir Livköşkeroğlu
Tarih Öğretmeni

Tarih biliminin bugünkü verilerine göre Türkler tarihleri boyunca 125'ten fazla devlet kurmuşlardır. Bazı yazarlarımıza göre ise Türkler tarihleri boyunca sadece 2 devlet kurmuşlardır. Bunlara göre ilk Türk devleti Doğu' da Türkistan'da kurulmuş olan Büyük Türk hakanlığı olup, kökü insanlık tarihi kadar eskidir. Ve bu devletin en es ki temsilcileri olarak Hun Türklerine kadar inebilmekteyiz. (M.Ö 318)
Bu ilk Türk devletinin adı zamanla değişmiş ve karşımıza Göktürkler (Köktürkler), Uygur Türkleri, Hazar Türkleri, Karahanlı Türkleri olarak çıkmışlardır.

İkinci Türk devleti ise Batıda Selçuklu Türkleri tarafından kurulmuştur ve zamanla devletin adı Karakoyunlu Türkleri, Akkoyunlu Türkleri, Osmanlı Türkler olarak değişmiştir. Türklerin 125'ten fazla devlet kurduğunu kabul edenlere göre her hanedan farklı bir devlet olarak kabul edilmiştir. Sadece 2 devlet kurduğumuzu söyleyenlere göre ise; bu devletler bir birlerinin devamıdır, devleti kuran millet aynı olduğu gibi, devletin idari, askeri, sosyal kültürel yapısında değişiklik yoktur, aynı felsefeye sahiptirler, devletin öz değerlerinde değişiklik olmayıp, zamanın şartlarına uygun bir tekamül vardır. Değişen sadece aynı millet için den hanedandır. Bizans İmparatorluğunu 7 farklı hanedan (hem de bazıları Grek kökenli olmayıp, Ermeni Slav'dır, bazı hanedanların ise etnik menşei tartışmalıdır) yönetmesine rağmen Bizans Tarihi bir bütün olarak değerlendiriliyorsa Türk tarihi de bütün olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu iki görüşten hangisi kabul edilirse edilsin bir gerçek vardır ki o da Türk milletinin Dünya Tarihi üzerinde muazzam bir etkisinin olduğu ve Türk tarihinden ayrı bir dünya tarihinin düşünülemeyeceğidir. "Büyük Millet Olduğumuz zamanlar " diyoruz. Ne zaman büyüktük? Neden büyüktük? Büyüklük: Askeri, siyasi, iktisadi olarak güçlü olmak mıdır? Şüphesiz bu konularda güçlü olmak büyüklüğün bir alametidir. Ama büyüklüğün asıl kaynağı değildir. Peki büyüklüğün asıl kaynağı nedir? Bizce buna en güzel cevabı şanlı tarihimiz verecektir. Şimdi tarihimize bakalım ve bizi büyük yapan değerlerin neler olduğun anlamaya çalışalım.

- Büyük Hun Hükümdarı Mete (Bahadır) Han (M.Ö. 209-174) dan komşuları olan Tunguz kavimleri önce çok hızlı koşan atını, atını aldıktan sonra ise karısını istemişlerdir. Bu iki istek karşısında Hun Devlet Meclisi savaş kararı aldı ise de Mete Han onları bu kararlarından vazgeçirmiştir. Bunun üzerine Mete Han'ın korktuğunu düşünen Tunguzlar, Hun sınırında bulunan çorak bir toprak parçasının kendilerine terkini istemişlerdir. Hun Devlet Meclisinin bazı üyeleri atı ve kadını verdikten sonra çorak toprağı da verelim demişlerdir. Mete Han toprak verilmesini kabul edenleri öldürtür ve şu tarihi konuşmayı yapar:
"At ve kadın benim şahsi malımdır, istediğim gibi kullanırım. Topraksa milletin malıdır, millet benden hesap sorar. Toprak milletin köküdür; onu nasıl verebilirim" (Mete Han' m atı ve eşini göndermesinin sebebi zaman kazanmak içindir. At savaş aleti olduğu için Türklerce kutsal kabul edilmiştir. Kadının korunması Türk milleti için her zaman önemli olmuştur. Mete Han'ın eşi yolda intihar etmek suretiyle hayatına son vermiştir.)

Bilge Kağan (714-734), kendi adına dikilen kitabesinde Türk milletini gelecekteki tehlikelere karşı uyarmaktadır. Çinli adı alan Çinli elbisesi giyen, Çinli geleneklerini benimseyenleri kınamakta, milli değerlere bağlı olmayanları lanetlemektedir." Ey Türk milleti, titre ve kendine dön" diyerek bizleri milli değerlerimize sahip olmaya çağırmaktadır.

Milli mücadele yıllarında Amerikan Hükümeti tarafından ülkemizde ve Kafkasya'da incelemeler yapmak üzere gönderilen General Harbordün: "Millet, tasarlanıp yapabilecek her türlü teşebbüs ve fedakârlığa başvurduktan sonra da başarı sağlamazsa ne yapacaksın?" sorusuna Atatürk şu cevabı vermiştir. "Bir millet varlığını ve istikbalini kurtarabilmek için düşünülebilen her türlü teşebbüs ve fedakârlığı yaptıktan sonra başarıya ulaşır. Ya başaramazsa demek o milletin ölmüş olduğu hükmüne varmak demektir. Öyle ise millet yaşadıkça ve fedakârca teşebbüslerine devam ettikçe başarısızlık söz konusu olamaz.

Milli Mücadele yıllarında yazılan İstiklal Marşımızın ana teması Ya İstiklal Ya Ölüm" değil mi? Verdiğimiz örneklere binlercesi eklenebilir. Ama önemli olan husus bunlardan ders çıkarabilmektir. Açıkça görülüyor ki, büyük millet olduğumuz dönemlerde, yöneticilerin izlediği politika millete dayanmaktadır, millidir. Sevr'e mahkum olmadıksa bunu Türk milletinin azmine ve Atatürk ile milli mücadelenin diğer liderlerinin izlediği milli politikaya borçluyuz. Bugünkü izlenen politikalar ise ne yazık ki milli olmaktan çok, çok uzaktır. Atatürk komünizmin yıkılacağını, esaret altındaki Türklerin kurtulacağını, bundan dolayı gerekli hazırlıkları yapmamız gerektiğini belirtirken, onun ölüm ile bu unutulmuştur. Bırakınız bu konuda yeni fikirler, projeler üretmeyi Türkistan Türklüğü başta olmak üzere Türkiye dışında yaşayan bütün Türklerin varlığı inkar edilmiştir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla karşımıza büyük bir Türk dünyası çıktı ki bu dünyanın ya-bancısıydık, yani kendi dünyamızın. Ülkemizde yönetimde söz sahibi olan siyasilerimizse, Sovyetlerin yıkılacağını beklemiyorduk, hazırlıklı değildik gibi devlet adamına yakışmayan gayrı ciddi sözler söylemişlerdir.
Şu anda izlediğimiz dış politikamızda Türk dünyasının özel bir yeri olmadığı gibi neredeyse Türk dünyasının varlığı Sovyetlerin dağılmasından önce olduğu gibi inkar etme noktasına gelmiştir. 

Bunun en güzel örneği Doğu Türkistan'ın, Çin toprağı olduğunu kabul eden yöneticiler değil mi? Doğu Türkistan Çin Toprağıdır (!) dediğimiz anda neler kaybedeceğiz. Birincisi üzerinde 35 milyon Türk'ün yaşadığı 1.828.418 km2 lik her tarafı şehit kanı ile sulanan vatan topraklarını, ardındansa Batı Türkistan'ı kaybedeceğiz. Kızıl Çin ve Kızıl Rusya arasında bölüşülen Türkistan'da hakim olmak isteyen bu iki işgalci devlet uzun süre mücadele etmiştir.

Olayların tarihsel gelişimine baktığımızda durumu daha iyi anlayabiliriz. Çinliler M.Ö. yedi defa, M.S ise iki defa Hazar Denizi kıyılarına kadar ordu sevk etmişlerdir. Bu dönemlerde Türkistan'a Çinli nüfus sevk edemedikleri için Türkistan'ı Çin'in parçası yapamamışlardır. Arap devletlerini destekleyen Karluk Türklerinin de yardımıyla Talas'ta Çinliler ağır bir yenilgiye uğradılar.

Uygur Türklerinin, Göktürklerin yerini almasıyla Türkistan'da Türk hakimiyeti sürmüştür. Çinliler Talaş yenilgisinden sonra uzun süre Türkistan' a karışamaz oldular ta ki 1755'teki Çin istilasına kadar. Coğrafi Keşifler sonucunda ticaret yollarının yönünün değişmesiyle, İpek Yolu (Kervan Yolu) önemini kaybetti. Türkistan kapalı bir havza durumuna geldi, ekonomi zayıfladı. Bu ise Türkistan Türklerinin kendilerini geliştirmesine engel olmuştur. Bu durumdan faydalanan Ruslar ve Çinliler Türkistan'ı adım, adım işgal etmişlerdir. 1949 yılında Rusların yardımı ile Çin'e komünist rejim hakim oldu. 1949–1960 yıllarında iki kızıl işgalci arasındaki rekabet gizliden gizliye devam etti. 1960' lı yılların başında kızıl Çin, Sovyetlerin işgali altındaki Kırgızistan' m kendi toprakları olduğunu iddia etmeye başladı. Dünya basınında Çin-Rus savaşından bahse-dildiyse de, olaylar sınır çarpışmalarının ötesine geçmedi. Bu olay iki kızıl emperyalist işgalcinin Türkistan hakkındaki niyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Sovyet Rusya, Çin'i, Doğu Türkistan'ın etnik yapısını bozmakla suçlarken Çin; Sovyetleri komünizme aykırı hareket etmekle suçlamıştır. Sovyet Rusya'nın 1968'de Çekoslovakya isyanını bastırmak durumunda kalması üzerine iki komünist devlet anlaşmışlardır. Buna göre Sovyet Rusya Çin'in Doğu Türkistan'da yaptıklarına karışmayacak yani Çin'in Doğu Türkistan'ı Çinlileştirmesine karışmayacaktır. Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla Batı Türkistan özgürlüğüne kavuşmuştur. Her ne kadar Rusya, komünizm döneminde kendine esir ettiği milletleri Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında yine kendisine esir etmek istiyorsa da bunu gerçekleştirmesi artık imkânsızdır. Doğu Türkistan ise halen Çin işgalin-dedir, Doğu Türkistan Türkleri mücadelelerini bütün güçleriyle sürdürmektedirler, özellikle Sovyet Rusya' nın dağılması istiklal için verilen mücadele de umutları daha da artırmıştır. Zira iki komünist devletin arasında sıkışıp kalmaktan kurtuldular ve komşu oldukları insanlarla aralarında ırk, dil, din, tarih, kültür birliği vardır yani kendi milletleriyle komşudurlar.

Komünist Çin ise Sovyetlerin dağılmasından sonra hem umutlanmakta, hem de kaygılanmaktadır çünkü karşısında artık Sovyet Rusya yoktur, Batı Türkistan'ı daha kolay işgal edeceğini düşünmektedir. Kaygılanmaktadır; Batı Türkistan Türklerinin özgürlüğünü kazanması, Doğu Türkistan Türklerine umut olmaktadır. Batı Türkistan' da kurulacak güçlü bir Türk Birliği Çin' in korkulu rüyası olmuştur. Çin bu kaygılarından dolayı Doğu Türkistan'da yaptığı zulmün şiddetini artırırken, Batı Türkistan'da özgürlüklerine yeni kavuşan Türk Devletlerini de nüfuzu altına almaya çalışmaktadır. Komünist Çin, Kırgızistan'ı her geçen gün ekonomik nüfuzu altına sokmaktadır.

Kazakistan'da ise Çin hakkında ciddi kaygılar vardır, başkentin Alma-Ata'dan Akmolla (Astana) ya taşınmasının en önemli sebebi Çin'den duyulan kaygıdır. Komünist Çin, Doğu Türkistan'a 150 milyon Çinli göçmeni yerleştirmeye çalışmaktadır. Doğu Türkistan'ı Çin toprağı yaptığı anda gözünü dikeceği ilk yer Batı Türkistan olacaktır. Ülkemizde ise bir kesim hizmet götürdüklerini söyleyerek Batı Türkistan'da bazı faaliyetler yapmakta, okullar açmaktadırlar. Açılan bu okullara Türk çocukları alındığı gibi Rusların çocukları da alınmaktadır. Okullarda Sovyetlerin Türkleri Ruslaştırmak için uyguladıkları dil politikası aynen uygulanmakta, Türk çocuklarına halen Rusça öğretilmektedir. Oysa yapmaları gereken Türk lehçeleri arasındaki farklılıkları kaldırmaya çalışmak olmalıdır, bu konu ise akıllarının ucundan bile geçmemektedir.

Çarlık Rusya'sının ve Sovyet Rusya'nın, Türkleri asimile etmek için izlediği dil politikasında değişen tek unsur politikayı izleyenlerdir. Aynı çevreler Çin'de de bir okul açtılar, hem de Pekin'de Türklerin yaşadığı Doğu Türkistan'dan kilometrelerce uzakta, bu okulun bir garip özelliği de Türk öğrencisinin olmayışıdır. Acaba bu okullar kimlere hizmet veriyor? Yine bu çevreden bir yazar Çin seyahatiyle ilgili izlenimlerini şöyle aktarıyor.

"Çin yönetimi nüfus planlamasını önlemek için ailelerin tek çocuk yapmasına izin vermekte, ikinci çocuk için ağır vergiler getirmektedir. Ancak Çin'de 8 farklı ırktan 200 milyon Müslüman yaşamakta, Müslümanların dini sebeplerden dolayı çocuk sahibi olmalarına, Çin devleti bir sınırlama getirmemektedir. Çin’le ilişkilerimizde Sincan (!) (Doğu Türkistan) sorun olmaktadır. İnsanların bireysel özgürlüklerine sahip olduğu an sorun bitiyor. Bu konuda Çin Devleti, Türkiye'den daha gayretli gibi"

Çin yönetiminin Doğu Türkistan Türklerini yok etme politikasına hiç değinmeyen bu izlenimi esef verici buluyoruz. Çin Devletinin Türk devletinden insan hakları konusunda daha saygılı olduğu ifadesiyse bizleri hayrete düşürmektedir. Acaba gaflet mi? Dalalet mi? Yoksa... 

Uluslararası Af Örgütü 1997 yılındaki sayısında Çin'deki insan hakları ihlallerini konu almıştır, Çin insan haklarını en büyük ihlalcisi olarak ilan edilmiştir. Çin yönetimi Doğu Türkistan Türklerini Uygur, Kazak, Kırgız gibi boy adları ile adlandırmakta, Türklüklerini ise hiçbir suretle dile getirmektedir. Doğu Türkistan Türkleri Uygur’uz, Kazağız, Kırgızız dediklerinde hiçbir sorun yok; ancak Türküm, Türk’üz dediklerinde suç işlemiş kabul edilmekte, en ağır işkencelere maruz kalmaktadırlar. Çocuk konusuna gelince Çin Devletini, Türkiye Cumhuriyetinden daha insancıl bulan yazarımız, çocuk konusunda bir sınırlama yok gibi mesnetsiz bir ifadeyi kullanmaktadır. 7–8 aylık hamileyken zorla kürtaj yaptırılan Türk analarının dramına hiç değinmiyor. Çin yönetiminin papağanı gibi konuşup yazmak yerine Doğu Türkistanlı birkaç Türk ile görüşse belki bunları yazmaya vicdanı elvermezdi.

Türkiye'nin izlemesi gereken politika ise bütün Türk dünyasını kapsayacak şekilde cihanşümul olmalıdır. İzlenen politikalar milli değerlerimize dayandığı gün yeniden büyük millet oluruz, büyük millet olduğumuz gün büyük devlet oluruz. Yapmamız gereken çok çalışmak, milli politikalarımızı üretmektir. Atatürk'ün dediği gibi "Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur." Bize düşen görev onu harekete geçirmektir.

  • 793 defa okundu.