Asuman ÇETİNER

Gazeteci -Yazar (Cumhuriyet Gazetesi]

Çin'in baskısından kurtulmak için Türkiye Hayalleriyle yola çıktıklar. Zorunlu Güzergâhlarında bulunan Afganistan'da ABD işgaliyle karşılaştılar. Hiç duymadıkları 11 Eylül yarattığı savaşın Guantanamo'daki tutsakları oldular. Şimdi ise hiç tanımadıkları bir ülkede Çin'e gönderilip idam edilecekleri korkusu ile yaşamaya çalışıyorlar.

Amerika'nın ilk siyahî başkanı Barack Obama 20 Ocak 2009 tarihinde başkan koltuğuna oturdu. Şimdi Amerika'da siyasi satranç tahtasının yeniden dizilmesi bekleniyor. Yeni hükümetten ümitli olanların sayısı çok ancak Obama'nın neler yapıp yapamayacağını bir an önce görmek isteyenler Amerika'nın 2001 yılında başlattığı "teröre karşı savaş"ın mağdurları. Bu çerçevede acı dolu sayısız farklı hikâye yaşandı. Bunlardan biri de uzun yıllar Guantanamo'da hapis yatmış beş Uygur'un öyküsü. Yaşananlar direnç, yaşam mücadelesi ve tanımlı ya da tanımsız bir çok öğeyi içeriyor...

Bir yıldır Arnavutluk'ta bir mülteci kampında yaşamlarını sürdüren bu beş kişinin isimleri kulağa alışılmış geldiği kadar konuştukları dil de Türkçeye benziyor. En büyükleri Ebubekir Kazım 39 yaşında. Adil Abdulhekim, Akdar Kazım Basit ve Ahmet Adil 34, en küçükleri Eyüp Hacı Muhammed ise 25 yaşında. Hepsinin hikayesi Uygurların yaşadığı Çin'in kuzeybatısındaki Xinjiang bölgesinde başlıyor. Müslüman olan Uygurların yaşadıkları ve Doğu Türkistan diye hitap ettikleri bu bölgede iki kısa süreli bağımsızlık sonrasında yaşanan çatışmalar sonucunda 1949 yılında Çin'in işgali altında kalıyor. Ancak Çin'in kağıt üzerinde garantilediği siyasi özerklik ve din özgürlüğü bir türlü uygulanmadığı gibi bölgedeki Uygurlara yapılan hak ihlalleri de artıyor. Zengin madenler de Çin hükümetinin iştahını kabartınca çok sayıda Çinli göç yoluyla bölgeye gönderiliyor, göçmenlere her türlü maddi destek ve istihdam sağlanıyor. Maden çıkarma çalışmaları tüm ekolojik dengeyi sarstığı gibi Bölgede görevli Çin polis teşkilatı ise her türlü baskıyı kullanmakta serbest tutuluyor, ayaklanmalara karşı tolerans tanınmaması emrediliyor. Gulja kentinde 5 Şubat 1997de yapılan katliamla zirveye ulaşan şiddet Uygurların adını dünya kamuoyunun gündemine taşıyarak "Tehdit Edilen Halklar Örgütü" nün listesine yazdırıyor.

 

KEDERLİ YOLCULUK

Öykümüzde yer alan beş kişi için talihsizlik 4 Şubat 1997'ye denk düşen Kadir Gecesi'nde Çin polislerinin bir eve girip ibadet eden herkesi tutuklamasıyla başlıyor. Ertesi gün sokağa dökülüp çoğunlukla kadın ve çocukların olduğu tutukluların serbest bırakılması isteniyor. Polis kalabalığın içine ateş ederek 200 kişiyi öldürüyor, ardından üç bin kişiyi tutukluyor. Bir kısmı idam ediliyor, bir çoğu hala hapiste. Ebubekir Kazım olaylardan bir yıl sonra aynı olaydan sorumlu tutularak yakalanıyor. İşkenceyle geçen yedi aylık tutukluluk süresinin ardından suçsuz bulunarak serbest bırakılıyor. Ancak, Çin polisi ne onun ne de diğer Uygurların peşini bırakıyor. Her an herkesin kapısı çalınabilir Kaçabilen kendilerine ve ailelerine özgür bir yaşam sağlayabilecekleri ülkelere kaçıyor... Hepsi ayrı yollardan Doğu Türkistan'ı terk ediyorlar. Öykümüzdeki  beş kişiden en küçüğünün hayali Amerika'da üniversite okumak. Diğerlerinin gönlündeki yeni ülke ise Türkiye!

"Türkiye bizim için kardeş millet. Sadece din kardeşlerimiz değil, aynı milletteniz. Biz kendimizi Türkiye'ye çok yakın hissediyoruz. Ayrıca, Türkiye'de yaşayan çok Uygur var. Sorunsuz ve özgürce yaşayabiliyorlar. Tüm tanıdıklarımız kolayca uyum sağlamış, orayı çok sevmişler" diye anlatıyor Akdar Kazım Basit ve Ahmet Adil.

Öykünün devamını Ebubekir Kazım anlatıyor. "İlk önce Kırgızistan'a gittik" diyor. "Orada Adil Abdulhekim ile tanıştım. Birlikte iş yaptık. Hedefimiz biraz para biriktirip Türkiye'ye doğru ilerlemekti. Türkiye'de deri işine girmeyi hayal ediyorduk."

Kırgızistan'da yeterince para toparladıklarının düşününce ikinci durakları Afganistan oluyor. Bu kez Adil Abdulhekim anlatıyor: "Türkiye'ye vize başvurularımızı yapmış, kâğıtlarımızın çıkmasını bekliyorduk. 0 arada çoğunlukla kaçak Uygurların yaşadığı ufak bir köyde kalıyorduk. Bir gün yan köyün bombalandığını ve yerle bir edildiğini gördük. Korkudan dağlara kaçıp bir mağaraya sığındık." Tarih Ekim 2001 ve 11 Eylül olaylarından habersizler...

Birkaç gün sonra sonra mağaradan çıkıp köye bakmaya karar veriyorlar. Köyün yerle bir olduğunu, talan edildiğini görüyorlar, cesetlerin her bir yana savrulduğunu. Yolda karşılaştıkları bir Afgan'a ne olup bittiğini soruyorlar. "Bu bir içsavaş; Taliban gidecek, yerine başka bir hükümet gelecekmiş" diyor Afgan. Bir de Öneride bulunuyor: Buradan kaçın! Pakistan'a hangi dağları aşarak varabileceklerini anlatıyor. "İnanılmaz tehlikeler atlattık, dağlar karlı ve ayazdı" diye hatırlatıyor Adil Abdulhekim "Pakistan'a vardığımızda gördük ki burası Şiilerin oturduğu bölge. Köylüler hiç ummadığımız sıcaklıkla bize kucak açtılar. Bizim için özel yemekler pişirdiler, hatta kuzu kestiler, kalmamız için ısrar ettiler.

Türkleri kırbaç zoruyla secdeye zorlarlar. Bu coşkulu yakınlığın faturası ertesi sabah çıkıyor. Pakistan polisi gelip hepsini tutukluyor. Amerika'nın yakalanıp teslim edilen her terörist için beş bin dolar verdiğini götürüldükleri Kandahar'daki hapishanede öğreniyorlar. Terörist olarak suçlanan ve işkence gören beş Uygur neye uğradıklarım şaşırıyor. Tekrar tekrar Uygur olduklarını ve Çin'den Türkiye'ye gitmek için kaçtıklarını anlatıyorlar, ancak kimse onlara kulak vermiyor. "Suçsuzduk, tutuklanacağımız hiç aklımıza gelmiyordu. Hatta Amerika ve Çin düşman, Amerikalılar bizim arkadaşımız, onlar geldiğinde kurtuluruz diye düşünüyorduk" diyor Ebubekir. Birkaç gün sonra Amerikan askerlerine teslim edildiklerinde de bu umudu taşıyorlar. Terörist olmadıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar, ellerinden geldiğince. "Sorgu esnasında bir subay 'Aslında aradığımız kişi sizler değilsiniz" dedi diye hatırlıyor Abdulhekim; "0 an atlattık diye rahatlamıştım, ancak ertesi gün bizi alıp götürdüler."

Kolları başlarının üzerinde kapatılıyor, kulaklarına tıpa takılıyor, uçağa bindiriliyorlar. Uzun bir uçuş oluyor, varlığından bile haberdar olmadıkları bir yere ulaşıyorlar, Küba'da bulunan Guantanamo hapishanesine. Önce iki metreye iki metre olan tek kişilik hücrelere konuyorlar. Sorgulamalar, işkenceler orada da devam ediyor. İşkence şekillerini soruyorum, "Herkese nasıl davrandılarsa bize de onu yaptılar" diyor Akdar Kazım Basit. Üsteliyorum, cevap ağır ağır geliyor. "Ellerimizden, ayaklarımızdan bağlayıp sorguya alıyorlardı, bazen kollarımızdan tavana asıyorlardı, hücrede çok şiddetli müzik dinletiyorlardı, aşırı soğuk ya da aşırı sıcak odalara kapatılıyorlardı" diye anlatıyor Ahmet Adil.

 

ÇİN İLE TİCARET...

Peki, Amerika subaylarının ellerinde onları terörle bağdaştırabilecek, onlar hakkında şüphe uyandırabilecek herhangi bir şey var mı? "Kesinlikle yoktu, zaten suçsuz olduğumuzu anlamışlardı, ancak gönderecek ülke bulamadıklarından bizi orada tutuyorlardı" diye yanıtlıyor Eyüp Hacı Muhammed. Hücrelerden koğuşlara alınınca birçok ülkeden gelen tutuklularla tanışıyorlar... Bunlardan  biri Almanya doğumlu Türk Murat Kurnaz. En vefalı arkadaşımız diye bahsettikleri Murat onları hala arıyor, elinden geldiğince destek olmaya çalışıyor, "onun Türkiye'den geldiğini öğrendiğimizde ilk düşüncemiz Türkçe öğrenmek olmuştu, çünkü hala Türkiye'nin hayaliyle yaşıyorduk" diyor Ahmet Adil.

Ancak hayalleri kısa sürede yıkılıyor. Amerika için bu tutuklular bir külfet

haline geliyor. Gayeleri suçsuz hapis yatan mağdurları sessizce ve dünya kamuoyundan uzak Guantanamo'dan uzaklaştırmak. Ancak tutukluların iadesi için baskı yapan Çin'e gönderildikleri an idam edileceklerini bildikleri için Türkiye dahil birçok ülkeye beş Uygur'u mülteci olarak kabul etmeleri yönünde mektuplar gönderiliyor. Bütün ülkeler "hayır" yanıtı veriyor, farklı gerekçeler gösteriliyor ama Amerikalılar da, tutuklular da yanıtlayan ülkelerde biliyor ki, gerçek neden, Çin ile olan ticari ilişkilerini tehlikeye atmamak. Amerika'daki muhalefet Guantanamo'daki tutuklular için yükseltiyor sesini. Virginia eyaletinde verilen bir karar, bu tutukluların Amerikan topraklarında adil bir mahkemede yargılanmaları gerektiğine vurgu yapıyor ve yargılanmaları için 8 Mayıs 2008 tarihi belirleniyor. Yer ise Washington.

Yine seviniyor beş Uygur, yine kurtuluş umuduna kapılıyor. Bu kez karşılarına Amerikan kanunlarına göre bir kişi ülkenin toprağına ayak bastığı an

iltica için başvurabilme ihtimali engel olarak çıkıyor. Ebubekir Kazım, Ahmet Adil ve Eyüp Hacı Muhammed'in mülteci olarak kabul edile ihtimallerinin yüksek olduğunun farkında olan hükümet Guantanamo'daki diğer 17 Uygur'un da aynı yolu izlemesinden endişe ediyor. Bu daha çok terörist diye yıllarca hapiste tuttuklarının mülteci olarak kabul edilmelerinin inandırıcılıklarını sarsacak olmasının endişesi...

 

HAYALLERİ HALA TÜRKİYE...

Kararın ardından yaşananlar ise bir James Bond filmin sahnelerinden alınmış gibi. "Bir gece öncesinden koğuşlarımızdan çıkarıldık, birden kendimizi uçakta bulduk. Nereye uçurulacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Sorularımıza cevap verilmiyordu. Yolculuk 12 saat sürdü. Saatler geçtikçe Çin’e iade edilme korkumuz büyüyordu. Hepimizi idam korkusu sarmıştı" diyor Eyüp hacı Muhammed. İndikleri yer Arnavutluk.

Bir mülteci kampına yerleştiriliyorlar, sonrasının ne olacağından habersiz... Ebubekir Kazım, "Kampta hapis değiliz, sözde özgürüz ama dil bilmiyoruz, paramız yok, statümüz belirsiz" diyor; "Hala her gün bizi kabul edecek bir ülke bekliyoruz. Belirsizlikler bitmiyor. Ailelerimizi özlüyoruz. Çoğumuzun çocukları var. Para bulsak bile onları arayamıyoruz. Çin istihbaratı telefonları dinliyor, ailelerimizi tutukluyor.

Peki, bütün bu yaşadıklarının bedeli ne olacak, tazminat açabilirler mi? Akdar Kazım Basit bunun daha önce denendiğini ancak davaların kaybedildiğini söylüyor.

"Çektiğimizle kalacağımızı biliyoruz ama düşündüğümüz bu değil" diyor arkadaşlarının da adına "Tek, istediğimiz ailelerimizi getirebileceğimiz, huzur ve güven içinde yaşayabileceğimiz bir yer. Gönlümüzde yatan Türkiye, bize yardımcı olabilir misiniz?"

  • 773 defa okundu.