Celalettin Batur

Türk destanları arasında tarihi gerçeklerine en iyi yaklaşan Uygur destanlarında yer alan olaylar, destan yapısı içinde, motiflerini M.Ö. yüzyıllardan almakla beraber olayların tarihi izleri miladi yüzyılların yaşantısında görülüyor. Fakat ağırlık 750-850 yılları arasında gelişen olaylar etrafında toplanıyor.

Destanda kaydedilen Uygurların ilk yılları ile Hunların: son yıllarını tarih açısından karşılaştırırsak zaman ve yer yönünden birleştikleri görülür. İlk zamanlarda dağınık halde Orhun boylarında yaşayan Uygur boylarının Han boylarından başkası olmadığı anlaşılır. 740 yılında kurulan Uygur devletinin 840 yılındaki Uygur üstünlüğünün dağılmasında veya yıkılmasında gerçek sebep bu devletin Çinliler tarafından yıpratmalarından sonra Kırgızların isyanları üzerine gücünü kaybetmiş Uygurların kolaylıkla yıkılmış olmalarıdır. Bu olayları Göç destanı ile şöyle anlatılıyor: U-törenin babası küçüklüğün ise bir Çinli prensesle evlenmiş olması bu süre içerisinde de Çinlilerin Uygur ülkesinde yıkıcı nitelikte etkili olmaları, destanda Çin elçilerinin kutlu kayayı götürmeleri, bu sebeple Uygur talihinin kötüye dönüştüğü şekelinde halk düşüncesinde geliştirilmiş bu destana halkın sağ duyusu bu anlayışa göre şekil vermiştir.

Uygur Destanının İç Yapısı:
Destanın kuruluşu ile ikinci (göç) destanının sonuç bölümü, diğer destanlardan farklılık göstermektedir. Destanda görülen son göç olayı ile işlenen düşünce, Uygur tarihi ile yakın bir bağlılık gösterir. Oğuz Kağan, Ergenekon, Bozkurt, hatta Dede Korkut destanlarında genellikle bir beşeri iradenin üstünde, Türk'ün hayat anlayışının mücadelesi bir ülkü haline getirilerek işlenmiş, destanlarda bir yükselişin yaşantısı şekillenmiştir.

Türeyiş Destanı:
Hunlann eski tanşularında birinin o kadar güzel iki kızı vardı ki Ulu Tanrının bunları insanoğulları ile evlendirmek içün halk etmiş olduğuna bir türlü inanamıyorlardı.
İşte bu fikirle kızlarını Tanrı ile evlendirmek için memleketinin kuzey taraflarında yüksek bir kale yaptırdı. Güzelliklerinin kurbanı olan bu iki konçuy (prenses) buraya hapis edildiler. Tansu gelip kızları ile evlenmesi içün Tanrı'ya dua etti. Bir KURD (Börü)hun konçuylarının mahpus bulunduğu kulenin etrafında gece gündüz dolaşıyor, kuleyi gözetliyordu. Nihayet kulenin dibinde kendisine bir in yaptı. Küçük kız, uzun müddetten beri kuleyi gözetlemekte olan bu kurdun, babalarının kendilerini evlendirmek istediği Tanrıdan başka bir şey olmadığını söyleyerek aşağıya inmek içün hemşiresini teşvik etti. Küçük kız kuleden inerek kurtla evlendi. İşte bunlardan olan çocuklar Uygur budunun ulu atalarıdır. Uygurların türeyişi budur. Söylendiğine göre bu budun kurt sesine sahipti, şarkı söyledikleri vakit kurtların haykırışlarını taklid ederlerdi.

Uygur Göç Destanı:
Borçuk At Tipin bir "İdük-Kut"dur. Turfandaki Uygur devletinin kağanlarına İduk-Kut derlerdi. Onların ataları da, eski Uygurların yerinde oturuyorlardı. (Uygurların bu eski yurtlarında) Karakurucu adlı bir dağ vardı. Bu dağdan iki nehir çıkardı. Bu nehirlerden birine Selenga ve diğerine de Tolga adı verilirdi. Bir gece, bu iki nehir arasındaki bir ağaç üzerine kutsal bir ışık inmişti. Halk bu ışığı görünce toplanmıştı. (Bu ışık indikten sonra) bu ağaçta bir şişkinlik peyda olmuş ve ağacın gövdesi, tıpkı gebe kadınların karnı gibi şişmişti. Gökten ışığın inmesi durmamış ve her akşam devamlı olarak (ağacın üzerine) inmeğe başlamıştı. Dokuz ay on gün geçtikten sonra, ağaçtaki bu şişkinlik çatladı ve (ağaçtan) tıpkı dünyadaki insanlar gibi beş çocuk doğdu. Bu çocuklardan en küçüğünün adı Buğu idi. Kendisinin çok yüksek bir kişiliği vardı. Memleketini çok iyi idare ediyor ve ayrıca ziraat işleri ile de meşgul oluyordu. Bu suretle kendisi Uygurların kağanı oldu. Kendisinden sonra gelen 30'dan fazla soyu da Uygurların başında kaldılar. Yülun Tiğin tahta çıktıktan sonra, Çin'deki Tang sülalesi (M.S.618-905) ile birçok savaşlar yaptı. Kendi halkını sulha ve rahata kavuşturmak istiyordu. Bunun içinde Çin sarayından bir kız olarak aralarında akrabalık kurdu. (Böylece sulh olunca) ordusunu savaşlardan çekti. Ayrıca bu Tiğin'in oğlu Koli ile de Çinli Prenses Chin-Lien evlendirildi. Bu Çinli prenses, Karakurum'da bulunan Pien-li Po-li Ta adlı bir yerde oturuyordu. Bu sözün manası "Hatunun oturduğu dağ demektir." Bu dağa Tien Koli Ta Ha dağı adı da verilirdi. Bunun manası "Gök Ruhlarının Dağı" demektir. Bu dağın güneyinde
kayalık bir dağ daha vardı. Bu dağın adı da Kutluğ Dağı'dır. "Kutluğ Dağ" demek iyi, talihli ve saadet getiren dağ demektir.

Çin'de egemen olan Tang sülalesinin elçileri, (Uygurların Kağanına) bilgi edinmek için müşavcirleri ile birlikte Uygur ülkesine gitmişlerdi. Bunlar aralarında konuşup şöyle dediler: "Karakurum'un kudret ve zenginliği, ancak bu dağ sayesinde oluşmuştur, biz bu dağı niçin yok etmeyipte, Uygur devletini zayıflatmıyalım. Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra, Uygur Kağanı Tiğin'e geldiler ve ona şöyle dediler:

Siz Çinli bir prensesimizle evlendiniz, bizim de, sizden bazı yardımlarınızı istemek için ricalarımız olacak. İyi talip tüaşları sizin muhterem memleketinizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşlan değerlendirelim dediler ve Tiğin ile anlaştılar, üzerlerine sirke döküp küçük parçalara ayırdılar. Ondan sonra da bu parçaları alarak Çin'e gittiler. Bu taşların götürülmesinden az zaman sonra, kuşlarla hayvanlar, tuhaf, tuhaf bağırmaya başladılar. Yülün Tiğin ise on beş gün içinde öldü. Memleketin başına ise türlü, türlü kötülükler geldi. Halk ise rahat bir gün görmedi. Yülün Tiğinden sonra gelen Kağanlar arka arkaya öldüler. Bundan sonra, Uygurlar Turfan'a göç etmek zorunda kaldılar. Turfan'ın diğer adıda Koço'dur. Beşbalık bölgesini de kendi egemenlikleri altında bulunduruyorlardı. Onların memleketleri kuzeyde A-ch u Nehrine kadar uzanıyordu. Güneydeki komşuları ise (Çin'in Kansu eyaletindeki Chiu-Chüan şehri idi. Doğuda Hoten ve Kaşgar'a kadar uzanıyorlardı. Uygurlar bu yerlerde 970 yıldan fazla oturdular.

Çinlilerin götürdüğü kutlu kaya gerçekte elden çıkarılan bir vatan parçasıdır. Uygurların varlıklarının sembolü olarak destanda gösterilen Kutlu Kaya (Mukaddes Kaya)nın elden çıkması, yani bir vatan parçasının düşmanlar esline geçmesi olayı, budun gücünün (boytun) eridiği anlamına gelecek şekilde işleniyor. Tarih realitesinde kaptırması daha başka illerinde gidebileceğinin ifadesidir. Gerek savaş anında gerekse sulh anında düşman baskınının vatan sınırları içinde kendisini göstermesi, destanda işlendiği gibi, sadece insanları değil, bu vatan toprağı üzerinde mevcut bütün canlı varlıkları rahatsız ettiği ve onların mutluluğunun giderdiği destanda anlatılıyor. Bu anlatımla mili bütünlüğün korunmasında, milli gücün ayakta tutulmasında düşmana hiçbir zaman güvenilmeyeceği anlatılarak nesillere, buyruk kişilere, kendilerinden başka güçlere güvenemeyecekleri telkin ediliyor.

Türk destanlarında, destanın gelişimini tamamlayan olaylar, motifler, savaşlar tüm olarak dış düşman buduna karşı yönelmiştir. Türk toplumunu meydana getiren iç boylar arasındaki çekişmeler Türk destanında görülmez. (Dede korkut destanında İç Oğuzla Dış Oğuz'un çarpışması hariç). Hâlbuki Yunan destanlarında aynı budunun toplumun ikiye bölünmüş parçaları arasındaki çekişmeler destanların (İlyada ve Odessia) ana malzemesini verir. Aynı özellik Alman destanlarında ve İran destanında da görülür. Yunan, Alman destanlarında toplum çıkarlarından ziyade kişisel Türk destanlarında bu gibi tutkular, bütün millete dayanmayan fikirler, motifler görülmez.
Kişilikleri ve davranışları ile Türk destanında kahraman (Alp)'lar bir ülkünün peşindedirler, bu Ülkü, Türk Budununun:

1-İstiklalini korumak
2-Toplum hayat anlayışını kişiliğinde yaşamak
3-Bütünlüğün yanı sıra, acuna (dünyaya) buyruk olma ülküsüne bağlılık, şeklinde, özelliğe sahiptir.

Zaten Müslüman Türk Milletinin bin yıldır yüce dinimiz İslam'ın sancaktarlığını yapması üç kıtaya hakim olması ve bu başarılarının sebebi ise, Alplerin (kahramanların) inanç altında toplanması kişisel ihtiraslardan uzak kalıp, kendini topluma mal etmesi, ulaşılmak istenen ülküye (amaca) ulaşmak için herkesin sorumluluk hissi duyarak Kağandan erine kadar üzerine aldığı vazifeyi kutsal saymış olmasıdır.

Kaynaklar:
1-Türk Kültürü, aylık dergi Prof. Dr. Birol Erol Sayı: 351 Say.:389
2-Çağlar İçinde Türk Destanları Ali Öztürk Say.: 22,26,27,104,135,140,141 250'den 259
3-Türk Dünyası El Kitabı Abdulka-dir İnan Say.: 380 

  • 2852 defa okundu.