Selçuk Çolakoğlu(*)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Çin ziyaretinden tam bir hafta sonra Urumçi'de Uygurların gösterisinin çok kanlı bir şekilde bastırılması Türk kamuoyunu Çin ve Doğu Türkistan merkezli yoğun bir gündemin içine sokmuştur. Bir tarafta Cumhurbaşkanı Gül'ün başarılı geçen Çin ziyaretinden sonra yoğunlaşması beklenen ikili ilişkiler, diğer tarafta Çin hükümetinin Doğu Türkistan'da yıllardır izlediği baskı ve sindirme politikasının yol açtığı son toplumsal olaylar, Türkiye açısından konuyu çok karmaşık hale getirmiştir. Burada gündeme gelen soru şudur: Türkiye'nin Çin ile ilişkileri bozmadan Uygurların siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan haklarını koruması mümkün müdür? Ya da daha genel bir ifadeyle Türkiye bu durumda ne yapmalıdır? Türkiye'nin yapması gerekeni ya da yapabileceklerini saymadan önce Doğu Türkistan çerçevesinde ortaya çıkan sorunların önce isabetli bir teşhisini yapmak, sonra da alternatif çözüm yollarını değerlendirmek gerekmektedir.

Çin'in Şincang (Doğu Türkistan) Politikası
1949 yılında Çin Halk Cumhuriye-ti'nin (ÇHC) hâkimiyeti altına giren Doğu Türkistan, daha önceki dönemde de Çin'e bağlı olarak gözükse de genelde fiilen bağımsız hareket etmiş bir bölgedir. Hatta 1933 ve 1944yılında iki defa bağımsız "Doğu Türkistan Cumhuriyeti" ilan edilmiş ancak bu devletler uzun ömürlü olamamıştır. Sovyetler Birliği kendi hâkimiyeti altındaki Batı Türkistan'da, İngiltere Hindistan'daki Müslümanlar arasında bağımsızlık hareketlerine örnek olmaması için Doğu Türkistan'ın işgal edilmesi noktasında Çin hükümetlerine yardımcı olmuşlardır. Bu noktada Doğu Türkistan'ın bağımsız olma şansı kalmamıştır. ÇHC'nin 1949 yılında Doğu Türkistan'da hâkimiyeti sağlanmasından sonra bölgede yaşayan Uygurlara ve Kazaklara geniş vaatlerde bulunulmuştur. Bu politikanın bir yansıması olarak 1955 yıjında Şincang (Doğu Türkistan) Uygur Özerk Bölgesi kurulmuş, bölgede Uygurca resmi dil olarak kabul edilmiş ve Uygurca eğitim ve yayın konusunda geniş özgürlükler tanınmıştır. 

Ancak  Pekin  1955'ten  günümüze kadar bu hakların kullanılması noktasında sınırlamalar getirmeye, hatta bazılarını geri almaya başlamıştır. 1955 özerklik ilanı, Uygurların Çin devleti çatısı altında yaşama noktasında yaptıkları bir sözleşme olarak kabul edilirse, Pekin günümüze kadar bu sözleşmeyi sürekli ihlal eden taraf olmuştur. Çin'in 1949'dan 2009'a kadar Şincang (Doğu Türkistan) bölgesinde uyguladığı politikalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Uygurların siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan bir ayrımcılığa tabi tutulduğu ve eşit vatandaşlar olarak görülmediği anlaşılmaktadır.

Temel Sorunlar
1. Uygurca eğitim veren okulların kapatılması: 1993'te kabul edilen ve 2003'te yürürlüğe
konan yeni eğitim politikasına göre Şincang (Doğu Türkistan) bölgesinde 2011 yılına kadar anasınıfından üniversiteye kadar tüm eğitimin sadece Çince yapılması planlanmaktadır. Uygur okullarında görev yapan ve Çince bilmeyen öğretmenler ise Çince seviye tespit sınavında başarılı olamamaları halinde işten atılmaktadır.

2. Din ve ibadet özgürlüğünün kısıtlanması:
Doğu Türkistan genelinde cami girişlerine devlet memuru, öğrenci, Çin Komünist Partisi üyeleri ile emekli memurların camiye giremeyecekleri yönünde ilanlar asılmakta ve camiye gidiş gelişler istihbarat elemanlarınca sıkı bir şekilde denetlenmektedir. Yine Ramazan ayında devlet memuru ve şirket çalışanı Uygurların oruç tutup tutmadıklarını kontrol etmek için su ikram edilmektedir. Ayrıca Kuran eğitimi başta olmak üzere her türlü dini eğitim vermek yasaklanmıştır.

3. Türk-İslam eserlerinin tahrip edilmesi:
Uygurların yoğun olarak yaşadığı geleneksel ve tarihi semtler, cadde yapımı veya daha modern binalar inşa etmek bahanesiyle yıkılmakta, buralarda meskûn Uygurlar göçe zorlanırken yıkılan tarihi evlerin yerine dikilen apartmanlara Han Çinlileri yerleştirilmektedir. Bu politikalar Kaşgar, Turfan ve Hoten gibi tarihi şehirlerde uygulanmaktadır.
 
4. Ekonomik ayrımcılık:
Doğu Türkistan daki ekonomik kalkınmadan Uygurlar hiç pay alamadıkları gibi, burada yapılan yatırımlar ve yaratılan istihdam bölgeye Çinli göçünü hızlandırmaktadır. Pekin'in 1949' dan beri uyguladığı bu ayrımcı politikalar yüzünden Uygurlar ve Han Çinlileri arasındaki etnik farklılık bugün sınıfsal bir farklılığa da dönüşmüş durumdadır.

Çin yönetiminin tüm bu uygulamalarından Pekin'in 1930'lardaki faşist rejimlerin bakış açısına sahip bir devlet politikası izlediği ve kendi hâkim etnik unsuru dışında tüm azınlıkları güvenilmez ve yok edilmesi gereken unsurlar olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Pekin, azınlıkları devasa Han nüfusunu da kullanarak asimile etmeye çalışmaktadır. Uygurların 1955'te elde ettikleri hakları kullanmaya yönelik en masum taleplerinin çok şiddetli bir şekilde bastırılması mevcut sindirme politikalarının devam edeceğini göstermektedir. Çin Komünist Partisi Urumçi sorumlusunun olaylara karışan Uygurların idam edileceğini söylemesi ve Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao'nun da benzer şekilde sorumluların en şiddetli şekilde cezalandırılacağını vurgulaması, bu konudaki politikaların daha yoğun bir şekilde uygulanacağının işaretlerini vermektedir. Bu noktada daha büyük insani felaketlerin yaşanmasını önlemek için uluslararası kamuoyunun, özellikle de Türkiye'nin harekete geçmesi gerekmektedir.

Türkiye Nasıl Bir Politika İzlemeli?
Ankara ikili ilişkilerde sürekli olarak "Uygurlar, Türkiye ile Çin arasında dostluk köprüsü olsun" söylemini kullanmaktadır. Burada Türkiye'nin dostluk köprüsünden kastı Uygurların kendi kültür ve geleneklerini koruyarak Çin'in kalkınması ve güçlenmesi için çalışmalarının sağlanmasıdır. Ancak gelinen noktada köprünün Çin ayağında ciddi sıkıntılar olduğu görülmektedir. Ankara, Pekinle yapıcı bir diyalog kurarak Uygurlara yönelik olarak uyguladığı azınlık politikasının yanlışlığını göstermeye çalışmalıdır. Eğer Pekin, Uygurların "eşit vatandaşlar" olması için gerekli adımları atarsa, Ankara da Uygurların Çin'in "gönüllü vatandaşları" olması için elinden geleni yapacağını vurgulamalıdır. 

Bu noktada Çin'in büyük komşuları Rusya, Hindistan, Japonya ve hatta ABD'ye göre bu coğrafyadan çok uzakta bulunan Ankara'nın Pekin'in güçlenmesi noktasında hiçbir endişesinin bulunmadığı ve Çin'le daha sıkı bir siyasi işbirliğinin arzulandığı anlatılmalıdır. Siyasi, askeri ve ekonomik açıdan giderek güçlenen Çin'in kendi içindeki azınlıklarla sorunlu bir ülke görüntüsü vermesi halinde etrafında bulunan irili ufaklı komşu devletlerin Pekin'den ciddi tehdit algılayacakları ve ona karşı ittifaklar geliştirebilecekleri anlatılmalıdır. Bunun Çin'in hem kendi içerisinde huzursuzluğunun artmasına, hem de Çin'in gelecek politikalarından endişe duyan devletlerin daha düşmanca bir tavır izlemelerine yol açması kaçınılmazdır. Bu noktada Türkiye'nin Çin'i olumlu adımlar atmaya zorlayıcı kozlara sahip olması gerekmektedir. Çünkü Pekin, ülkesiyle ilgili her konuyu kendi iç işi olarak görüp hiçbir şekilde müdahale ettirmemektedir.

Ekonomik önlemler bu açıdan elverişli bir araç değildir. Türkiye 2008 yılı itibariyle Çin'le yaptığı ticaretten yaklaşık 14 milyar dolar açık vermiştir, ikili ilişkilerin zarar görmesi halinde Türkiye ekonomik açıdan kaybetmeyecek hatta kazançlı çıkacaktır. Ancak Çin gibi dünyanın üçüncü büyük ekonomisinin Türkiye ile hiç ticaret yapmasa bile uğrayacağı zararı başka ülkelerle telafi etmesi mümkündür. Bu açıdan ekonomik kozu kullanmanın Çin açısından bir caydırıcılığı bulunmamaktadır.

Çin'e karşı en rahat kullanılacak koz, Uygurların yaşadığı insani sorunların uluslararası platforma taşınmasıdır. Öncelikle Çin, Şincang (Doğu Türkistan'daki sorunlarla ilgili başka ülkelerin değerlendirme yapmasına bile aşırı tepki vermektedir. Türkiye'nin konuyu Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, İslam Konferansı Örgütü gibi platformlarda dile getirmesi azınlık sorunlarının uluslararası alana taşınmasına alışık olmayan Çin'i fazlasıyla rahatsız edecektir. ASEAN ülkelerine, Afrika ve Latin Amerika'ya siyasi ve ekonomik olarak bir açılım sağlamaya çalışan Çin, kendisini Batı emperyalizmine karşı bir dengeleyici güç ve Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının çıkarlarını savunan insani bir devlet olarak pazarlamaktadır. Uygurların yaşadıkları sorunların uluslararası camiada yaygın bir şekilde dillendirilmesi, "aslında Çin'in Batılı emperyalistlerden farkının olmadığı ve güçlendiği takdirde kendi ülkesinde Uygurlara ve Tibetlilere karşı uyguladığı saldırgan politikaları başka ülkelere karşı da uygulayabileceği" fikrini canlandıracaktır. 

Türkiye'nin geliştireceği bu tür söylem, karşısına açıkça çıkmadığı halde Çin'in güçlenmesinden ciddi anlamda endişe duyan Rusya, Hindistan, Japonya ve ABD gibi büyük güçler tarafından da çeşitli ölçülerde Çin'i yıpratmak için kullanılacaktır. Pekin'in de esas korkusu kendine karşı böyle bir "imaj kirletme" operasyonunun yapılmasıdır. Bu husus Çin'in yumuşak karnını oluşturmaktadır.

Çin'in Türkiye'ye karşı kullanabileceği kozlar ise son derece zayıftır. Ekonomik açıdan Türkiye'ye zarar vermesi söz konusu değildir. PKK, Kıbrıs, Kuzey Irak, Ermenistan gibi sorunlar için Türkiye zaten yıllardır birden fazla büyük devletle yüzleşerek haklarını korumasını bilmiştir. Üstelik günümüzde Türkiye içerisindeki Kürt sorununu çözme, tüm vatandaşlarını "gönüllü vatandaşlar" yapma yolunda önemli adımlar atmıştır. PKK terörü marjinalleşmiş ve merkezi Irak yönetimi ile Kuzey Irak'taki bölgesel Kürt yönetimi ile ilişkiler düzelmiştir. Ayrıca Çin'in Türkiye'nin taraf olduğu sorunlara müdahale imkân ve kapasitesi son derece kısıtlıdır.

Öte yandan Türkiye Asya, Avrupa ve Afrika'nın kesiştiği bir coğrafyanın en etkili gücü haline gelmeye başlamıştır. Bu coğrafyada büyük güçlerin Türkiyesiz uygulayacağı bir politikanın başarılı olma şansı oldukça azdır. Zaten Çin de ekonomik gerekçelerden çok siyasi mülahazalarla Türkiye'yle ilişkilerini geliştirmek istemektedir. Türkiye de Şincang (Doğu Türkistan)'ta yaşayan kendi soydaşlarına insanca yaşama ve eşit vatandaşlık hakları tanınması karşılığında Çin'e yeni bölgelere açılma fırsatı sunabilir.

Türkiye son yıllarda uyguladığı "insan odaklı dış politika" sayesinde "yumuşak gücü" hızla artan bir ülke haline gelmiş olup BM ve NATO'nun pek çok insani amaçlı müdahalesine destek vermektedir. Bu durum Türkiye'nin insani politikalarının inandırıcılığını artırmaktadır. Ayrıca Çin, Türkiye'nin halen İslam dünyası üzerinde en etkili gücü olduğunun farkındadır.

Son olarak, bu kriz ikili ilişkiler açısından bir fırsata da dönüştürülebilir. Ankara, şimdiye kadar Pekin'in Uygurlara karşı iyi davranmasını temenni ederek Çin'le ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Ancak uygulamanın böyle olmadığı da biliniyordu. Uygurların sorunu giderilmeden geliştirilecek bir Türk-Çin ortaklığının her an sekteye uğraması kaçınılmazdı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tarihi Çin ziyaretinden sonra geliştirilen güven ortamı içerisinde Uyguların sorunlarının giderilmesinde bir orta yol bulunabilir.

Takip Mekanizmaları
Çin Cumhurbaşkanı Jiang Zemin'in 2000 yılında gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demire! muhatabını "içişlerine karışmamız söz konusu değil. Biz sadece Uygurların barış ve huzur içinde yaşamasını istiyoruz" diye uyarmıştı. Jiang Zemin de Uygurların siyasi ve ekonomik alandaki haklarının korunacağı yönünde vaatlerde bulunmuştu. Ancak aradan geçen dokuz yıl içerisinde Çin'in Uygurlara yönelik asimilasyoncu politikalardan vazgeçmediği görülmektedir. Bundan sonra Çin-Türkiye ilişkilerinde bir güven ortamı tesis edilmek isteniyorsa bölge Türklerinin hakları kesinlikle Pekin'in tek taraflı inisiyatifine bırakılamaz. Bu noktada yeterli takip mekanizmalarının oluşması gerekmektedir. Türkiye'nin Şincang (Doğu Türkistan)'ta oluşturacağı takip mekanizmalarının Uygurların Çin devletine yeniden güvenmesine yardımcı olacağı da Çinli muhataplara anlatılmalıdır.

1. Urumçi'de Başkonsolosluk Açılması:
Türkiye'nin takip mekanizmasının en önemli ayağı Şincang (Doğu Türkistanlın bölge merkezi Urumçi'de başkonsolosluk açılması olacaktır. Burada açılacak geniş kadrolu bir Türk konsolosluğu bölgenin takibi açısından son derece önemlidir. Ayrıca Türk konsolosluğunda görevli personelin düzenli aralıklarla Şincang (Doğu Türkistan)'taki diğer şehirleri ziyaret etmesi de sağlanmalıdır.

2. TİKA'nın Kaşgar'da Temsilcilik Açması:
Şincang (Doğu Türkistan)'ta Uygurların esas merkezi şehri ve Türk kültür mirasının en önemli merkezleri Kaşgar'dır. TİKA bu noktada Kaşgar, Hoten, Turfan gibi şehirlerdeki Türk-islam eserlerinin tespiti ve korunmasına yönelik projeler geliştirebilir. Hatta bu konuda Türk Tarih Kurumu'nun desteği alınarak Balkanlar ve Ortadoğu'daki Osmanlı eserlerinin envanter çalışması gibi bir çalışma Şincang (Doğu Türkistan)'ta yapılabilir.

3. Uygurların Sosyo-Kültürel Yapısının Ortaya Çıkarılması: 
Oluşturulacak bir Çin-Türk ortak komisyonuyla Şincang (Doğu Türkistan) bölgesinde yaşayan tüm etnik grupların sosyo-ekonomik yapısı ortaya konulmalıdır. Bu noktada Urumçi'de yaşayan bir Han Çinlisi ile bir Uygur Türkü'nün milli gelirden aldığı payın tespiti, sorunun ekonomik boyutunu ortaya koyacak ve Çinliler ile Uygurlar arasında sosyal sınıf farkının oluştuğunu da gösterecektir.

4. 1955 Özerklik Anlaşmasıyla Uygurlara Tanınan Tüm Siyasal, Kültürel ve Sosyal Hakların İade Edilmesi: 
Zorunlu Çince eğitim politikasından vazgeçilip yeniden Uygurca okulların faaliyetlerine izin verilmeli. Bununla birlikte Uygurca okullarda yeterli saatte zorunlu Çince dersleri konarak tüm Uygurların Çince'yi iyi seviyede öğrenmeleri sağlanmalıdır. Bu sürecin takibini Urumçi de açacağı başkonsolosluğu aracılığıyla Türkiye yapmalıdır.

5. Din ve İbadet Özgürlüğü Üzerindeki Tüm Engellerin Kaldırılması: 
Camilere giriş sınırlandırması ile Kuran eğitimi dahil her türlü dini eğitim yasağının kaldırılması sağlanmalıdır. Bunun için Çin'in Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliğine gitmesi yerli bir güvence oluşturabilir. Türkiye'den giden din görevlilerinin farklı şehirlerdeki cami ve Kuran Kurslarında görev yapmaları ideal bir çözüm olacaktır. Bu şekilde Uyguların El-Kaide ve Taliban ile bağlantılı radikal gruplardan aşırı dini yaklaşımlar ithal etmesi de engellenebilir. Bu yönüyle Pekin, Diyanet'in bölgedeki varlığına ikna edilebilir.

6. Türkiye'nin Urumçi ve Kaşgar'da İş Merkezleri Açması: 
TOBB gibi örgütlerin öncülüğünde bölgede Türk Ticaret Merkezleri açılabilir. Pekin yönetimi şimdiye kadar siyasi gerekçelerle Türk işadamlarının Şincang (Doğu Türkistan)'la iş yapmasını engellemişti. Bu noktada bazı Türk yatırımlarının özellikle Şincang (Doğu Türkistan)'a yönlendirilmesi için ısrarcı olunabilir.

7. Şincang (Doğu Türkistan)'taki Üniversitelerle Türk Üniversiteleri Arasında Değişim Anlaşmaları İmzalanması:
Bölgedeki üniversitelerle Türk üniversiteleri arasında karşılıklı hoca ve öğrenci değişiminin yapılması karşılıklı olarak tanımayı kolaylaştıracaktır. Özellikle Türkiye'den halkbilimci,
Dil bilimci, sosyolog ve siyaset bilimci akademisyenlerin Şincang (Doğu Türkistan)'a giderek bölgede araştırma yapmaları desteklenebilir.

8. Türk Haber Ajanslarının Urumçi veya Kaşgar'da Büro Açmaları: 
TRT ve Anadolu Ajansı başta olmak üzere Türk haber ajanslarının Şincang (Doğu Türkistan)'ta haber merkezi açmaları teşvik edilebilir. Bu sayede bölgeyle ilgili birinci elden haber almak kolaylaşacaktır. Şincang (Doğu Türkistan)'ta Türkiye'nin birincil haber kaynaklarının olmasının bölgedeki olayların kötü niyetli kişilerce manipüle edilmesini engelleyeceği noktasında Çin yönetimi de ikna edilebilir.

9. THY'nin Urumçi veya Kaşgar'a Sefer Düzenlemesi: 
Türkiye ile Şincang (Doğu Türkistan) bölgesi arasında insani hareketliliği artırmak için doğrudan tarifeli seferlerin başlatılması büyük önem taşımaktadır. Türkiye'nin kuracağı takip mekanizmasıyla ilgili öneriler daha da uzatılabilir. Ancak burada önemli olan Ankara ve Pekin arasında yapılacak pazarlıktır. Ankara açısından yukarıda sayılan teklifler arasından en az üç tanesinin gerçekleşmesi, Şincang (Doğu Türkistan)'la ilgili insani takip mekanizması kurmak açısından yeterli olacaktır.

(*)Adnan Menderes Ün. İkt. ve id. Bil Fak. Ulus. İliş. Böl. Öğr. Üyesi

  • 851 defa okundu.