Dr. Barış ADIBELLİ
Durnlupınar Ünv. 
Siyaset Bilim ve Ulusarası İlişk. Böl. Öğrt. Üyesi
 
Geçtiğimiz hafta Ankara'da Stratejik Düşünce Enstitüsü Yükselen Çin ve Dünya Düzenine Etkisi başlıklı bir beyin fırtınası düzenledi. Benim de katılımcı olarak bulunduğum bu toplantıda Çin enine boyuna masaya yatırıldı. Tam da bu toplantı gerçekleşirken İstanbul’da da Afganistan'la ilgili önemli bir toplantı gerçekleştiriyordu. Kuşkusuz toplantının mahiyetinin ötesinde öyle bir katılımcı vardı ki, bizim Ankara'daki toplantımızla da aslında özü itibariyle örtüşüyordu. Bu katılımcı Çin Dışişleri Bakanı Yang Jiechi idi. Dışişleri Bakanı Yang, toplantıya Çin Devlet Başkanı Hu Jintao'nun Özel Temsilcisi sıfatıyla katılıyordu. Tabii ki, 5 Temmuz'da Urumçi'de yaşanan olayların ardından kopma noktasına gelen Türk - Çin ilişkileri açısından bu ziyaret oldukça önemli bir gelişmeydi. Dahası uzun zamandan beri Türkiye'yi ziyaret eden ilk Çin Dışişleri Bakanıydı. Her ne kadar biz kendisini Urumçi olaylarının ardından yaşanan süreçte Türkiye'yi bilgilendirme bağlamında Ankara'ya bekliyorduk ama kendisi gelmek yerine birkaç büyükelçiyi göndermekle yetinmişti.
 
GERÇEKTEN de Urumçi olaylarının ardından ortaya çıkan kriz 2009 yılının en önemli diplomatik krizi olarak tarihe geçti. Türk-Çin ilişkilerinin tarihsel sürecinde Kore Savaşı da dahil olmak üzere ilişkiler hiç bu kadar gerilmemiş, Türk hükümeti hiçbir zaman bu denli eleştirel olmamıştı, Hatırlayacak olursak Urumçi'de Uygurlara karşı yapılan muameleyi Başbakan Erdoğan "adeta soykırım" olarak nitelendirmişti. Bu nitelendirme ile de iki ülke arasındaki ilişkiler de tam manasıyla koptu. Çin medyası Başbakan Erdoğan'a çok sert tepki gösterdi. Öyle ki, sözde Ermeni Soykırım iddialarına karşı Çin'in pasif tutumu bile eleştirilerek yeniden gözden geçirilmesi istendi. Ardından da Zafer Çağlayan'ın Çin'de havalananında maruz kaldığı saygısızca tutum tuz biber oldu. 

GEÇEN süre içinde her iki ülkede de ilişkileri geliştirme yönünde birtakım adımlar atıldı.
Bu adımların olumlu yansımalarını Çin Dışişleri Bakanının geçtiğimiz hafta sessiz sedasız gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinde gördük. Türk tarafı, Çin'le her alanda ilişkileri geliştirmek istediğini belirterek Uygurların iki ülke arasında köprü olmaları dileğini Davut oğlu'nun ağzından Çin'e iletti. Başbakan Erdoğan da bir jest yaparak Tek Çin politikasına vurguda bulundu. Tek Çin politikası klasik manada Tayvan adasının Çin'in ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Çin halkının yegâne temsilcisi olarak Çin Halk Cumhuriyetini görür. Ancak geçtiğimiz yıl G20 toplantısı nedeniyle ABD'de bulunan Çin Devlet Başkanı yaptığı açıklamayla Tek Çin politikasını yeniden tanımladı ve kapsamını genişletti. Yeni tanımlamaya göre: Tek Çin politikası Tayvan, Tibet, Uygur Özerk Bölgesi ve iç Moğolistan'ı Çin'in ayrılmaz bir parçası olarak kabul ediyor ve Çin topraklarının bölünmez bütünlüğüne vurguda bulunuyor. Başbakan Erdoğan'ın bu manada Tek Çin politikasına (Tayvan'ı kastetti) vurguda bulunması Çinlileri kendi anladıkları biçimde (yeni manasıyla) memnun etmiştir. En azından Çinliler bunu böyle tefsir ettiler.

TÜRKİYE'NİN bu jesti karşılıksız kalmadı. Çin tarafı da Türkiye'ye daha fazla Çinli turist gönderme sözü verdi. Ancak bu bana hemen 2001 yılını hatırlattı. Ukrayna'dan alınan Varyag uçak gemisinin boğazlardan geçiş izni için Çin, 2.5 milyon Çinli turistin Türkiye'yi ziyaret edeceği sözünü vermişti. 2002 yılında yani Varyag'ın geçişinden bir yıl sonra Türkiye'yi ziyaret eden Çinli turistlerin sayısı 31 bin 950 oldu, Sonraki yıllarda da Çinli turist sayısında çok fazla bir artış olmadı. Sonuç olarak Çinliler sözlerinde durmadılar ve kanaatimce yine durmayacaklar. Bu durum ister istemez akıllara Bilge Kağan'ın o meşhur değerlendirmesini getiriyor.  Bilge Kağan diyor ki:
"Altın, gümüş, pirinç, ipek, bunca şeyleri ölçüsüz veren Çin milletinin sözü tatlı, kumaşı yumuşak, yani armağanı çekicidir. Çinliler bu tatlı dil ve çekici armağanlarla uzaktaki milletleri kandırarak kendilerine çekerler. Yakına çekip kondurduktan sonra fitne bilgisini yayarlar. Uzaktaki kavimler Çinlilerin fesatçı olduklarını ancak o zaman anlarlar." Bu değerlendirmeyi niye hatırladık? Çünkü Çin Uygurların arkasında sağ lam bir şekilde duran Türkiye'nin direncini kırmak istiyor. Bu nedenle övgü dolu sözlerle, birtakım ticari anlaşmalarla ve turizm ile Türkiye'nin aklını çelmek istiyor,

UYGUR sorunu konusunda belki de en önemli durum Uygurların Türkiye ile Çin arasında köprü olmaları ifadesidir. Türkiye'ye göre bu muğlâk ifadeyle Uygur sorunu halledilmiş oluyordu. Zira hemen hemen her hükümet döneminde ortaya çıkan Uygur krizi hep bu şekilde çözülüyordu. Aslında çözüm falan yoktu. Uygur sorunu her defasında dondurulup rafa kaldırılıyordu. Başbakan Erdoğan'ın Urumçi olaylarına tepkisi bu statü koçu politikayı ilk defa sarstı ancak arkasından takip edilen "köprü politikası" meseleyi yine eski mecrasına soktu. Buradan Uygur kardeşlerimize sormak istiyorum: Köprü olmak istiyor musunuz? Cevabı aslında hepimiz biliyoruz.

SONUÇ olarak, ulusal çıkarlarımız, ezilen soydaşlarımız ve dindaşlarımız söz konusu olduğunda hiçbir devletin tatlı sözlerine ve kıymetli hediyelerine kanmayalım. Gazze'de nasıl tavrımızı değiştirmediysek Uygur konusunda da tavrımızı net bir şekilde ortaya koyalım ve muhafaza edelim. Çünkü dünya Türklüğünün ve İslam dünyasının tek umudu Türkiye'dir.

  • 808 defa okundu.